"Yazarın hayatı, kelimelerin kölesi olmaktır; en azından, bir sonraki cümleyi bulana dek." – Ursula K. Le Guin"

?

???

July 2026 tarihinde katıldı

Son forum iletileri

?
Şiir Atölyesi
Ruh Katılımı (Ortak Yaratıcılık)
izi olsun diye sadece izi hiç değilse varlığımın gürültülü ve kahredici bir sel gibi geçtim yatağından neşe içindeki kuşları sustu beyaz nehir ormanının bilmiyordum severek hatırlanacak olmayı ben sadece sende kalmak istedim iyi olsun,kötü olsun hatırladığın bir hatıran olmak istedim ne kadar zavallıysak o kadar insanıyız beyaz nehir ormanının çok uzaksın da benden o yüzden bıraktım o izi önemli değil,nefretle anman hatırladın ya beni.
?
İzEdebiyat
Açık Büfe
Neden yüzünü göstermedi Söylemişti aynaya Ayna nasıl tanımaz Her kırışıkta bir resim saklı Tüm ışıkları Hatta tüm erken uyarı sistemleri Sen yüzünü gizlediğinde Kapanmıştı tüm film fragmanları Popüler allıklar sürülmüş Kıt gülüşlü dudaklarına İki asılmış insanın Tebessümü bürünmüş Hani eczacıydı Pörtleyen yabani kavunlar İlacı manav tezgâhlarında Yastık altı cilalı kunduralar Alo! Alo… Ya alo Ah bu gıcırtılar.
?
İzEdebiyat
Açık Büfe
benim dostlarım vardı. Buradaydılar. tartışıyordum,paylaşıyordum. bazen bana kızarlardı, birbirleriyle pek zor geçinirlerdi. Çoğu zaman hiç geçinemezlerdi. Ne olursa olsun Dostum diyordum onlara Değilsin ! demiyorlardı Ne yüzlerini görmüştüm,ne de gülümsemelerini benim kaybolduğum gibi ortalardan kaybolmuşlar. Belki benim yokluğum hissedilmedi ama Sizin yokluğunuzu hissediyorum şimdi. neredesiniz dostlar?
?
Şiir Atölyesi
Ruh Katılımı (Ortak Yaratıcılık)
Bana geleceğini söyledi Neden geleceğini söylemedi İsmini verdi,hiç tanımadığım, daha önce duymadığım bir isim Bekle demedi bekleyeceğimi söyledim yine de Şimdi Bekliyorum Telefon açtı, bugün gelemeyeceğini söyledi neden diye sormadım o yine de anlattı bana unutmuşumdur diye o daha önce hiç duymadığım ismi söyledi Sordum Neden geleceğini söylemedi ama gelecekmiş bekle dedi Bekliyorum. Dersaadet
?
Kurgu Sanatı
Yaratıcı Yazarlık
İki yıl önce, bir dağ köyünde öğretmenlik yapan bir genç beyefendinin eve giderken, komşusunun bahçesi önünden geçtiğini; bu arada, bahçede akşam ışıkları altında çalışan komşusu ile kısa ve ufak bir sohbete daldığını; bu akşam sohbeti sırasında yaşlı komşu ile genç öğretmenin birbirlerine anlattıkları çeşitli, "matrak" öyküler "kurgulamıştım". Asıl hedef şuydu: genç öğretmen, komşusuna anlattığı öykünün öyle bir "sihirli" etkisi vardı ki (içerdiği şeylerden ötürü değil; içerme anlayışı ve usulunden ötürü daha çok), yaşlı komşu ertesi gün kahvede bir başkasına -genç öğretmenden aldığı hız ve neşeyle- bu öyküye denk (veya onun devamı olan) bir yeni öykü anlatır; o başkası, öyküye eklemeler ve daha da büyüleyici tuhaflıklar katarak yine bir başka kimseye anlatır vs...böylelikle aslında tek bir öykü olan, fakat tuhaf bir şekilde "organik" tekil öykü eklemlerinden meydana gelen bir yapıt içinde yapıt kurgulamıştım. Bu "planı" hiç somut metin düzeyine getiremedim (tabii ki). Geçenlerde bir katılımcı ile bu sitede benzer bir konu üzerinde tartışırken, yine hafızam tazelendi, bu (yukarıda sadece ham iskeletini, veya omurga kısmını sunduğum) "kurgu" aklıma geldi. Şunu anladım tartışmanın devamında: maalesef en "naif" kurgular hiç biçimselleşmiyor, hep kurgu düzeyinde kalıyor, zira kurgusu bile insanı teselli eden bir boyuta sahip. Çiçekten, böcekten başka hiçbir canlılık olmayan, sınırlı ilgi alanı olan bir dağ köyünde insanlar birbirine ne anlatabilir ki? Birbirleri ile ne paylaşabilirler ki? dememek lazım (insandaki düş kurma gücünü çok hafife almış olmak anlamına gelirdi bu)...Hatta, bir ara, öğretmenin köydeki çocuklara öykü anlatma (uydurma, sesli düşler kurma vs.) konusunda gaz verdiğini ve çocuklar kanalıyla köyde anlatım büyüsünün gitigde genişlediğini, yayıldığını, insanları oradaki yaşamlarını etkisi altına alacak derecede elektriklendirdiğini düşünerek süslemeye başlamıştım bu kurguyu...hiç yazılmamış bu öykü kitabının adı da "Çocuklara öyküler" olacaktı; yanıltıcı bir başlık, evet, kabul ediyorum, hele de anlatılan öyküleri ben çocukların ağzından dinledikten sonra hiç de "çocuk öyküleri" olmadığını anlamıştım...aslında bütün kurgular gibi, bu kurgu da somut bir gereksinimden ortaya çıkmıştı (yukarıdan zembille inmemişti kısacası): oğlumun 10. doğum günü için (uygun) bir hediye bulamamıştım...çeşitli hazır tüketim merkezlerine gittim, öfkelendim "çocuklar"a sunulan "oyuncakları" görünce...böyle şeyler ruhları canavar olmuş ya da olması istenen zavallı yaratıkları için tasarlanabilirdi ancak...her neyse: kurgu, kurgu düzeyinde kaldı, öğluma da -acizlik işte- bir mikroskop aldım (hemen hemen hiç kullanmadığı). Şimdi dilerdim ki, benden daha ehli ve gönlü düşlerle dolu bir insan, kalkıp, "basit" insanların birbirlerinin kıt ve sınırlı dünyasını büyüleyen ve "olağandışı" kılan neşe dolu öyküler anlattığı bir kitap yazmaya karar versin; öykülerin ne olduğu da öyle önemli değil kanımca, düşler işte, "fanteziler", aslında her gün -biraz bürünmüş halde- dolmuşta, durakta, arabada (birinci vitesten ikinciye geçerken muhtemelen) -ne bileyim her yerde yaşanılan "olayların" kendisi de olabilir; hiç fark etmez bence...ben böyle bir kitabı okumaya can atardım: iddiasız, yalın, kurgusallığını pazarlamayan, böbürlenmeyen sessiz bir şey işte... Bu arada yazarken aklıma bir noktada bir soru takıldı: Öykü kurgulamak ile (örneğin) roman kurgulamak arasında yaşamsallık açıdan bir fark var mı acaba? Bana öyle geliyor ki, öykü kurgulayan zihin ile roman kurgulayan zihinler çok ayrı bir yaşam süreci veya eşiğnde duruyor olmalılar...ama şu an emin değilim... herkese sevgiler, neşe dolu günler... Suyel
?
Kurgu Sanatı
Yaratıcı Yazarlık
Sevgili Suphi Bey, Şu an en son istediğim şeyi yapıyorum. Ben bu siteye, bilgi alışverişi yapmak, eleştirmek, eleştirilmek, birbirimizin öykülerini yazılarını okuyup fikir edinebilmek için girdim. Foruma ilk başlarda yazmadım sadece uzaktan takip ettim. Daha sonra insanların birbiriyle atıştığını, tartışmalarının saygı çerçevesinden ve asıl konudan tamamen uzaklaştıklarını gördüm. Bu beni biraz korkuttu. Başıma hiç gelmesini istemediğim bir şeydi. "Bence" burada insanlar kendi fikirlerini söylemeli gönül rahatlığıyla. Bizi biz yapan kendi düşüncelerimiz ve olaylara bakış açımızdır. Ben bir konuyla ilgili bilgi sahibiysem bunu paylaşırım, foruma yazarım. Kendi görüşümü ve fikirlerimi dile getiririm. Bu yüzden salak damgası yememeliyim. Katılmayanlar nedenleri ile beraber neden katılmadıklarını yazarlar, kendi görüşlerini belirtirler. İşte bu durumda güzel bir tartışma ortamı doğar, saygı çerçevesi içinde. Bence bizim sizinle yapdığımız buydu, bazen siz bana katılmadınız bazen de ben size. Ama siz her ne kadar kabul etmesenizde, aramızda bir iletişim vardı. Ben sizin iletinize cevap yazıyordum sizde benimkine. İletilerimizde yaratıcılık, yazarlık, yazma teknikleri ve sanat gibi kavramları kendi bakış açılarımızıda dile getirerek, tartıştık. Ben güzel bir şey yaptığımızı düşünüyordum. Yeri geldiğinde herkesin katılacağı maydanoz olabileceği konulardı konuştuklarımız, bu yüzden içim rahattı. Şu an bunları yazmam bence hiç de güzel birşey değil, yani bu duruma gelip olayı kişiselleştirmemiz, ben her zaman ki gibi sitenin içeriğine uyan konularda konuşmayı tercih ederdim. Ama bir açıklık getirmek gerektiğini düşünerek bunları yazıyorum, daha fazla da uzatmak istemiyorum. Forumu tamamen şahsi şeylerle işgal etmek istemiyorum. Ben de gördüğünüz gibi kişiselleştirmeye karşıyım, bu gibi olaylar kişiselleştirmeye giriyor. Ama tartışma konuları siteye uygun konularsa kişiselleştirme denmiyor ona bakış açısı deniyor. Keşke yazım dilinizi biraz rahat bıraksaydınız, daha kolay olurdu tartışmamız. Özellikle soneyi gönderdiğiniz iletinizde kendi üstüme alınmam çok normaldi, bana yazılmış bir şeydi. İstediğiniz kadar fazla cümle kurun, parantezlerle anlatın, güzel birşeyler ekleyin yine de sivri dilinizi ben gayet iyi ayırt edebiliyorum. Bu yüzden ben oldukça açık sözlü bir insan olduğum için daha fazla dayanamadım ve size son iletimi gönderdim. Sizi kırdıysam beni affedin. En son gönderdiğiniz iletinizde de kendinizden bahsetmişsiniz biraz. Ben sizi her zaman içeri güneş ışığı giren sapsarı bir odada sayfalar ve kitaplar arasında oturan, dışardan gelen kuş sesleri içinde huzur bulan, hâlâ o büyülü dünyanın kapısını açan, yaşı ne olursa olsun içinde meraklı bir çocuk taşıyan biri olarak hayal etmiştim. Aklımda hep böyle kalmanızı diliyorum. Herkes birbiriyle anlaşmak zorunda değil elbette. Ben sizinle anlaşmayı çok isterdim. Ama sanırım farklı düşünüyoruz. Benden özür dilemek zorunda değilsiniz, lütfen üzülmeyin. Sevgilerimle ve saygılarımla. Güliz.
?
İzEdebiyat
Açık Büfe
Değerli Forum katılanları, böyle bir (sanal) foruma ilk kez katılıyorum, aşağı yukarı 3 - 4 haftalık bir deneyimden sonra bende belli başlı görüşlerin olgunlaştığını hissediyorum. Bunların salt bana ait olmadığını; foruma katılanların çoğunun benzer veya aynı deneyimler ve/veya sorunlarla karşılaştığını özellikle belirtmeye gerek görmüyorum, sanırım kendiliğinden anlaşılır bir şey; bu nedenle konuyla ilgili olarak tartışmaya katılım beklentisiyle yazmaya karar verdim. Elimden geldiğince net, düzenli bir şekilde görüş ve deneyimlerimi sunmaya çalışacağım; lütfen, herhangi bir noktada belirsizlik varsa, yorum ve/veya yargıdan önce, o belirsizliğin ortadan kaldırılması yönündeki olanağı ve fırsatı kullanmayı yeğleyelim, kısacası: belirsizliklere dönük uyarı veya sorular sunalım. Öncelikle böyle bir forumun olumlu taraflarını vurgulamak isterim: A) Tartışma ve karşılıklı söylemlerle yüzleşme konusunda toplum olarak ne kadar iyi niyetli olsak da, böyle bir dinamik iletişim ortamını zenginleştirecek kanallar ülkemizde genelde tıkalıdır. İnsanlar kendi kabuğuna çekilmeyi yeğliyorlar sonunda, bütün iyi niyet ve güzel fırsatlara rağmen, üretken, canlı, katılımcı insanlar sonunda küsüyor, pes ediyor, kendini bırakıyor; bu kanımca, yerleşik bir düzenin en düşündürücü ve umut kırıcı etkisi olarak hemen hemen her aşamada yaşanılan bir gerçeklik: durmaksızın fikirler, idealler, düşler öğüten, yiyen, ufalayan ve sonra da kusan bir mekanizmaya dönüşmüş durumdadır toplumsal (kamusal) alan. İşte böyle bir forum, katılanlara tekrar kanallar açmaya, varolanların yerine yenilerini kurmaya, deneme sınama yoluyla dilsel bir açılım yolu inşa etmeye özendiriyor; bu da en büyük nimetidir. Bu nimetin bilincinde olarak ancak böyle bir forumun dinamik ve zenginleştirici işlevi korunabilir. B) Forumun düzenleyici ve yönlendirici kurallar toplamını elbette ki gerekli ve yerinde görüyorum. Bu kurallar, katılım yoğunluğu esnasında işlevselleşirken, hiçbir üye için yaptırımlı bir güce sahip de değil, kanımca bu çok, çok büyük bir avantaj; başka bir deyişle: katılımcı, kendini özgür ve bağımsız olarak kurallar toplamı içinde görür, ya da görmez, onun kendi kararına kalmış bir şeydir. Bu bakımdan, bir katılımcı sadece "izleyici" konumunda kalabilir uzun süre, istediği anda veya durumda aktif olarak kendini dahil edebilir dinamik süreçlere. Böyle bir düzenleme veya gidişat kanımca, bizim gibi "toplumsal veya medeni cesaret" konusundaki -kanımca olumlu- geleneksel zincirleri -kanımca yine gerekli olarak- kırmaya daha yeni yeni başlayan toplumlarda çok işlevsel ve yerindedir. (bu nedenle, üye profiller bölümüne, kaç adet iletinin şu ya da bu kişi tarafından gönderildiği yöündeki belirteç -örneğin "Yakup Suphi Yel - Toplam İleti 25" vs...- kaldırılmalıdır, kanımca, yorumlamalara ve sabit konumlanmalara yol açıyor forum genelinde.) C) Forum birimlerinin ayırştırılmış olması, kanımca çok yerinde bir uygulama, doğal olarak belirginleşmiştir elbette ki. Bu bağlamda yeni birimsel düzenlemeler ve ayrıştırıcı stratejik önlemler getirilebilir (kendi içinde teknik bir tartışma gerektiren bir şey). Bu açıdan daha da etkin ve işlevsel kılınabilir, kılınmalıdır belki...(katılımcı nereye bakacağını, hangi noktada kendi odaklarını keşfedeceğini ve belirginleştirebileceğini çok daha hızlı ve dolaysız yoldan belirleyebilmelidir kanımca). Olumsuz bazı noktalarla ilgili görüşlerimi şu şekilde özetlemek istiyorum: Katılanların, katıldıkları "odalarda" genel ile özel konumlanma içine girmeleri sonucunda ortaya çıkan sorunlar, ancak ve ancak katılımcıların bazı ilkeleri kabul etmeleri ile ortadan kalkabilir; bu ilkelerin başında, (kanımca) herhangi bir konu bağlamında görüşlerini dile getiren kimsenin bununla doğal olarak başka görüşleri kişisel olarak yargılamayacağı; kısacası: her görüşün kendine dönük bir değer taşıdığı; dolayısıyla bu ortamda (forum) bir "kişiselleşmenin" olanaksız olduğu noktası geliyor. Bütün iyi niyetime rağmen, ifadelerimin kişisel algılanıp "yorumlanabileceği" fikri/olasılığı, ister istemez beni (genel bir örneklem olarak diyorum) suskunluğa ve katılımsızlığa itecektir. Günümüz jargonu ile, "geyik" ortamı olmadığı halde sanki geyik yapılıyormuş havasının yaratılması; ya da kişiye dönük bir yargı olmadığı halde, kişinin, sarf edilen sözleri kendi üstüne alması; bunun sonucunda da insanda bütün hevesin kırılması, forumun dinamizmini hem sekteye uğratıyor, hem başka yönlere (daha da güçlendirerek bu sefer) çekebiliyor, sonuçta iki kişinin (ve çoğalınca "tarafların") karşı karşıya gelmesi kaçınılmazlaşıyor, -elbette bunun da, yani karşı karşıya gelmelerin de gerekliliği vardır (zira her bir katılımcının foruma katılım gerekçeleri ve motivasyonları doğal olarak farklıdır), fakat, en sonunda bu forumun sanal da olsa kamusal bir alan olduğu bilinci önplana çıkması gerekir. Bütün bu sorunların hepimiz tarafından farklı dozaj ve dönemlerde yaşandığını varsayarak şu yönde bir önerim olacak: Katılımcılar, belli konularda görüşlerini belirtmeden önce, o konuyla ilgili görüşlerini katmadaki niyet ve gerekçelerini sunması çok mu ütopik? Örnek olarak, bir kimse yazınsal bir konu bağlamında (diyelim ki anlatım teknikleri ile ilgili bir nokta üzerinde) şu ya da bu somut gerekçeyle değil de, sadece ilgilenen ve "arayan" kişi olarak ortaya çıkıyor, bunu özellikle belirtmesi, acaba sonraki tartışma seyrinin daha sağlıklı ilerlemesini sağlamaz mıydı? Demek istediğim, kişilerin sözlerinin yorumlanamayacağı bir ortam yaratmak için, kişiler kendi kendilerinden peşinen "niyet"lerini ortaya koysa, ya bir açıklama ile ya da kutucuklarda belirtilen yerlerde...daha somut bir örnek vermem gerekiyor: "Kurgu" odasında somut bir iletiye ben "maydonoz" olduğumda, konuya neden maydonoz olduğumu, sadece ilgili ve konuya dönük bir kasıtsızlık içinde olduğumu ayrıca belirtmiş olmamla, sonradan ortaya çıkabilecek yanlış anlamaların önüne geçilmiş olur muydum acaba? Ayrıca, bir sorun, odalara özgü sistemli bir tartışma ortamının korunmaması ile ilgilidir; odalarda bazen hiç "alakasız" bir söylem ve içeriklendirme anlayışı söz konusu olabiliyor, ya da "daldan dala" sohbet ortamı. Bu çok rahatsız edici bir durum; insan sonunda tıkanıyor, -herkes söyleyeceğini söyledikten sonra kayıtsızlık egemen oluyor ve bu durum isitsmara da zemin sağlıyabiliyor. Bu bakımdan, odaların "güncelliği" koruması, dinamik bir izlence içinde kalması gerektiğine inanıyorum; yani: bazı odalarda en başta bir kaç gel-gitler yaşandıktan sonra aylar boyunca herhangi bir işlerlik, dinamizm, etkinlik yok; neden hala odalar açık, anlamak mümkün değil...-bu sorun, teknik bir uyarlamayla kolayca çözülür, zihinsel güçler daha tüketimsiz ve örselenmeden doğru (aktif/üretken demek istiyorum) kanallara akabilir. Bir tür "konstantrasyon" ortamı hazırlanabilir. Kanımca, bu yönde, belli aralıklarla odaların "üretkenliğinin" somutlaştığı genel dökümsel çalışmalar (özetleme, düzenleme, materyal harmanlaması vb.) tüm forum geneline sunulabilir ki, orada diğer oda katılanları karşılık etkileşim içinde daha verimli olmaya özendirilir. Bu ve buna benzer önerileri salt daha neşe dolu, içten, verimli, dinamik bir paylaşım ortamı adına tasarlamak, kanımca gerekli. Herkesin kendi kişisel tartışma ve iletişim kurma adabını korumaya çalıştığı bir ortamın kimseye yararı olmaz, -en azından "katılım" kavramının "forum" kavramı tarafından zorunlu olarak içerildiği oranda mümkün görünmüyor bu... Saygılar, iyi çalışmalar Suyel
?
Kurgu Sanatı
Yaratıcı Yazarlık
Değerli Güliz, böyle anlamış olduğunuza üzüldüm, benim yapabileceğim başka bir şey yok; benim en başta kendimi kastetmiş (kişisel görüşler belirtmekle bağlantılı olarak) olduğumu, bunu yazılanlardan çıkartmanın da olanaklı olduğunu belirtmenin bu aşamadan sonra bir faydası olsaydı, bu yönde ilerlerdim, ama görünen o ki, siz karar vermişsiniz (sizin hakkınızdaki görüşlerim bağlamında; zaten bir önceki yazınızda yanlış bir şey söyleyip söylemediğiniz konusunda kuşkulandığınızı söylemiştiniz gerek olmadığı halde...), bense bir insanın -kimin olursa olsun- kararına kendi kişisel istencim doğrultusunda karışmayı ahlaklı bulmuyorum (içimden çok yoğun olarak böyle bir istenç duysam da, ki sizin kararınızı etkilemeyi çok isterdim, ama benim kendi "huylarıma" ters bir şey...). Hele hele Forum'dan ayrılmanıza -dolaylı bir şekilde olsa bile- etki veya vesile olmuşsam, bunun bağışlanacak bir tarafı yoktur benim gözümde, -fakat benim öyle bir kastım yoktu diyebilirim sadece, bununsa hiçbir anlamı yok (satırlarınızdaki kesin kararlılık öyle diyor sanki). O halde, ben kendi üstüme "suç"u alıp onunla yaşamak durumundayım, başka bir seçenek vermiyorsunuz bana,- diyebilirdim ki (kişiselleşerek) bakın, ben hayli yaşlı, hayli "uzak", hayli hırs-yoksunu bir insanım, yapmayın etmeyin, böyle büyütmeyin, üzmeyin kendinizi, aklımdan asla sizi kırmak veya (öyle ya da böyle) değerlendirmek geçmez, beni tanımıyorsunuz ki vs vb. laflarla keşke sizi ikna edebilsem ve -benimle olmasa bile- forumdaki diğer güzel ve değerli insanlarla iletişime devam etseniz...-bunlara çok üzüldüm, çok. Özür dilemek işe yarar mı, böyle bir durumda özrün yeri var mı? Siz bana yol gösterin, tamamıyla sizin istediğiniz şekilde davranırım. Tamam? Sevgiler. suyel
?
Kurgu Sanatı
Yaratıcı Yazarlık
Sevgili Suphi, Öncelikle anlayışıma sığınarak son çare olarak eklediğiniz sone çok güzeldi. Bunun için teşekkür ederim. Yorumumu yaptım okurken merak etmeyin. Ve aynı zamanda sizin iletinizde dediğiniz bir şeye değinmek istiyorum; "Aksi halde, benim (ya da sizin, başkasının) özel görüşlerimi (görüşlerinizi, görüşlerini) belirtmemle herhangi bir adım atılmış olmuyor; kaldı ki: bunlar, “benim” görüşlerim demem için sadece kötü ve katı kalpli değil, daha da vahimi: bağışlanamaz derecede salak bir insan olmalıydım." Ben arkamda bir kitle taşıyarak burda tartışmıyorum. Yazdıklarım benim şahsi fikirlerimdir. Okuyup öğrendiğim bilgileri de zaten buraya yazıyorum. Freud olsun başkası olsun. Paylaşmak için yazıyorum. Genel olarak yazdıklarım ise benim sanata, yaratıcılığa bakış açımdır, ama aynı zamanda bunu anlatırken nedenleriyle beraber açıklarım ki başka biri okuduğunda o da tartışmaya katılabilsin. Ben kendi bilgilerimi, kendi görüşlerimi sunarken, başkalarının görüşlerini öğrenerek konu üstüne bir de onların bakış açısından bakarak düşünüyorum, aynı zamanda sizde dahil olmak üzere bir çok şey öğreniyorum bu siteden.Ve [[U]]bence[[/U]] bu bir adımdır. Bunun için eminim sizinle yazışmalarımızda sizde kendi görüşlerinizi yeri geldiğinde belirtmişsinizdir. Ben neden son iletime karşı tamamen konuyla alakasız bu uyarı tarzında üstü kapalı yazıyı yazdınız anlayamadım. Beni sizinle tartışacak kadar yeterli zeka düzeyinde yada bilgi dağarcığında bulmuyorsunuz heralde. Son gönderdiğim iletinin 3. paragrafı benim kişisel görüşüme göre diye başlıyor, bu durumda ben sizce kötü kalpli, katı ve salak mı oluyorum? Size temin ederim ki yeterince zekiyim. Beni kırmaktan başka bir şey yapmadınız. Yine de bugüne kadar ettiğimiz hoş sohbet için teşekkür ediyorum. Bundan sonra eminim başka arkadaşlarla bilimsel olarak, kendi görüşlerinizi katmadan tartışmaya devam edersiniz. Ben artık forumda yazmayacağım. Öykülerim benim için yeterliymiş. Teşekkürler. İyi günler.
?
Kurgu Sanatı
Yaratıcı Yazarlık
Değerli Güliz, Yazdıklarınızı okurken, aklıma Michelangelo geldi, son çare olarak. Bir hafta on gündür paylaştıklarımızı aşağı yukarı –tabii kendi dilinde- içeren bir şiir (sone) vardı aklımda, onu buraya –anlayışınıza sığınarak- ekliyorum. Yorumlamak istemem; siz kendi yorumunuzu oluşturun önce (bu arada, taze bir çeviri olduğunu; o dönemin (Rönesans – Barok geçişi) söylemsel geleneğini; sone biçiminin kendine özgü yasallığını vb. unsurları göz önünde tutarsanız, şiirdeki “yabancı”lığı, şiire değil, bizim (hem çağdaş ve Türkiye’de yetişmiş insanların) alılmama ve estetik kaygılarımıza atfedersiniz, Michelangelo’nun ustalığına bir gölge düşmesin sakın. Ayrıca şunu da çok, ama çok içten belirtmek istiyorum: Burada ikimiz karşılıklı konuşmuyoruz ve iletişim içine girmiyoruz kanısındayım; bizler, temsilen fikir ve görüşlerimizi belirtiyoruz, bu da son derece güzel bir şey, bence büyük bir nimet,- yani: temsili olarak fikirlerimizi ortaya koymamızın bilincinde kalmamız, çok çok değerli bir şeye işaret ediyor benim gözümde. Aksi halde, benim (ya da sizin, başkasının) özel görüşlerimi (görüşlerinizi, görüşlerini) belirtmemle herhangi bir adım atılmış olmuyor; kaldı ki: bunlar, “benim” görüşlerim demem için sadece kötü ve katı kalpli değil, daha da vahimi: bağışlanamaz derecede salak bir insan olmalıydım… Sevgiler. Tanrısal taraftan gelse de bir tasarım, El becerisi, taşta onu daha özürlü Bir biçime dönüştürür: kısa ömürlü Tasarım, henüz bir sanat değildir. Kağıtlarda çizmek buna epey yakındır, El, hazır, fırçayı kavramadan önce, Kıvrak kafaların en iyi ve zekisi de Resimde sınayarak gezinir, dolanır. Aynısı ben, düşük değerde bir ürün Olarak yüce bir eser olmaya doğdum ben Sizinle yeni doğuşla birlikte, güzel bayan. Azımı çoğaltıp sizdeki bağışlayıcı ödün, Çoğumu da törpülüyorsa, ceza ve dersinizden Ne ciddi bir hikmet doğar ateşime o zaman?
?
Kurgu Sanatı
Yaratıcı Yazarlık
Sevgili Suphi, En son rahatsızdınız biraz, umarım bugün kendinizi daha iyi hissediyorsunuzdur. Ben de açıkçası akşam saatlerinde bilgisayar başına oturunca bakalım Suphi Bey neler yazmış diyorum, foruma girmeden uzun bir yazıyla karşılaşıcağımı bildiğimden şaşırmıyorum :) Ama açıkça söylemeliyim ki, bazen aklınızdan geçenleri uzun cümlelere yayıyorsunuz ve bağlıyorsunuz birbirine bu yüzden anlam karmaşasına neden olmaması için birden fazla kez okumam gerekiyor. Ve bazen yazdığım birşeyin sizi rahatsız edip etmediğini kuşkuyla düşünüyorum. (Sizin iletinizden: yazma isteğim, acaba ayrıştırıcı bir yer dolgunluğuna doğru gidiyor muyuz kuşkusu tarafından –eh- az bucuk engelleniyor neyse ki) İntihara eğilim, yaşanan buhranlar, iç kargaşa- ikilemler, acılar vs sanırım yaratmaya vesile oluyor. Modern olarak ayırmayacağım, modern yazarların çoğunda artık bu hissiyatın olduğuna inanmıyorum. Eski yazarlara baktığımızda, problemlerle savaşamayan, çaresiz kalan ve sorunlarını aşmasında yardımcı olacak bir toplumdan çok köstekleyen baskıcı bir toplumda yaşamış olan yazarların yazılarında acının varlığı hemen kendini hissettiriyor bence. Hissedilen yoğun duyguların (ki illâ kötümser olmak zorunda değil) bir zaman sonra dışarı çıkmak istemesi, ama bunu gösterememenin baskısı ile ele alınmış bazı öyküler, bazı romanlar. Bu dışa vurum belki içinde bulunduğu zor durumdan yazarı kurtarma yönünde başarılı olmuştur. Yazmanın her zaman iyileştirici bir şey olduğunu düşünmüşümdür. Ve insanın kendisiyle dürüst olarak bir hesaplaşma yolu olduğu kanısındayım. Hissederek yazmak en içten ve en samimi yazma biçimidir bence. Benim kişisel görüşüme göre, yaratıcılığın en çok ön plana çıktığı en açık olduğu an her zaman gece yarısı olmuştur. Bu yüzden sabah yürüyüşlerinde ve çocuk gürültüleri arasında hayal edemediğim bir çok şeyi gece keşfedebileceğimi düşünüyorum. Nedeni ise şu: gece yarısı- uyku ve uyanıklık arasında olan bir yerde (hypnagogia) beyin daha fazla çalışıyor ve daha fazla bilinçdışına kayabiliyor, aktif bir şekilde yaratabiliyor. Bununla ilgili bir örnek olarak Edison'u okudum. Edison kafasına bir sorun takıldığında ve bulamadığında, gece bir sandalyede oturup uyuyormuş, iki avcunun içine demir toplar koyuyormuş, ve toplar yere düştüğünde yani derin uyku süreci tam başlamak üzereyken uyanıyor, çözemediği sorunu çözüyormuş. Adam mucit tabi, sorununu nasıl çözeceğini bile keşfetmiş. Bana okuduğumda oldukça ilginç geldi. Kendime yakın gördüğüm bir teknik, ben gece yatarken yanıma bir kalem bir kağıt koyuyorum, ve hayalimde gezinen şeyleri alarm çalmış gibi birden uyanıp not etmeye başlıyorum, tabi sabah kalktığımda uyku sersemiyken yazdığım hiyeroglif yazıyı çözmem biraz zamanımı alıyor. :) Yazımın ikinci bölümü olarak ele alıp incelediğiniz paragraftaki düşüncelerinize pek katıldığımı söyleyemem. Dilin gerçeği saklamasından çok, gerçeği söylemesini tercih ederim. Daha öncede dediğim gibi, içten, samimi ve gerçek yazıları her zaman kendime daha yakın bulmuşumdur. Sanırım iyi bir yalancı olamadığımdan dolayı olabilir. Ne başkalarını kandırmayı başarabiliyorum, ne de kendimi. Dil, gerçek düşüncelerimizi aktarmamızda onları ap açık ortaya sermek yerine edebi şekiller verip süslememize olanak tanır. Bu yüzden, ben dili karmaşık, çözülmez ve dipsiz bir kuyudan ziyade, yalın, taze ve kendi içinde karmaşık bir düzen olarak görüyorum. Oyun ve Freud'dan bahsedince şunu dile getirmek isterim: Freud yaratıcı yazarları oyun oynayan çocuklara benzetmiş. Çocuklar oyun oynarken kendilerine bir dünya yaratırlar ve buna inanırlar. Onlar için bir silgi yeri geldiğinde araba görevi görebilir. Aynı yaratıcı yazarlarda olduğu gibi, yazarlarda hayal ettikleri kendi dünyalarına inanırlar. Yaratmak çocuk oyunu gibidir. Artık yetişkin insan oyun oynamasa bile, bu ihtiyacı hayal kurmakla karşılar. Ve aklıma kendi çocukluğum geldi: annem durmadan oyun oynadığım için beni özel okuldan alıp öğlene kadar süren bir okula vermişti, psikologların tavsiyesiydi bu. İlkokuldayken ders çalışmam için odama kapatıldığımda annem kapı arasından beni izlermiş, anlattığına göre kalemleri ve silgileri konuşturuyormuşum ders çalışmak yerine. Her zaman oyunlar beni cezbetmiştir. Hâlâ çocuklar oyunlarına beni dahil ettiklerinde uyum sağlamakta zorlanmam. Herkesin içinde bir çocuk vardır derler ya, bende de fazlasıyla var hâlâ :) Son olarak, umarım bu iletimde size fikirlerimi karıştırmadan ve akıcı bir şekilde anlatabilmişimdir. Sistematik olma konusunda başarısızım ve dağınığım ne yazık ki. Sayfa sonuna yazdığınız güzel bir söz, bunu yazmakla ilişkilendirebilirsiniz. Çünkü içinde fazlasıyla şey kapsıyor. Açık ve net olarak sahip olmamız gereken nitelikleri sistematikleştirmiş :) Her ne kadar doğru da olsa, bazen oldukça güç de olabiliyor bunları gerçekleştirmek, gerçekten bakmak ve görmek, gerçekten birini anlamak, ve anladığında gerçekten yükselmek.. Sevgiler. Güliz.
?
Esin Perisi
Yaratıcı Yazarlık
Sevgili Güliz, evet, özetinizden çıkardığım şeyleri tanıdık ve anlaşılır buluyorum. Sorun yok sanırım. Sevgiler. suyel
?
İlk Roman
Yaratıcı Yazarlık
Değerli İsa, Size aslında hemen yazacaktım, fakat, nasıl bir yoldan size ulaşabilirim diye düşündüm durdum, sonra da kendi kendime kızıp, siz nasıl kendi ses tonunuz ve söyleminizle bana yöneliyorsanız, bu konuda kendiniz olmayı başarıyorsanız, ben de aynısını başarabilmeliyim dedim (gerçi ben insanlarla iletişimde daha çok kendim değil de, konu ve karşımdaki insanın duruşu ve yaklaşımı doğrultusunda davranmayı yeğleyen bir huya sahibim, ama elimden geldiğince sözümde duracağım, yani kendim gibi olmaya gayret edeceğim); umarım kendim gibi yanıt veriyor olmamla, sizin yanıtınızın tercihlerini herhangi bir şekilde değerlendirdiğim izlenimini edinmezsiniz (ben de sizi olduğunuz gibi kabul ediyor, takdir ediyor, en azından anlamaya kesin kararlılığımı kendimde görüyorum). İlk başta demeliyim ki, konuyu (herhangi bir konuyu) bir başka insanla paylaşırken, konu konusunda (kendisi, sınırları vs.) evvela anlaşmış olmalıyım, yoksa takip etmekte, iyi niyetli bir şekilde karşımdaki insanı anlama kararlılığımı korumakta zorlanmak doğabilir. Bu bakımdan konu hakkında bir düzeltme yapma ihtiyacı duyuyorum, sanırım en baştan beri ben “yazınsal ürün” hakkında görüş belirtiyorum, siz ise “basılmış kitaplar” konusunu ele almayı yeğliyorsunuz; yazılanları lütfen siz de tekrar gözden geçirip kendinizce değerlendirin, belki görüşüme katılmayabilirsiniz. Katıldığınızı varsayarak ilerlemek, bunu siz de takdir edersiniz ki, saçma olur. Fakat, “basılmış kitaplar” konusunda, yani sizin konuyu çekmeye çalıştığınız nokta ile ilgili benim çok fazla görüşüm olmadığını, daha doğrusu, bu konudaki olası görüşlerimin aşağı yukarı herkesin veya kimseninki gibi olduğunu belirtmek zorundayım. Kısacası: adı geçen konuya yönelik görüşlerimin çok fazla değere sahip olduğunu hiç düşünmüyorum; örneğin sizin somut savlarınızla ilgili ne söyleyebilirim ki? “Gereksiz yerler” (her ne ise sizin gözünüzde) bulabilmek ile, bir yazınsal ürünü anlamaya çalışmak arasında bir bağı ben peşinen ve kendiliğinden göremiyorum, bulamıyorum, bulmam için tüm bakma ve tartma “alışkanlıklarımı” zorlamam, evet sonunda da yadsımam gerekirdi herhalde. Aynı şekilde, “Ferrari Ferrari’dir” şeklindeki analojik dayanağınıza, aslında savunulan yargınızı desteklemese de, özünde ne karşı çıkabilirim, ne de onaylamakla memnun kalırım; ben hiçbir “kalıcı” yazınsal ürünün bir başka “kalıcı” ürünle bir kefeye konulduğunu, dolayısıyla “marka”laşabileceğini şahsen hiç düşünmedim, yani aklım bu konuda büsbütün kıt ve boş kalmıştır şimdiye değin; fakat, kitap evlerine gidip etrafıma bir bakınca, orada “stand”lara bölünmüş çeşitli ürünlerin sanki markalaşmış olarak tüketime sunulduğu hissini çok geçmeden yaşayabileceğimi tasavvur edebilirim pekala; o yüzden de edindiğim birkaç kitabımı –yalanım yok, neden olsun ki?- hiçbir zaman kitap evlerinin satış raflarından edinmedim. En son olarak bu analojik dayanağınızla ilgili ben de kendimce bir yol bulduğumu söylemek isterim: bir gün bir olasılık yazmaya karar verebileceğim bir “kitap” asla Ferrari olsun istemezdim (başka bir markalaşma numunesi de olabilir), örneğin ben dağda gezmeyi, yürüyüş yapmayı sevdiğim için avcumun içinde sırıtmadan ve tam orantılı olarak duran bir çakıl taşı olsun isterdim (belki, örneğin diyorum). Umarım, siz “neyi sevdiğinizi bildiğiniz” kadar, benim (yani başka bir insan olarak benim, örneğin diyorum) neyi sevmediğimi bildiğim konusunda da olasılık payı bırakabilirsiniz. Bunu başarabilirseniz, sevdiklerimiz veyahut sevmediklerimizin ortak bir konu hakkında sohbette pek fazla tartı gücüne sahip olmadığında da buluşabiliriz belki, bunu, yani: sizinle –çok zor olsa da- mutlaka bir noktada buluşmayı çok isterim doğrusu. Buluşmamız için de, tekrar en başa dönüp, acaba hangi konuda konuştuğumuza karar verebilir miyiz? Yani “basılan kitaplar”(ın insanların tartısındaki göreceli değerlendirilmesi) mi, “yazınsal ürün”ler(in oluşumsal ve yapısal özellikleri) mi?, Basılan kitaplar, okunsun okunmasın, satılsın satılmasın, benim üzerinde konuşabileceğim, konuşsam dahi, söylediklerimle bir şeyi ifade ettiğime inanabileceğim bir konu değil. Buluşmak zorunda da değiliz hani…zorla güzellik olmasın… Güzellikler, sevgiler, saygılar. Suyel
?
Kurgu Sanatı
Yaratıcı Yazarlık
Değerli Güliz, Görünen o ki, aşama aşama birer kabarık gel-gitlerden oluşuyor zamanımız; size (konunun derinlik akışıyla birlikte) yazma isteğim, acaba ayrıştırıcı bir yer dolgunluğuna doğru gidiyor muyuz kuşkusu tarafından –eh- az bucuk engelleniyor neyse ki, -bir öğle sonrası boyunca, akşam, çeşitli göreceli gündelik işler tamamlanır tamamlanmaz, Güliz’e yanıt modu üzerime çöker, karşı koyamam. Sistematiklik buysa, bana uyar. Sistematik olma dedim de, yazdıklarınızı bu yarım günlük foruma yazma diyeti döneminde üç ana bölüme ayırdığımı, bunlara ayrı ayrı birer kesitle yanıt vermek istediğimi, bunun sonunda da biraz kendi düşüncelerimle bağlantılı olan; konuyu belki başka bir odaya taşımayı gerektirecek yönden ele almaya karar verdiğimi belirtmem gerekir. Yanıtlara geçmeden önce, sizin de mutlaka fark etmiş olacağınız bu akşamki “tuhaf ses tonu”mu bağışlamanızı diliyorum, çok yorucu ve uzun bir çalışma günü geçirdim, biraz rahatsızım. Yazarların yaratımla bağlantılı olarak geçirdikleri psikolojik baskın ve travmaların, yapıtın önüne geçmesi, elbette ki, modern yazın (sizin tarihlendirmeleriniz gayet isabetli kanımca, yani: 19. ve 20.yy.) içinde bir belirginlik noktasıdır, hatta, günümüzde “sağlıklı” bir yazara kuşkuyla bakılıyor desem, abartmış olur muyum acaba diye de yaklaşılabilir bu konuya… Fakat, biraz daha ayrıştırıcı gözle bakılınca aklıma şu soru geliyor: yazma eylemi, hele hele modern çağda, inanılmaz bir duyusal ve entelektüel koşullanmışlık öngörüyor, acaba (modern) yazarların nevrozları buna mı bağlıdır, yoksa sahiden genel olarak “yaratma” eylemi böyle bir intihar eğilimini de doğal ve zorunlu olarak içeriyor mu? Modern sanatın belki de en “yaratıcı yaratıcılarından” Pablo Picasso örneğinin bu denklemi bozduğunu unutsak bile (hatta, ressamların, çalışma materyaline denk olarak daha “gerçekçi” ve somut olmaları gerektiği savına dayandırabilsek bile, zira intihar eden bir modern ressamı ben şu an anımsamıyorum), o zaman, başka, yani modern-öncesi çağlarda böyle bir eğilimin hiç söz konusu olmadığını, dolayısıyla da ancak modern çağ ve sanatla ortaya çıktığını, sonuçta ve dolayısıyla yaratımla intihar bağlantısının ancak modern çağdaki sanat üretimiyle bağıntılı bir şey olduğunu düşünmeye iten bir nedensellik veya ilişki ortaya çıkıyor. Siz de haklı olarak 19.yy ve 20.yylarını anıyorsunuz. Benim de son (veya ondan önceki) yazımda gizlice ve atıfla bahsetmeye çalıştığım şey buydu asıl: yaratım ve yazınsal yapıtın üretimi sırasındaki “öznellik” boyutunun nesnel gerekirlerin önüne geçmesindeki karanlıklar, ürkünç belirsizlikler. Bence, bu üstünde ne kadar durulursa durulsun, son kertede hep karanlık kalacak bir sorundur. Bu yönüyle de size katılıyorum. (bir örnek vermek iyi olurdu, fakat çok da ortak referansa sahip olmadığımız olasılığı karşısında da ben –ukalalık yapma korkusuyla karışık- bundan çekiniyorum doğrusu.) Size, en basit yoldan en açık haliyle kendi “halimi” belirtmekle kendi açımdan bitireyim konuyu: yazı yazan birini ben en çok öğle öncesi, evin için çocuk “gürültüsü” ile dolu olduğu anlardan tasavvur etmeyi yeğliyorum, ya da yürüyüş sırasında iyi hafızası olan biri olarak. Sandalyede oturarak ve gece vakti yazı yazan (yaratıcı ürün anlamında) birinin üretimine yönelik –nedense- ilk okumada bunu hissedip kuşku duymaya başlıyorum. Tabii, büsbütün kişisel ve prive bir yaklaşım bu. Yazınızın ikinci bölümü, sizin de isabetle belirttiğiniz gibi, “sistematik” değil, yani, biraz karışmış; fakat ben anladığımı var sayarak “fantezi”lerin bir (tanıdık veya tanımadık) başkasına (ya da daha fazla insana) aktarımı bağlamındaki sorunları yazma eylemi içinde yerleşik olarak görmüyorum. Çok ilginç bir sihir var, paylaşılan “dil”de: hem açığa vuruyor, hem gizliyor. Fakat yazı? Yazı, baştan sonuna “büründürmek”tir. Siz isteseniz de, istemeseniz de, gerçeği söylemekten uzaksınız, en çok da gerçeğin kendisini dışa vurduğunuzu hissettiğiniz anda, en büyük “yalan” içindesinizdir. Yazının bu ilkesel yasasına yönelik bir yazarın karşı koyabilmesi kanımca ancak yazarlığını inkar etmesi koşulu ile olanaklıdır. Şu son derece iletişimsel ve aktarımsal düzeydeki dilimiz bile, bu yazılardaki iletişim dilini kastediyorum, bu yazı türü bile, bir yanıyla bazı şeyleri salık veriyor (fikirlerimizi, görüşlerimizi, deneyimlerimizi,) en çok yanıyla ama büründürüyor, gizliyor, ve “gerçeği” saklıyor. Ne kadar kişisel olmaya çalışırsak çalışalım (farazi diyorum) bunu başarmamız olanaksızdır, kendi boyutumuzda değil, okuyanlar boyutunda olanaksızdır. Dil, yazıdaki dil hele, derin bir kuyudur. Çok derin. Dibine hiçbir ağırlık sarkıtıp derinliği ölçmeye kalkışmamalı,- zaten hepimiz bilincindeyiz onun, yani, söylenemeyen derin sırrın, ne gerek var? (şimdi de ben “müphem” ve karışık yazıyorum!) Üçüncü bölüm: “meraklı sorunuz”. Merakınızın içtenliğine denk davranmaya (çalışmaya) özen göstereceğimden umarım kuşkunuz yoktur. Eğer “okur”, benim bir gün yazıp yazmama konusunda olumlu karar verip yazacaklarımı okurken, ben onları yazarken ne yaptığımı, nasıl bir odada hangi günün hangi vaktinde hangi niyetle neye yöneldiğimi de görebilseydi, evet, o zaman, derdim ki, bunu ya da şunu yazmış olmak ve başkalarına göstermiş olmak, iyi ve doğru bir şeydir. Zira, eğer bir gün böyle bir işe kalkışırsam, buna değecek tek şeyin şu olduğuna inanıyorum: insanlar arasında insan olmayı başarmış olmak. Bundandır ki herhalde, kendi kendimle bağıntılı hamlıkları dile getirmeyi “yazmak”la eşanlamlı bulmuyorum, -dilin zaten kendi başına, yani benden bağımsız olarak, bir kurgulama ve “yalan” üretme aracı olduğu için (bir önceki bölümdeki yanıtıma bakın), ne kendi yalanlarımın bir anlamı kalıyor, ne de başkalarına yüklediğim sözde gerçeklikler veya “fanteziler”. Kısacası: Bir yazınsal ürün, zaten, bir şeyi dile getirmez, sadece kendini ifade eder. Bunun bilinci ortaklaşıldığı anda, bu “kurgulayışla ilgili gizli anlaşmanın bilinci” konusunda bir yalanlama ortamı olmadığı anda, evet: ben de yazmayı çok ister ve sanırım sevebilirdim. Bu olmadığına göre, yazma konusunda kafa yormayı yeğliyorum. Dolaptaki durumu anımsayın: orada istediğiniz kılıfa girip, istediğiniz kimliğe bürünüyordunuz. Bu bir oyundu, ve oyunun bir (koşulsal) parçası, bunun bir oyun olduğu yönündeki bilinçti. Kasıt yok, hesap yok, sadece el becerisi, göz özeni, düşünce kıvraklığı var. (bu bakımdan da, Freud’la ilgili andığınız önemli ayrıntılardan sonra, “kendinizi kaybedip saçmaladığınızı” ileri sürmenize katılmıyorum. Kanımca, orada söyledikleriniz- özellikle de “süblimasyon”la bağıntılı olan nokta- “oyun fikri”nden başka bir şey değil, -“oyun yalıtır, arındırır, yüceltir; sanatsal üretim, oyun kurma ve oynama biçimidir.” –ya Heidegger söyledi bunu, ya da Adorno, şu an emin değilim…). Son bir parantezli açılımı, son günlerde sıkça kendi kendime söylenip durduğum bir şeye ayırmak istiyorum: GÖRMEK İÇİN BAKMALISIN. BAKMAK İÇİN SEVMELİSİN. SEVMEK İÇİN ANLAMALISIN. ANLAMAK İÇİN, YÜCELMEYE HER AN HAZIR OLMALISIN. BU SÖZÜ, “YAZMAK”LA BİR TÜRLÜ BAĞINTILAYAMADIM HENÜZ; BELKİ DE BAĞINTI YOK? SEVGİLER. SUYEL
?
Genel Tartışma
Açık Büfe
Bir de şu kan düşmeseydi yeryüzüne bu bayramda...Bir de ağlamasaydı çocukları savaşın ne güzel olurdu...Bir de şehit evi sızılar dillenmeseydi ana yüreklerinde... Öyle ya bayram bugün sevinç takınmalıydık duruşumuza...İyi bayramlar demeliydik gülüşler mıhlayıp dudaklarımıza...Yangın yeri acılardan sıyrılıp neşelenmeliydik , bayramdı bu...Gene kahpe pusular kurulu bayramın geçtiği tenhada...Gene mayın konmuş bayram yüklü bir araca...Gene baskın yemiş bayram karakolu...Gene tecevüze uğramış komşu bayram kızı...Hala yurdu işgal altında bayram ülkesinin...Ve o bayram ülkesine terörist bir devlet kurmuş adiler...Bayram ülkesinin bayrağını indirip kendi paçavralarını asmışlar sokaklarına... Ve başka bir bayram diyarı tankların paleti altında...Bayram şeridinde bombalar atılıyor hala...Bayram mülteci kampı baskın yiyor...Terörist ilan edilmiş bayram ülkesinin eli sapanlı çocukları...Suçları umut etmek , suçları taş salmak gökyüzünün çirkin tarafına...Suçları taş salmak zalimin tankına - tüfeğine... Oysa bayram bugün iyi bayramlar diyecektik gülmeler mıhlayıp dudaklarımıza... Bayram sevdası yarına saklı... Hele bir gülümseyen bayram dolansın yüreğime o zaman diyeceğim suretime tebessüm takınıp... Haykıracağım " İyi bayramlar " diye... Bugün beni mazur görün... İmdat ÖZCAN
Başa Dön