Hayallerim üç kişilik artık
Kim kaybeder bilinmez
Bir saklambaça dönüştü herşey
Bir yürek bulduk dığındık
İskambil kağıtlarından kurduğum aşk
Lodosun kurbanı artık
Yüreğin hangi sahile vurdu bilmiyorum
Benim ki yorgun perişan yıkık
Senin yüreğinde olmak isterdim şimdi
Ama her yürek tek kişilik
Kimin yerinde kim var
Ben tek sima bilirim tanıdık
Sen mavilikler içindesin
Görüyorum
Yeni heyecanların yolundasın artık
Benim buz kesti yüreğim
Tek gücüm senden kalan sıcaklık
Hayallerim üç kişilik artık
Siyahlar yüreğimin işgalinde
Bir ben
Bir yüreğim
Gözlerinin cehennemine sığındık.
?
???
July 2026 tarihinde katıldıSon forum iletileri
Geldi...
Geçmişten ara sıra andığım içimden
Birini hatırlatır bir yüzü
Kendine güvenli bir sevimliliği vardı
Gülüştük,aynı ilk defa karşılaşan
sıradan sohbetlerde rastlanan
gülümseme tuzaklarına düşmüş
iki yabancı gibi
Öyleydik de
İki yabancı gibi değildi ayrılmamız
hissettirmediğimiz yokluğunu
Bir dost gibi de değildi.
İdare ediyor gibi gülen
Kuru göz bebeklerimizle
Yalancı çocuklar gibi
baktık birbirimize
Öylece işte
Bilirsiniz
Öylece ayrıldık
Başaklar gibi sarı değillerdi
Ama onlar gibi gür
ve rüzgara aldanıp uçuşan saçlarım
senin gözlerin görmedikçe
ellerin harmanlamadıkça
ve şımarıkça çekmedikçe acıtarak
gözlerimdeki yaşlar kadar
faydasız
hala gür ve uçuşan
kara başaklar
Siyah saçlarım
sözler yetersiz sen duymadıkça
harflerime dudak büküyorum hep
kelimeler anlamsız,mecalsiz
iyi yazamıyorum sen okumadıkça
varoldum ama olamıyorum
sen olmadıkça
Hali hazır durumda Türk edebiyatı vatanın neresinden tutuyor?
Kıbrıs'tan mı?
Güneydoğusundan mı?
Hiçbir yerinden mi?
Hainlerinlerin ün ve ödül uğruna Nobel yardakçılığı yaptığı, eserlerinin okunduğunu sandığı ama sadece beyinsizlerin ve hainlerin ilgisini çeken yazarlar neye hizmet ediyor?
Uyanalım. Türkiye'nin Cumhuriyet'i bitiyor...
Aynaların içindeki ile aynaya bakan arasında ne geçer, bilinmez bence. Arkalarda akşam olur kimi an; kimi an, bir kedi süzülür eşikten. eski bir hatıra olarak bir melek hafifçe salınır belirsizlikte. Güzel bir kadın, yelpazesini açmıştır ya da. İçinde tavusun renkleri. İçinde ovaların uzak mı uzak sessizliği. Ama en güzel an: bir kadın aynanın önünde "soyunur", yüzünü tıpkı kıyafetler misali çıkarır, bir bardak suda eritir (tıpkı bir hap bir bardak suda erir misali), ve bundan hoşnuttur, -belki kısa bir öfkeyle, oradaki güzelin kendini aynanın derinliğine doğru kaybettirmesine içerler...kim bilir bunları? Son sinirle kalkar oradan, -kendi gençliğindeki hayalperest kızın bir buğu ortamında yok olduğuna anlam veremeden?
Aynalardan yansıyan ile aynalara yansıyanların asla buluşmaması dileği ile...
suyel
Adamın biri tarlanın ortasına derin bir çukur açmış. Terler vücudunda horon tepmekte. Emeğinin verdiği gururla oğluna seslenmiş, hadi al oltanı gel… Suyu sadece bardakta görmüş oğul ve balıkları sadece masallarda dinlemiş, kaz tüyü takılı oltasını salmış çukura. Deniz görmüş abisinin anlattığı dilde oltasını bir aşağı, bir yukarı sallamaya başlamış ve keza kaz tüylü iğne takılmış bir taşa, kopmuş misina. Ağlamaklı bir yüz çocukta… Baba vakur. Kalkmış yerinden, iki tutam buğday tutuşturmuş eline çocuğun ve at bakalım yukarı-aşağı, demiş. Seneye çocuk başakları gördüğünde, iki sap elinde koşmuş babasına, haykırmış “baba bak dalga oldu tarlada, bu iki sap da balık yavrusu…
pc bozuldu. bütün metinlerim silindi. 12 gün boyunca zalimdi zaman.
sonuç olarak da yazdıklarını yeni okudum.
evet, cevap vermek değil de, fikirlerimi söylemek isterim.
sonra.
şu an bir roman bitirmeye çalışıyorum.
Sevgili Nida,
Öncelikle teknik mesele... Forulmarda "Forum Katılımcısı" yerine "İzEdebiyat Yazarı" olarak yer almak için siteye yazar girişi yaparken kullandığın e-posta ve şifreyi foruma girerken de kullanman yeterli olacaktır.
İzEdebiyat'ın genel gidişatı hakkında bir takım memnuniyetsizlikler olduğunun farkındayız. Büyümeye devam etmesine karşın, yapımcıları tarafından yeterince geliştirilemiyor yönünde bir eleştiri var. Bunu reddetmiyoruz, çünkü gerçekten son aylarda siteye gereken vakti ne ben, ne de (daha önemlisi) programcılarımız ayırabildi. Yani teknik olanakları açısından İzEdebiyat altı ay önce neydiyse, şimdi de o. Ama burada benim kişisel görüşüm biraz da şu yönde: İzEdebiyat, ilk kurulduğunda bundan çok daha ilkel bir sistemle işliyordu. Zaman içinde bugünkü yapısını kazandı, ve bundan öte ancak teknik bir takım cazibeler ekleyebiliriz diye düşünüyorum. Elbette ihtiyaç duyulduğu zaman yeniliklerden kaçınmamak lazım (bu konuda yapılan eleştirelere de hak veriyorum) ama bunun "yenilik uğruna yenilik" olmamasına dikkat etmemiz gerekiyor.
İnternetin bugünü ve yarını farklı, bir saat öncesi ve şu anı bile farklı. Yeni seçenekler, yeni interaktif olasılıklar her gün ortaya çıkıyor. Ama birçok site gibi İzEdebiyat durumunda da bunlar bir yerden sonra sadece sitenin genel kavramsal altyapısını bulandırmaya başlıyor. İzEdebiyat büyütmek, güçlendirmek için bu süreç içerisinde aklımıza birçok şey geldi. Hatta inanın, bir çoğunu tamamladık da. İzEdebiyat'a ait özel bir kitabevi yaptık, tasarımı da programlanması da bitti. Dahası on binlerce kitabın verilerini de girdik. Temin ve kargolama ağını da oturttuk. Ama sonra bundan vazgeçtik, çünkü burası bir edebiyat sitesi, bir kitabevi değil dedik. Bir online kitapçının beyaz eşya satmaya başlaması durumuna düşmek istemedik. Elbette "herşeyin olduğu bir site" olmadığımız için, kaçınılmaz olarak girişlerimiz ve 'büyüklüğümüz' bu tür sitelerle boy ölçüşemiyor. Ama inanın, bu kişisel olarak beni hiç rahatsız etmiyor. Amacımız popüler bir site yaratmak olsaydı, ilk tercihimiz herhalde edebiyat olmazdı. Buna rağmen, her zaman söylüyorum, İzEdebiyat beklentilerimizi çok aştı; ve "yastık altında saklanan" edebiyat birikimini gördükçe şaşırdık. Ve dünya sıralamasında bile en popüler edebiyat sitelerinden biriyiz. Ama bunu hiçbir zaman amaçlamadık; bu hepimizin yüzünü güldüren bir sürpriz oldu.
Bana İzEdebiyat benim için ne ifade ediyor diye soruyorsun.
Sevgili Nida,
İşin doğrusu, uzun bir aradan sonra bana tekrar bazı şeyleri düşündürttün. Ben (ve umuyorum bu sitedeki tüm yazarlar bu konuda benim gibi düşünüyordur) İzEdebiyat'ı sadece bir araç, yazarların eserlerini gönderebildikleri ve okutabildikleri bir taban olarak görüyorum. Ne aşağısı, ne yukarısı. Kesinlikle kimse için bir amaç olmamalı diye düşünüyorum. Bunu söylüyorum çünkü ancak böyle bakıldığı takdirde İzEdebiyat kendi "amacına" ulaşmış oluyor. Burası bir yazar için son nokta değil; bir yazar için ısınma "raund"larını yapabildiği bir yer sadece. Bundan öte bir beklenti de olmamalı, olursa İzEdebiyat bu yazarı hayal kırıklığına uğratır çünkü.
Ben İzEdebiyat sayesinde bir roman bitirdim; her gün siteye yeni bölümlerini ekledim, çünkü romanımı, -çok büyük olmasa da- takip eden bir kitle olduğunu hissettim. Sonunda roman iyice şekillenince romanı buradan çektim. Artık üzerinde serbestçe çalışmak istiyordum çünkü. Ardından siteye gönderdiğim bazı bölümleri attım, araya yeni bölümler soktum ve nihayetinde tamamlanmış bir eser çıktı. Şimdi de yayınevlerine düştü yolum. Söylemeye çalıştığım şu: İzEdebiyat bana 500 sayfalık bir romanın iskeletini yarattırdı; gerekli motivasyonu sağladı ve iyi yazarsam, mutlaka bir takım insanların okuyacağına inandırdı. Şu an kendi deneyimimden yola çıkarak şunu düşünüyorum: İzEdebiyat'ın çok da güzel işliyor. Bu arada bir dipnot olarak şunu da belirteyim, İzEdebiyat'ın yöneticisi olmam, okunma sayılarımı çok az etkiliyor. Benim yazılarımdan kat kat fazla okunan yazılarla dolu site. Bunu söylüyorum çünkü sitenin benim için yaratmış olduğu fırsat, herkes için geçerli diye düşünüyorum. Bu böyle olduğu sürece de "siteyi geliştirme" sarhoşluğuna kapılmamamız gerekiyor diye düşünüyorum.
Bunlar benim site hakkında en temelde düşündüklerim. Sitenin geliştirilmesine gelince.. yapılabilecek onlarca şey var, biliyorum. Hepsi de İzEdebiyat'ı bu bahsettiğim amaca daha da yaklaştıracaktır. Buluşmalar, yarışmalar... Burada öz eleştiri yapmaktan kaçınmıyorum çünkü bunlar için gerekli teknik alt yapıyı bizim oluşturmamız gerekiyor. Uzun zamandır bir yenilik katamadık siteye. İzEdebiyat'ın arkasında iki programcı var; biri siteyi en başta hazırlayan Kıvanç Altınkeski, diğeri de Kıvanç'ın 'programcılık hocası' olan Ekim Yardımlı. Her ikisi de web dünyasında İzEdebiyat dışında birçok önemli web sitesinin altına imzalarını atmış kişiler. Ama hepimizin gözünde İzEdebiyat'ın yeri elbette ki bambaşka. İzEdebiyat kavramını hep beraber geliştirdiysek de İzEdebiyat'a bugünkü şeklini veren bu iki değerli programcımız oldu. Uzun zamandır işleri nedeniyle ikisi de siteye vakit ayıramıyor; ben de ancak bana düşen editörlük görevini yerine getirebilecek kadar vakit ayırabiliyorum. Ancak bu tür durgunlukları daha önce de yaşadık; ve sitenin bugün durduğu yere bakarak, gelecek konusunda da bize güvenmenizi istiyorum. Şimdi bir online dergi düşüncesi var, ki İşlem Merkezinde ilk izleri şimdiden görünebiliyor. Bu dergi yapısı tamamlandığı zaman çok güzel bir yenilik olacak diye düşünüyorum çünkü İzEdebiyat bu sayede kendi içinde onlarca dergiyi barındırıyor olacak. Editörleri de bizler değil, yazarlar (dergilerin kurucuları) olacak. Bu bence İzEdebiyat açısından çok büyük bir yenilik olacakt; ve hemen belirteyim bu dergi projesi hakkında kendime herhangi bir pay çıkarmak istemiyorum çünkü tepeden tırnağa Ekim'in bir düşüncesi. Henüz açılmadığı için çok da fazla şey söyleyemiyorum.
Bunun gibi zamanla başka şeyler de gelir; ama altını çizmek istediğim bir nokta şu: Amacımız hiçbir zaman teknik olarak en "güncel" site olmak değil. Başkaları bizden daha gelişmiş siteler yapıyorsa bu onların başarıları olacaktır. Benim kişisel amacım İzEdebiyat'ı amacından ve düşüncesinden saptırmadan yaşatabilmek. Tüm bu maceranın sonunda Türk edebiyatına üç beş tane önemli yazar kazandırmada bir parmağımız olursa, bence İzEdebiyat görevini fazlasıyla yerine getirmiş olur ve itiraf edeyim, ben de kendimi çok iyi hissederim. :)
Sevgiler,
Diren
Değerli Güliz,
Biraz gecikmeli olarak yazıyorum size; fakat sizi anlamak için biraz zaman geçsin istemiştim (hem son yazdığınız satırları okudum, hem farklı ruhsal anlarda düşündüm yazdıklarınızı). Şimdi anlıyorum sizi, bunu sahici ve isabetle söyleme hakkını da görüyorum kendimde, ve haklı olarak bana kırıldığınızı, incindiğinizi de anladığımı belirtmeliyim. Ben her ne kadar “gereksiz” ve “yersiz” olarak kırıldığınızı (önceki yanıtlarımın birisinde) söylesem de, bu savunmamın bir anlamı olmadığını da kavradığıma inanıyorum. Anladıklarımı uzun uzun açıklama yoluna giderek konunun ve size yansıyan boyutun hassasiyetini sulandırmak, masumlaştırmak, tüketmek istemiyorum. Bir daha sizi (kasıtsız dahi olsa) kırmamak için kararlı olduğumu söylemek, bu durumda yapabileceğim en açık ve içten davranış olacaktır.
Bu nedenle, tekrar “aramızdaki iletişime” (daha doğrusu başlarına) dönmek gerekir diye düşünüyorum, tabii sizi konuyla ilgili tartışmaya iradeniz olmadan çekmeye çalışmak –kendi adabıma göre- ayıptır, bir şeyi bitirdiyseniz, bitmiştir demektir, hiç kimsenin değerlendirmesine açık değildir bu tutumunuz. Bu bakımdan tartışmamızın en başına dönerken, sadece bir özet yaptığımı belirtmek isterim, yani: ikimizin 10 gün veya iki hafta boyunca paylaştığımız görüşlerin bana yansıyan boyutlarını ve “çıkarımlarını” ben buraya özet halinde sunmak gereğini duyuyorum, -ne de olsa, düşünce, duygu ve ruhsal bir emek var ortada (karşılıklı verilen); bu emeğe saygı gereği olarak böyle bir girişimde bulunduğumu; sizi, istenciniz dışında, daha fazla tartışmaya çağırma girişimi olarak almayın lütfen, elbette ki kendi açınızdan konuya dair görüşlerinizi ve size yansıyan şekliyle sunarsanız, sevinirim, çok sevinirim.
En başta, sizin “bir kurguyu öngörülen plan” doğrultusunda sonlandıramadığınız (Melike adlı arkadaş gibi), hep kurgunun (anlatımın) sizi başka yerlere çektiğini bildiren yazınız vardı. Bu benim ilgimi çekmişti; bu gereksinim veya anlatım tekniğinin içindeki “tuhaflık”ların çok derin bir şeye işaret ettiğine inandığımı belirten yazıyı yazdım. Bu bağlamda “modernite” kavramı ortaya atıldı (ne denli bunun dibine inildi veya inilmedi, önemli değil, ama modern anlatımların özelliği konusu bu bağlamda gündeme gelmişti). Özetle denilebilir ki, planlı, kasıtlı ve “ussal” anlatımın biz çağdaş insanlara pek fazla hitap etmediği, buna karşılık anlatımın daha “dolambaçlı” “dolaylandırıcı” ve “olay örgüsünün karmaşıklığı” yönünde krisatlize olduğu savına doğru yol alıyorduk. Yani: analex ve prolex arasında geçmiş anlatım tekniklerine göre yeni bir orantılama, dengeleme anlayışının filizlendiğini (en azından ben şahsen sizin kendi yazma anlayışınızla ilgili söyleminiz doğrultusunda) bulgulamaya çok yakın bir yere kadar ilerlemiştik. Bu bence çok üretken bir tartışma yolu ve izlencesi idi. Anımsadığım kadarıyla bu noktadan daha ileri, veya kanımca derine” gidememiştik. Ben, bu durumun çağcıl bir durum, yani genel bir boyut ve zamanımızın bir derin işareti olduğuna inandığımı söylemeye başlayacaktım (bu bağlamda niyetim, genelleme yoluna girebilirsek belki daha kalıcı yargı veya bulgulara ulaşabiliriz yönündeydi), orada durmuştuk karşılıklı olarak aynı anda. Şimdi kanımca, eğer biz bu konuda (yani yeni bir anlatım tekniğinin filizlerinin keşfi konusunda) “kişiler-ötesi” bir konuma gelebilsek, çok çok yararlı ip uçlarına, ölçütlere, “bilgilere” de yavaş yavaş yaklaşırız. Örneğin, Orhan Pamuk’un “Benim adım kırmızı” adlı romanında işlediği bir teknik var (beğendiğimi veya bir ölçüt olarak almak istediğimi belirtmiyorum, sadece saptama olarak dile getiriyorum şimdilik), kanımca bu “teknik” yine “prolex – analex” dengeleme gereğinin bir “yeni” yorumunu da içeriyor, -yani Orhan Pamuk’un kişisel tercihi değil kanımca. Kaldı ki, bu teknik, aşağı yukarı elli yıl önce başka edebiyatlar tarafından çok bonkörce kullanıldı, belki tüketildi bile…o başka bir konu tabii.) Buna çok yetersiz ve her şeyi kolaylaştırıcı, basitleştirici bir tabirle “postmodern edebiyat” diyorlar. Yani: yazınsallık içinde “yapı” (structure) mantıksal bir dizge içinde değil, kendine göre bir (alt/yan/üst) dizgeye göre oluşuyor anlayışı ön plana çıkıyor (burada aynı zamanda yazar kişiliği, bir “özne” olarak, sanat yapısı olan ve kurallar sonucu oluşan “nesne”nin önüne geçiyor). Sizin ilk yazınızda bahsettiğiniz (sanki duygusal bir gereksinim gibi duran, ama çok daha anlamlı ve genel bir etkiye sahip) “yoldan sapma”, kahramanların (sizin kurgusal planınıza göre değil) kendi yazgılarına göre davranmaya başladıklarını, dolayısıyla da –içtenlik ve samimiyetten ötürü- onların peşine sizin takılmaya başladığınızı içeren ifadelerin tümü de, aslında “yapı” ve “dizge” anlayışını kıran, yok sayan, bozan bir yönelimdir kanımca. Akıl yoluyla bir araya getirilmiş “suni” bir kurgu içinde hesaplı ve planlı (kasıtlı; öngörülebilir) bir ilerleme sayesinde oluşabilecek “yapı” elbette ki, bu “yeni” anlatım yönelimi sayesinde korunamaz. Yerine başka bir “metin” veya ürün çıkar ortaya. Beni heyecanlandıran da özellikle bu noktadır (size bir ressam arkadaşımın oluşturduğu tablodan bahsetmiştim, hani bitmiş tümel bir tabloyu aynı boy karelere kesip karelerin ilk hal düzeninden bağımsız olarak yeni bir düzen ve organizasyon anlayışıyla çerçevelere böldüğü tablo vardı ya…). Bu bakımdan bu noktadan sonra tartışma (eğer sürecekse), kanımca “yapı”, “dizge”, “oluşturma”, “kuralcılık” – kural-dışılık” gibi kavramlara odaklanmalıdır (neyi göreceli olarak savunup savunacağımızdan bağımsız olarak bence bu daha önemlidir). Bu yükümlülük salt “anlatım kurgu”larında (nesir) değil, aslında diğer yazınsal türlerde de (şiir ve dram) geçerlidir kanımca. Özellikle de çağımızda, “salt”, “durağan” ve “mutlak” diye algılanabilir her tür “üst-değer” (bir sanat yapıtı şeklinde mesela) karşısında duyulan huzursuzluk veya tatminsizlik göz önünde tutulursa, böyle bir tartışmanın yararı sonsuzdur. Daha somut bir şekilde tarif etmem gerekirse: sanat alılmayıcısı (onu okuyan, “anlayan”, anlamlandıran, kendi öznel dünyası içinde harmanlayan kimse anlamında kullanıyorum bu tabiri) “edilgen” ve sanat yapısıyla tek-yönlü iletişime geçen biri olarak değil, sanat yapısının oluşumunda dolaysız olarak aktif ve katılan kimse olarak kendini tanılamak istiyor, sanat yapıları da bu gereksinmeye bir anlamda yanıt veriyor (Umberto Eco’nun “Açık Yapıt” diye tasarımladığı edebiyat anlayışı da bu yönde sanırım, -ama emin değilim…). O halde, sabit değerlere sahip bir okura seslenir gibi bir “yalancılığı” günümüzde sürdürmek pek olanaklı görünmüyor, daha çok kendini keşfetmesine olanak tanınmasını isteyerek bu keşfi bir roman veya anlatım içinde yaşamak isteyen bir okura seslenildiğini bilerek ilerlemek söz konusudur. Mantıksal akışı bozarak, ara bölmeler, kuytular, adacıklar, gizlenme ve tenhalık yerleri esere katmak, bu bakımdan kaçınılmaz oluyor, okur bir yerde kendini keşfedecektir mutlaka diye bir güvenle kendi samimi işine bakmaktır bu aynı zamanda. Sizin anlattıklarınızın (yani yazma etkinliğinizin özellikleri bağlamında söylediklerinizin) temelinde bu ve buna benzer bir çok şey gizli diye düşünüyorum; bunları siz tasarlayıp teorik olarak bilincindesiniz demek istemiyorum (onu bilemem), ama, bu bana yansıyan boyuttur. Yanlış algılıyor olabilirim. Fakat, o zaman farkında değilim, ya da sizin söylediklerinizi anlamayı başarmamışım demektir. Umarım bu “özet” mümkün mertebe geçmiş tartışmayı yalın ve net olarak içeriyordur (siz de eski yazılara bakarak kontrol etme zahmetinde bulunursanız belki iyi olurdu).
Şimdilik söyleyebileceğim bu kadar. Sizin yazdıklarınız arasında teşekkür etmem gereken noktaları siz de biliyorsunuzdur, bu noktalara dönük teşekkür ettiğimi hissedeceksiniz. Bazı noktalara dönük ise açık yanıt vermem gerekebilirdi, fakat şu şekilde yanıtlayayım (beni anlayacaksınız): siz “özdeşleşme” konusunda bu kadar duyarlı olduğunuza göre, çok iyi ve doğru (yalansız) öyküler yazıyor olmalısınız. Benim nasıl bir mekanda yaşadığımı aşağı yukarı kestirdiğinize göre, çok çok duyarlı bir görsel zekaya sahip olmalısınız.
Sevgiyle
Suyel
Not: sizden bir şey rica etmek istiyorum: size karşı duyduğum saygı konusunda herhangi bir titreşime dahi bir daha izin vermeyin lütfen. Bu olası dışı bir şeyi varsaymak anlamına gelirdi.
Sevgili Diren.
Geneli ilgilendirdiğinden buraya yazmayı uygun gördüm. Forum Katılımcısı olmaktan nasıl kurtululur... Bazı düşümlerde "İz Edebiyat Yazar" farklı nitelikler yer almakta. Ve okunma oranlarına etki ettiği kanısındayım ki eksi seğirde yol almakta okunmalar ve hala bir yenilik peşinde değilsiniz. Biz bunları bazı editör arkadaşlarla tartıştık ama semeresiz kaldı. Sonbahardan kaynaklanan bir oluş olmasa bu yazar dökümleri... Düşüncem, ameliyat masasına daha yatırıldığında çıkmış olan bir cana, bazılarımız suni teneffüs yapmaktayız. Ki değil vantiratörler, olası Katrina lar da kılları kımıldatamamakta. Ben sizlerin değil, senin bu site hakkında beklentilerini, amacını merak ediyorum. Küskünlük havanında döğülmüş kahve çekirdekleri tat vermiyor. Sen de bilirsin eski sinemaları hani film kopardı ve tüm seyirciler bağırırdı, MAKİNİST...
Saygılarımla.
Söz konusu metinle ilgili aldığımız şikayet mektuplarına teker teker yanıt vermeye çalıştık. Sizin mektubunuz da elimize geçseydi, o metnin neden seçildiğine dair bir açıklamayı seve seve gönderirdik. Mektubunuzun bize ulaşmamış olması başka nedenlerin yanısıra, bizden kaynaklanan sunucu sorunlarıyla da ilgili olabilir. Her durumda iletinizi tekrar gönderebilirseniz, yanıt yazmakta gecikmeyiz.
Sizi yeniden forumlarda ve İzEdebiyat'ta aramızda görmekten büyük mutluluk duyarız.
Diren Yardımlı
Midyelere kızanın dostu, deniz salyangozu olurmuş…
Pinokyo’nun düşü değil miydi sıyrılmak tahtalardan. Ki ayna tahta değil miydi her faniyi taşıyan…
Yaşı olmayan bir aydınlanma, karanlıkta bıraktıklarının basamaklarında daha kaç yıldız kadar, parlar…
(Üstekileri alt alta, bölerek yazdığınızda şiir de olur, kimine)
(.)
Sayın Dersaadet,
Diğerlerini bilmem ama ben hiçbir edebi değeri olmayan, açıkça faşist bir yazı editörün köşesine seçildikten sonra bunu protesto eden özel bir emaili ile Diren beye gönderdikten sonra ve bu emaile de bir cevapta alamadıktan sonra uzak diyarlara (sitelere) uçmaya karar verdim...
benim dostlarım vardı.
Buradaydılar.
tartışıyordum,paylaşıyordum.
bazen bana kızarlardı,
birbirleriyle pek zor geçinirlerdi.
Çoğu zaman hiç geçinemezlerdi.
Ne olursa olsun
Dostum diyordum onlara
Değilsin ! demiyorlardı
Ne yüzlerini görmüştüm,ne de gülümsemelerini
benim kaybolduğum gibi ortalardan
kaybolmuşlar.
Belki benim yokluğum hissedilmedi ama
Sizin yokluğunuzu hissediyorum şimdi.
neredesiniz dostlar?
Aynaya baktı
Aksiyle aydınlandı oda
Bir erkek güzeli
Saçları ışığı yutuyor
Gözlerinde ölüyor şavkı sessiz sevdaların
Perilerin iç çekişlerinin sesi kulaklarında
Boynu yüzü fildişinden oyma
Dudakları alev almış penceresi kulenin
Aynaya baktı
Aksiyle aydınlandı oda
Velakin yalnızdı
Uzanan eli boşluğu taradı
Neden ıssızdı bu karanlıkta?
Neyse..
Aynaya baktı
ve aksiyle aydınlandı oda
Dersaadet