Kurgu Sanatı
6 görüntülenme · 37 ileti
Bu siteye ilk defa girdim, benimle aynı sorunları paylaşan kişiler olduğunu görmek hoşuma gitti. Muhtemelen birkaç yıldır aynı roman üzerinde çalışıp, kurguyu ve karakterleri defalarca değiştiren bir tek ben değilim. Benim hatam "hadi bende bir roman yazayım" deyip başlamak oldu. İşin içine girdikçe her şeyin görüldüğü gibi kolay olmadığını anladım. Karakterlerinizin sizin dediğiniz şeylerin dışında şeyler söylememesi için romanın ana hatlarının önceden açık olarak bilinmesi gerekiyor. Nasıl başlayacak, ne olacak, nasıl bitecek vb. hususlar net olmalı. Tabi ki yazarken küçük değişiklikler olmalı ama bu konuda aşırı toleranslı olduğum zamanlar hep yan yollara saptığımı gördüm ve saatlerce yazdığım sayfaları çöpe atmak zorunda kaldım.
Zaman zaman yazdıklarımıza bakarız, içimizden aktığı gibi bilinç altımız tarafımızda kurgulanmıştır, eğer dizeler arası ince bir bağıntı var ise ...
Şiir de kurgu yapmak sadece düşünceyi işlerken olabilir, en azından benim kalemimde böyle oluyor. Ağları örmeye öylesine kaptırıyorum ki, bir yerde kendi kendine bile kurgulaşıyor. Eğer şiirinize baktığınızda yabancı kalıyorsanız, bilinç altının düşüncelerinizi, akan bir nehir gibi yönlendirdiğini görebilirsiniz. Şiir de kurgu deyince kafam allak bullak olmaya devam ediyor o ayrı ..
kurgu; bizim, şiir alanında "şiirin iskeleti" dediğimiz şeydir. ayakta durması için bu iskelet , yapı kaçınılmazdır. zaten şiir "biçim" dir de biraz. edebiyatta, özellikle şiirde söylenmemiş söz, işlenmemiş konu hemen hemen kalmadığından neyi , nasıl yazdığımzı önemlidir diye düşünüyorum.
kurguda kaybolmak konusuna gelince...hele roman söz konusuysa çok kolaydır kurguda kaybolma tuzağına düşmek..belki de bu nedenle bir türlü cesaret edemedim roman yazmaya...kısa öyküler ve şiiri seçişim belki de bu yüzden. Bir de bu yazı türlerinin dillerinin çok farklı oluşu- böyle olması gerekliliği var ki işimi iyice güçleştiriyor. Çünkü şiir en az sözle, damıtık bir dille yazılmazsa uçamaz... Öyküye düşme tehlikesi hep vardır şiir için...Oysa roman uzun uzun betimlemeler ister. Konu edebiyat olunca konu çok genişliyor:) kurgudan yola çıkıp nerelere geldiğime bakarsak kurguda kaybolduğum söylenebilir:) dostlukla. aslı.
Önelikle böyle bir forum konusu bulduğum için çok sevindiğimi söylemeliyim sanırım.
Bu konuda ki düşüncelerime gelince;kurgu sanatta olmazsa olmaz bir koşuldur bence. Yoksa sanatsal olduğumuzu iddia edemeyiz.''Bu noktada bazı arkadaşlar karakterlerim beni dinlemez olurlar '' yada ''...yanyollara saptığımı gördüm ve saatlerce yazdıklarımı çöpe atma zorunda kaldım.''.demişler. İşte bu çalışma biçimi ''sanatsal çalışma'' olmamalı bence. Şimdi bir mimar binasını nasıl yapacağını planlamadan yapabilir mi? bence çok farklı değil bu üretimler.
Yani Aslı Durak arkadaşın dediklerine katılıyorum;hatta sanatsal anlatımın olmazsa olmazıdır kurgu diyorum.Yoksa bizlerin anlattıkları, bu Dünyadan değil midir?( ki bu mümkün değildir.)O zaman anlatıklarımızın farkı ne ola diğerlerinden neyi ,nasıl anlattığımızın önemi yoksa.Eğer ,bizler kendimize diğrelerinden farklı ve sanatçı diyorsak ,o zaman bu farkı anlamalı ve bilmeliyiz.
Kurgu sanatın her biçeminde vardır ve olmalıdır.Şiiirde de, öyküde de,romanda da,sinemada da hatta resimde de.
Yazmaya başlarken, nereye gideceğimi bilerek yola çıkıyorum. Ama her nasılsa yolda yeni mola alanları ve yeni öyküler çıkıyor karşıma. Anlatmam için ısrarcı olan yeni hikayeler. Bu durumda sonunu kestiremediğim bir yolculukta buluyorum kendimi. Ve dönüp başlangıç yerime baktığımda, çoktan uzaklaşmış olduğumu fark ediyorum. Ama yine de güzel, sonuna varmak kadar keyiflisi yok...
aslında aklınızda bir kurgu oluşur, yola bunu anlatmak için çıkarsınız, ama farklı insanlar girer araya, farklı anılar anlatılır, karışık bir kurgu çıkar biraz doğaçlama tekniğiyle belki de, başladığınız hikayeye bağlayabilirseniz oldukça güzel birşey çıkar ortaya. okuyucuyu istediğiniz yere götürmeden önce biraz gezdirmiş olursunuz.. tabi gezerken sıkmamak, betimlemelerle ve uzun kasvetli cümlelerle boğmamak gerekli.
Değerli Güliz,
öncelikle maydonoz olmadan size katıldığımı belirtmek istedim. Sizin bahsettiğiniz konunun, "kurgu" içinde yer alıp almaması konusunda şu an çeşitli soru işaretli var kafamda, ama fark etmez, özsel değil şu an için. Önemli gördüğüm bir şeyi ama sizden esirgemek istemem: Umberto Eco, sizin bahsettiğiniz "gezinmelere" "analex" adını veriyor, hikayeyi (dramatik-olgusal akışı) ileriye taşıyan kısımlara ise "prolex" adını veriyor (eğer bir ukalalık yapıyorsam, lütfen siz siz olun, beni bu yönümle değerlendirmeyin); bu bakımdan, salt analex'lerden oluşan bir roman türüne doğru gidiyor yeni roman gündemi, sanki...sadece sanki...emin değilim, bir pastel renkli izlenim bu...bu bakımdan (yani çağcıllığı bakımından) sizin bahsettiğiniz "dolanmalar" ve "oyalanmalar" (gerçi burada analexlerin aslında "geriye dönük bakışlar" olduğu unutulmamalı, sizinkiler galiba, prolex yerine geçen analexler, yanlış anlamadıysam, -bu çok heyecan verici bir şey bence...) son derece titizlikle korunması gerekebilir, üstüne daha çok "tekniksel özenle" gidilmesi makul görünüyor şu an...-ama bu gibi önemli noktaları ayak üstü bir tarzda konuşmak yanlış galiba...biraz düşünmek gerekir...bu nedenle izninizle biraz çekileyim...
Selamlar
suyel
Sevgili Suyel;
Anlatmak istediğim; ister analex ister prolex olsun terimsel adı, bir zaman sonra yazdığınız metin içinde kaybolursunuz. Ve karakterlerinizin sizi dinlemeden kendi başına hareket ettiğini görürsünüz. Yazarın delirme safhasında, yazı canlanmaya başlar. Ruhunuzu ele geçirir. Sizi o satırları yazmaya mahkum eder. Herşey artık yazının elindedir, bu yüzden yolda isterse yeni karakterler ekler, isterse çıkarır. Sizi geriye döndürür yada olduğunuz yerde dolandırır.
Prolex yerine geçen analexlerimin sizi heyecanlandırmasına sevindim :) Bu şekilde açıklanınca beni de heyecanlandırdılar :)
DipNot: Ukalalık olarak almıyorum bu yüzden içtenlikle beni terimlere ve açıklamalara boğabilirsiniz.
Dünyanın anlaşılmaz gizemlerle dolu bir yer olduğunu ama hepsinin altında gizli gerçekler aradığımız için berbat bir hale getirdiğimizi söylüyor Umberto Eco, ne kadar hoş değil mi?
Burada yazılanlar gerçekten doğru; aklımdaki soruların nedenlerine ulaştım sayenizde. Ama bi romanda kurgulama yapabilmek, şimdi daha da zor gözüktü gözüme. Belki de karakterlere söz geçirebilmek için, düşüncemizdeki kurguda son derece kararlı olmalıyız. O zaman başarıya bir nebze daha yaklaşmış olabiliriz sanırım. Ama bunu başarabilmek gerçekten zor...
Burada yazılanlar gerçekten doğru; aklımdaki soruların nedenlerine ulaştım sayenizde. Ama bi romanda kurgulama yapabilmek, şimdi daha da zor gözüktü gözüme. Belki de karakterlere söz geçirebilmek için, düşüncemizdeki kurguda son derece kararlı olmalıyız. O zaman başarıya bir nebze daha yaklaşmış olabiliriz sanırım. Ama bunu başarabilmek gerçekten zor...
Değerli Güliz,
Aslında ben, -sanırım ayın 25.inde- size ve Melike’ye (hanım demememi umarım olumsuz bulmazsınız) aynı anda konuyla bağıntılı olarak uzun bir ileti hazırlayıp yollamıştım, fakat, iletinin gönderilmediğine dair bir not aldım, aksilik, kayıt da etmemiştim… Tekrar yazmayı denedim, olmadı,- şimdi yeniden deneyeceğim:
Adını şimdilik “oyalanma” (analex) ve “ilerleme” (prolex) diye ayrıştırabileceğimiz iki temel anlatım boyutunun veya durumunun söz konusu olduğunda, sanırım, aşağı yukarı hemfikiriz, bence bu çok önemli ve yapıcı bir başlangıç olabilir. İlla da mutlak anlamda hemfikir de olmalıyız demiyorum, fakat, birbirini anlamaya dönük meyil bile inanılmaz derecede güzel bir şey sayılmalıdır. Hemfikir olup olamayacağımızı daha da samimi ve dayanaklı bir zeminde sınamak için, konuyla ilgili görüşlerimi biraz daha etraflıca açıklamaya çalışacağım, fakat sakın bir şey savunduğum, hatta bir şeye ikna etmeye çalıştığım izlenime kapılmayın lütfen, sadece fikirlerimi toparlamaya çalışacağım, -sonra bir şeyi, kanımca asıl konuya geleceğim hayırlısı ile…
Bu iki (dichotomik-çiftleme) durumun, edebiyatın gelişimi içinde veya dönemlerinde farklı farklı ağırlıklar gösterdiğine inanıyorum ben, somut bir örnekle söylemek gerekirse: Rönesans ve hemen sonrasında (özellikle Barok döneminde) oyalanma tekniği önplanda iken (bunun için en belirgin örnek Don Kişot romanıdır sanırım), daha sonraki dönemlerde (özellikle 18. ve 19. y.y.larda) “ilerleme” tekniği daha ağır basıyordu galiba. Bu “ilerleme” yönündeki anlatım tekniği daha çok “olay” odaklı bir yaklaşımdayken (dolayısıyla da “gerçekçi/realist” bir tutumu zorunlu kılarken), “oyalanma” tekniği “düşünce” veya “duygu” odaklı bir eğilimdir, dolayısıyla da “öznel” olmayı gerektiriyor. Çok daha kaba bir kavram çifti ile “iç” – “dış” bakışlı anlatım düzeyleri de diyebiliriz belki bu ‘dichotomi’ye (bunun türkçesini bilmiyorum kusuruma bakmayın, açımlaması aşağı yukarı şu: birbiriyle zıtlık ve yine de zorunlu beraberlik ilişkisi içinde olan bir çiftleme). Şimdi böyle bir durum söz konusu ise (ki, tam ve salt bu değil tabii ki anlatımsal gerçeklikte işleyen şey), o zaman sizin ve Melike’nin bahsettiği “tuhaf”lık son derece ilginç, hatta, çağcıl bir öneme ve ivediliğe sahip olmalı; öyle ki: “Modernite” dediğimiz dönemle beraber, anlatmanın çok çok fazlasıyla “bozulduğunu”, yani: “mantıksal olay akışının” kırıldığını görüyoruz (özellikle de James Joyce, Handke, Beckett gibi yazarlarda, hatta bu Gide’de bile var, Proust’da zaten söz konusu vs.), fakat sizin bahsettiğiniz durum –kanımca- yine ayrı bir şeye işaret ediyor: siz, kasıtlı olarak yapıyı bozmuyorsunuz, olay anlatımından uzak durmayı yine kendi başına bir “tekniğe” dönüştürmüyorsunuz (modern yazarlar gibi), sizdeki –bana öyle geliyor ki- “zorunlu” veya “doğal” bir durum, dolayısıyla da “kurgu-dışı” veya “kurgu-ötesi” bir anlatımsal hal, gerçeklik, yani: oluşturulmuş bir kılıf değil. Size konuyla ilk bakışta ilgisiz görünen –daha dün yaşadığım- bir rastlamadan bahsetmek istiyorum: bir ressam arkadaşım, son zamanlarda yaptığı kimi tabloları oturup aynı ölçümlü karelere kesip, bu karelerin kendilerini birer çerçeveye sokuyor, sonra (örneği 40 adet) çerçevelenmiş tablo birimlerini asıl tablonu bütünü (ve ilk-el mantığını) reddeden bir sıra ve düzenle yan yana getiriyor (bu arada çerçeveler somut anlamda görünüyor hala), -işte dün uzunca bu “teknik”le ilgili olarak ressam dostumla tartıştık, onun savunusu (pek sanat kuramı yapmayı sevmez tüm gerçek sanatçılar gibi) şöyleydi: bana tekil birimler bütününden daha çok samimi ve “doğal” geliyor, sadece akılcılığa karşı bir iç-güdüsel kuşkudan çıktı bu “teknik” (ve buna benzer sözlerle açıkladı). Şimdi sanat oluşturumu içinde aklımız, özellikle de “kaypak alılmayıcı” karşısında zorlandığı için, bir şey “kurgulamak”, yani: sunmak durumunda olduğumuz konusunda bizleri hep tongaya düşürüyor galiba. Bu çok büyük bir içtensizlik bence. Sanki, tablo bu durumda “fotografik dünya” ile yarışmak durumundaymış gibi, hani dışarıdaki insanları sözde hep üzerinde anlaştığı ve birbiriyle dalaştığı dünya var ya…sanki onu “taklit” etme ilkesi peşinen hükmedilmiş de, o dünyadan ayrışan “sanatsal/kurgusal” dünya olamazmış gibi, olsa bile, sadece o sözde tek dünyadaki sözde anlaşılırlık konusunda insanlara “mesaj” vermesi gerekirmiş gibi. –Genelde Edebiyat, özelde roman anlatımı da tıpkı resim sanatı gibi, elbette ki, TV veya Sinema sunumları ile “yarışmak” durumunda değildir, insanlara “yol” göstermeye veya onların ağlayış gülüşlerine illa da eşlik etmek gibi işlevi olmamalıdır,- kısacası: oyalanma özgürlüğüne sahiptir, ayrıntıda takılmayı kendine ilke edinebilir, ayrıntıdan gereksizliklere müthiş bir sarhoşluk ve coşkuyla kendini atabilir, -gerekli ve eğlendirici şeyler zaten TV’de buna gereksinim duyan “izleyicilerin tüketimine” zaten her an her saat sunuluyor,- kendini çok iyi bilen, iyi ezberle ortaya çıkan akıllı, anlaşılır, tek tümce içinde çözülür mesajlar iletmekte peşinen hazır, kısacası: “kasıtlı” bir sunum odaklanması değildir roman. İşte bu bağlamda sizdeki “doğal oyalanma” hevesi veya gerçekliği bence son derece anlamlı ve heyecan verici, -kanımca: çağımızın derinliklerinde böyle bir yönelim ve eğilim gizlice kuluçkada yatıyor zaten, -bence siz siz olun, bundan hiç işkillenme veya şaşırma durumu çıkarmayın kendi kendinize, -somut bir deyişle: kurgusuz bir güzellik içinde oyalanın durun, hiç sonu gelmesin oyalanmalarınızın. Okurlar sıkılır diye de kendi kendinize baskı da yapmamalısınız, heyecan arayan okurların canı TV’lere (yönelir).
Epey uzun ve öğüt verici gibi oldu, ama niyetimi anlıyorsunuzdur umarım, ben de biraz şaşkın halde, konuyu kavrayan sözcükleri henüz yeni yeni ayıklıyorum büyük bilinçaltının diplerinden.
Sevgiler, saygılar, iyi çalışmalar.
Suyel
Not: bana Suphi (veya Yakup) diyebilirsiniz, adım Yakup Suphi Yel, suyel sadece kısaltılmış imza gibi.
Değerli Melike,
Güliz’e yazdıklarımı kendinize de iletilmiş olarak alabilirsiniz; bir tek şeyi özellikle size iletmek istedim: kurgulama daha da zor gözüksün, iyidir bence, hatta daha da zor gözükse belki de daha iyi olur, sonuçta: hemen hemen olanaksız hale gelirse, en iyisidir. Karakterler bizim kıt/plancı aklımızı tuz buz ederken, biz bir yana çekilip duyularımızın, etkisinde titreştiği devrimle yenilenmesinden hoşnut olmayı öğrenmeliyiz daha çok, -fakat ne diyorum ben yahu! Hep akıl verip ahkam kesiliyorum…”başarı” arıyorsanız (bu her ne ise!) nesnelerin yüzeysel parıltısında arayın onu, insanların arasında değil.
Sevgiyle
Suyel
Sevgili Suphi,
Güzel olan da zaten bunları planlamadan yapmak. İç güdüsel bir gelişi hissedip ona göre kaleme yön vermek, kontrol ederken biraz da dizginleri boşlamak, en güzeli kurgusuzluğun içinde kaybolmak ve bunun tadına varmak. Zamana yaygın bir gülümseme ve son cümlede yorgun gözler belirir. Ne yazdığını en başa dönüp şöyle bir okursun, hımm ilginç deyip uykuya dalarsın, kalktığında bunu mu yazmışım dün gece yarısı dersin, şimdi dağınık doğaçlama yazını bir mantığa oturtma zamanın gelmiştir. Sabahın enerjisiyle bakış açın değişir, ve görmediğin şeyleri düzeltir toparlarsın. Ama önemli bir nokta var sanırım dile getirmek istediğim, ben okurken seviyorsam, okurlarda sevmeli. Ben kendim için yazıyorum. Ama içimdeki yazar okurlar için düzeltiyor. Şizofren bir yanım olduğumdan hep kuşkulanmışımdır. Sanırım yüzeye yaklaştıkça belirginleşiyor. Ama yine de benim okumaktan zevk aldığım ve yazarken birçok duyguyla boğuştuğum öykülerimi okuyanların da en azından aynı zevki almasını isterim.
Buarada Dichomoty için türkçe bir anlam olarak sanırım "çatallaşma" kelimesi uygun olabilir.
Güliz.