Oldukça geç farkına vardığım bir değerlendirmeyi sizlerle paylaşmak istedim. Kimbilir belki de yazılanları bu çerçevede değerlendirmek ve irdelemek hepimiz adına faydalı olur.
YAZINSAL BİR METNİ ŞİİR YAPAN ÖZELLİKLER (ŞİİRSELLİK KISTASLARI)
Keating ve Levy (1991) şiirin, yazın sanatında, en az sözcükle en yoğun anlamların elde edilebildiği bir tür olduğunu belirtmektedirler. Şair sürekli olarak, yeni, aykırı, özgür, özgün ve deneysel ifade biçimlerinin arayışı içindedir. Her şiirin, düzyazınınkine aykırı düşen, sadece kendine özgü, özel sözcük dizimi kuralları vardır. (1037) Keating ve Levy okuyucunun yazınsal bir metni bir şiir olarak yorumlayabilmesine yardımcı olacak bir dizi kıstastan söz etmektedirler: (1991: 1037-1050)
A. KİŞİ (Persona): Şiirde şairin hitap ettiği kişi. Bu kişi şairin kendisi, okuyucusu ya da bir başkası olabilir.
B. KİŞİSEL SES TONU (Tone of voice): Şairin istediği etkiyi yaratabilmek amacıyla, söyleyim (diction), dizem, (rhythm) ve sözdizimini çok özgün bir biçimde kaynaştırması, birleştirmesi.
C. ŞİİRSEL SÖYLEYİM (Poetic diction): Şairin özenle seçtiği sözcüklerle özgün bir konuşma biçimi yaratması. Şairin seçtiği sözcüklerin düzanlamlarının ötesine geçerek yananlamlarından yararlanması.
D. SÖZDİZİMİ (Syntax): Şairin şiirine özgü doğru sözdizimini bulabilmek amacıyla sözcükleri ve sözcük öbeklerini yaratıcı bir biçimde dizmesi. (Devrik tümceler)
E. İMGELEME (Imagery): Şairin okuyucusunu beş duyusunu kullanarak hayal etmesini sağlamak amacıyla, okuyucusunda duyumsama izlenimleri (sensory impressions) yaratması. (Görsel imgeleme, işitsel imgeleme vb.)
F. SÖZ SANATLARI (Figures of Speech): Şairin benzetme, eğretileme, kişileştirme, simgeleme, istihza, ikilem gibi söz sanatlarına başvurması.
G. SES (Sound): Şairin şiirine canlılık, hareketlilik ve akıcılık kazandırmak amacıyla, ünlü ve ünsüz sesleri yinelemesi ya da yansımalı sözcükleri (onomatopoeia) kullanması.
Leech (1985) şiirin bütünlük, belirsizlik ve zirve gibi sanatsal kavramları içermesi gerektiğini belirtmektedir. Leech aynı zamanda, şiirde sapma ve önceleme gibi şiirsellik kıstaslarının önemini şöyle vurgulamaktadır: (45-46)
H. SAPMA (Deviation): Şiir dilinin en önemli özelliklerinden biridir. Sapma şiir dilinde üç şekilde ortaya çıkmaktadır:
(a) Sıradışı sözcük birliktelikleri, olağan dilbilgisi kurallarına aykırı olan tümce yapıları, koşut tümcelerin yinelenmesi.
(b) Okuyucunun beklentisine ters düşen ve okurken onu şaşırtan dil kullanımları.
(c) Şiirin izleksel yapısı içinde bir zirve ya da dramatik bir değişikliğin bulunması.
I. ÖNCELEME (Fronting): Şairin şiirin içindeki sapmaları öne çıkararak, okuyucusunu kendi hayal gücüne dayanan bir yorum yapmaya yönlendirmesi ve okuyucunun kendi kendisine böyle sıradışı bir dilin neden kullanıldığını sormasını sağlaması. (Görsel önceleme vb.)
Kısaca özetlemek gerekirse, az sözcük kullanımıyla çok yoğun duygular anlatmayı amaçlayan ve içlerinde kişi, kişisel ses tonu, şiirsel söyleyim, sıradışı sözdizimi, imgeleme, söz sanatları, ses yinelemeleri, bütünlük, belirsizlik, zirve, sapma ve önceleme gibi bir dizi sanatsal kıstaslar barındıran yazınsal metinlerin şiirsellik boyutuna ulaştıkları varsayılabilir.
?
???
July 2026 tarihinde katıldıSon forum iletileri
yapılan birçok araştırmaya göre Türkiye'de sadece ve sadece 25 tane gerçek anlamda eleştirmen varmış. ve emin olun ki ben bu 25 kişinin arasında değilim.onun için şu yada bu yazar,şu yada bu eser diye örnek vermeyeceğim malesef.veremem değil vermem. çünkü benim eleştirdiğim yazarı siz beğeneceksiniz belki de,gereksiz yere tartışacağız.sonuçta ne ben o sevmediğim yazarı sevmeye,nede siz sevmemeye başlayacaksınız.bu konuyu tartışmamızın hiç bir kazancı olmayacak bize.
sizin için kendini tekrarladığını düşündüğününz yazar yok mu?büyük ihtimalle vardır. işta o yazarları farzettiğimi düşünün ve kalıplarından çıkmaları ve kendilerini yenilemeleri konusundaki yorumuma eşlik edin lütfen.
saygılar,sevgiler.
may-da-nos
"son zamanlarda ülkemizde kilometre taşı sayılan yazarların eserleri" demişsiniz de... hangi yazarlar ve hangi eserler merak ettim. çünkü ben sizinle aynı fikirde değilim hem de hiç...
bu siteye bugün kayıt oldum.her odada yazılanları okudum ve bu yazıyı yazma isteği doğdu içimde.yorum,eleştiri,yergi,aşağılama,kutlama,küfür değil duymak istediğim.sadece yazmak ve paylaşmak istedim,hepsi bu.
Karanlığa gömüldüğünde
tüm şehir,
daha akşam yeni oluyordu.
Birkaç kuş havalardı
semadan,
ve nereye konduklarını
takip etmedi hiçbir göz,
aldırış etmedi.
Herkesinin sırları vardı.
Paylaşmaktansa saklamayı,
saklayarak unutmayı umut eden
bir şehirdi bahsettiğim.
Gece iyice demlendiğinde,
mumlar yakılmaya başlandı.
Titrek ışıklarda,
titrek siluetler.
Duvarlara her yansıyan beden,
mum kokuyordu bu şehirde.
Saklanmış ve ağır bir kokuydu bu
içime çektiğim.
Evler sıkıcıydı,
her gün aynı mumdan havayı
solumak değil ama,
başka kişilerle paylaşmak mumlarını.
İşte bu sıkıyordu onları.
Ama yinede mumların eşliğinde aydınlanmayı,
mumdan hayatlar yaşamayı seviyorlardı.
Yıldızlar gökyüzünde
bir iki belirmeye başladığında,
pencerelere çıktılar.
Ellerinde mumlar,
dışarıda yağan yağmur.
Sonra yağmur hızlandı,
damaklarda buruk bir tad.
Ellerde yine mumlar,
Dışarıda yine yağmur.
Ellerindeki kibrit çöpleriyle,
her deşelediklerinde mumun dibini,
yağmur biraz daha hızlanıyordu.
Pencerelerde birbirlerine düşmanca bakan
mumlar ve insanlar.
Sonra mumlar söndü.
Sırlar dondu kaldı
mumların gövdelerinden akarak.
Akıllar durdu,
kitlesel hafıza kayıpları yaşandı
farkına varılmadan.
Unutkan bir şehirdi resmettiğim.
Yataklarına girdiler,
yanlarındaki yabancıdan uzaklaşmak için
yatağın en ucuna sinerek.
Sabah olduğunda içlerinde
nedenlerini bilmedikleri bir nefret ve
evlerinde ne zaman söndüğünü
hatırlamadıkları mumlar vardı.
Nedensiz nefretlerini yaşadılar gün boyu
ve gece kullanmak için
yeni mumlar aldılar kendilerine.
son zamanlarda ülkemizde kilometre taşı sayılan yazarların eserlerini okuduğumda ne kadar farklı bölgesel özelliklere göre,farklı olay ve kişi tarafından yazılsa da artık hepsi bana aynı tadı vermeye başladı: bulantı.
ilerleyemiyoruz.her zaman denizi üzerinde martılar uçuşan,iskelesinde sandalların bağlandığı,sevenlerin ona bakarak hayale kapıldığı bir su birikintisi olarak görmekten vazgeçmiyoruz.o denizin altında bir saklı kent bulunabileceğini,denize dökülen,arıtılmışta olsa bir zamanlar bizim kullandığımız kullanma suları sayesinde denizin bizden bir parça sakladığını görmek nedense çoğumuzun aklına gelmiyor.
ayrıntıları görmemiz gerek diye düşünüyorum ben.
*winginia woolf:
-kendine ait bir oda(kadın erkek demeden herkez okumalı bence)
-mrs.dalloway
*sylvia plath:
-sırça fanus
*michael cunningham:
-saaatler
yukarıdaki sıralamaya göre okunursa daha da tad vereceğine eminim kitapların.
saygılarla
öncelikle merhabalar;
7 yaşımdan beri yazıyorum,yazı yeteneğim we tarzım ne aşamalar kaydetti çok iyi biliyorum.ama konumuz ilham kaynağımız olduğu için bu konuda konuşacağım.
*bana göre kendini yazıyla ifade eden bir insanın yazdıkları,onun yaşadıkları yada çevresindeki insanların yaşadıkları değildir.yada illaki yaşanmış olması gerekmez yazdıklarımızın. ölüm,nefret,aşk,kaos,vatanseverlik,yitiklik,yalnzlık kokan yazılarımı çoğunlukla bu duygu durumlarından uzak olduğum zamanlarda yazarım. bu durumu şöyle açıklayabilirim:
ben yoğun duygular altında olduğum zamanlar,o duyguyu damarlarımda hissedenlerdenim.doya doya nefreti ve aşkı. ama bu duyguları ne kadar doğru yaşadığım tartışılır.dünyayı farklı algılarım öyle anlarda. onun için duygu bombardımanına tutulduğum anlarda yazmıyorum.duygularımı çarpıtılmış yaşadığımı düşünüyorum çünkü.belirli bir zaman geçiyor(1 hafta gibi bir süre),duruluyorum,başımdaki dumanlar dağılıyor ve ben yaşadığım o depremden geriye kalan kırıntılarla,yıkıntılarla yazmaya başlıyorum.daha önce çok denedim mutsuz yada mutluyken yazı yazmayı.ama 22 yıldır yaşaıyorum bu dünyada ve alıştığım mutlu ve mutsuz olma tepki ve duyumlarım var.yazılarımda bu sıradanlığın dışına çıkamıyor sıcağı sıcağına yazdığımda.farklı zaman ve farklı olaylar için yazılmış birbirinin taklidi onlarca şiir.onları görmek istemiyorum artık.onun için durulmayı bekliyorum yukarda da belirttiğim gibi.
yani kısaca ilham kaynağım 'durulma lüksüm',
*duvarları yüzlerce küçük resim dolu,tavanından bir sürü obje sarkan odam.yani kısaca 'çağrışım yapmamı sağlayacak materyaller',
*7 kişilik bir aile olmaktansa,7 farklı aile olmayı seçen,renkli kişilikli ailem,
*trafik gürültüsü,
*elektrik kesintisi,
*melodiler,
*efsaneler ve saklı şehirler,
*tekerlemeler,
*su,
*felsefe ve psikoloji,
*sırlar,
*mezarlar,
*boyalar,renkler ve gökkuşağı,
*rüzgar ve yağmur,
*sandıklar,
*anahtarlar,
ve liste daha uzar gider.
ama hepsi aynı kapıya çıkar:
çağrışım ve durulma
Bu sabah aslında
çokta farklı değil
diğer sabahlardan.
Güneş yine aynı tek düzeliğiyle
aynı yavaşlığıyla
yükselmekte ufuktan.
İçimde yine o hal.
Belki terkedilmişlik hissi değil ama
burukluk ve kolunu kımıldatma
gücünü kendinde bulamama hali.
Zamansızlığın içinde
kaybolmuşçasına,
dün,bugün ve yarın üçlüsünü
karıştırırcasına,
ruhunla bedenini kıyasıya
çarpıştırırcasına
akıtmak günleri
usul usul ellerinden.
Dünya dönsün,
bir yerlerde akşam sabah olsun.
Ama ellerim yanaklarımda,
uyuyayım ben durmadan.
Perdelerimin kaç gündür
kapalı olduğuna aldırmadan.
Bağımlılık bir yana... Ben bu siteyi ötelemek zorundayım. Ruh sağlığım bozuldu.
Sizlere kıvançlar.
Sevgili Kenan:
Neden hala ben forum katılımcısıyım da sen, yazar portresi olarak güncelsin… Bu sitede yazılan şiirleri okuyorum, kendi yazdıklarımı da ve senin yazdıklarını da… Yazdıklarımda sevgi ağır basıyor, sende isyan… Ben isyanımı dile getiremiyorum, gülmek daha kolay ağlamaktan. Gülüyorum… Kuzey! Mahalle adamı, arkadaş tutkunu… “Sarı!” Daha da başka yok, heveslerini sevdiğimden… Mücadeleci bir ruh kazanmak arzuları, oldu sayfama konuk olmaları. Daha dünden yakın rast gele açtığım bir sayfanın, yazdığım dizelerini suratıma şairin adını yapıştırman, unutulmaz. Gönül adamısın. Ama kedileri daha çok seviyorsun, insanlardan. Realist yazıyorsun, duygu da realist değil mi… Kalbi çalınmış serçeyi oynarken bile frankeştayn mimiklerin eziyor duygularını. Çok insanı, çok insanları kırdığım doğrudur fakat kırdığın gibi ama azdır içtiğim satırlarında tokuşturduğum kadeh. Şımarık pişmanlıklar yetmiyor… Forum tadında bir eğlence lazım… Tasarım sizlerin. Bu çatı altında aynı veya benzer yağmurlarla ıslanacaksak, taşın altında el olmalı. Bir yerden başlamalı, yer ne ki… Kayıplar mı? Asla bir M.Doğan ve asla bir Sezai… Kan kaybetmeye tahammül yok. Kızgınlığımı vurduğunda yokuşa harbi adamsın da duygularını öteliyorsun. En son ne zaman bi aşk şiiri yazdın… Çok atıp tuttum ve ne mutlu ki bana aynılarını yüzüne karşı attım. Farklısın ama fark olmak için farklı olunmaz. Dalaylama… Gece geçmiş, lüfer akını var Gülhane’de… Kıralım belini oltaların, akınlara…
Yazılarını beğendiğim kadar kişiliğinde beğeni uyandırdı bende. Özür dilemenle küçüldüm sanki. Yazılarını merakla bekleyen bir dostun olduğunu unutma.
Dersaadet
Adam elinde kürek çukur kazıyor, diğeri gelip içine düşenlere kızıyor. Dersaadet ve Sezai, nida sizden özür diliyor.
Bunların muhatabı , yazılış nedeni , tarzı , şekli , cismi vs. ne çapta olduğu meçhul. Özellikle nedeni.Forumun kişisel kırgınlıklar , kısır çekişmeler , şahsi üzüntüler , değinilen karekteristik özellikler vs. konulardan uzak kalması gerekmiyor mu ?
Anlıyorum ki birileri sen olmadan " nefret " sözcüğünü seninle alakalandırmış.Birileri de bunları sana okuyarak " ulvi " bir görev yapmış...
Sen olmadan senin hakkında menfi yorum yapılması ne kadar yanlış ise bunları sana okuyanların yaptıkları da o kadar yanlıştır.
Hep beraber öğrenecek çok şeyimiz var , atmamız gereken adımlar milyarlarca...
Burası bunu sağlar mı ?
Tabii ki sağlar ama ayıklanması gerekli...
Şarlatanlardan , düzenbazlardan , kişiliksizlerden , karektersizlerden , riyakarlardan...
Anlıyorsun değil mi ?