Özgür irademle seçtim ben bunu
Yürek paylaşıyoruz
Yüreğine sağlık
Kendine iyi bak
Seni anlıyorum
Demokrasiye inanıyorum ama...
Eleştirileriniz için teşekkürler
Benim amacım edebiyatta...
Bu forumda asla gereksiz tartışmalar olmaz...
Çok teşekkür ederiz yeni düzenlemeler harika...
Biz ordumuzun arkasındayız
Bizim için nitelik önemli
Türkiye'nin yüzde doksan dokuzu müslüman
Ve bunun gibi bir sürü cümle; sahiplerinin dikkatine....
?
???
July 2026 tarihinde katıldıSon forum iletileri
Nida’yı anlamak mı? Ne mümkün :-)) Sanırım 2002 yılıydı, İzedebiyat ve Nida ile tanışma tarihim. Dönüp baktığımda üzüldüğüm, kızdığım anların yanında öğrendiğim, paylaştığım nice olayı anımsıyorum. Bir süre sonra ayrıldım siteden. Ama bugüne kadar fırsat buldukça takip ettim eski dostları. Bir iki kere dayanamayıp şimdi olduğu gibi forumlarda boy gösterdiğim oldu. Bazı eski dostların yapıtlarını takip etmek ,vazgeçemediğim bir alışkanlık oldu benim için. Bu süreçte kendilerindeki değişimleri, gelişimleri de takip etme şansım oldu. Bunların içinde ilk sıralarda yer alanlardan biri de Nida’dır. Onun gizemli ve özgün tekniği benim ilgi alanıma giriyor. Bir gün onun eserlerini kitapçıların vitrininde görmek isterim, bu onun yazın sürecini uzaktan takip eden biri için oldukça haz verici bir durum olacaktır.
Nida ile paralel düşünmediğim birçok konu var. Bazı tavırlarını onayladığımı da söyleyemem ama bana göre İzedebiyat ailesinin yazınsal açıdan en değerli üyelerinden birisidir o. Gerek farklı algılayış ve anlatış yeteneği, gerek fütursuz tavırları, aşırı şüpheci ve güvensiz duruşu, gerekse ukalalık olarak görülebilecek farklılığının bilincinde olması onu takip etme ihtiyacını ateşlemiştir bende. Nida’nın birçoğumuz için anlaşılmaz ve içinden çıkılmaz cümleleri başlangıçta bilinçli bir ilgi çekme yöntemi, aykırı olma içgüdüsü olarak algılanıp tepki toplayabilmektedir. Ben Nida’nın böyle kaygılar taşıdığını sanmıyorum. O içinde kopan fırtınaları başı boş bırakıyor şiirlerinde, yazılarında. Hayattan öyle kesitler yakalıyor ve bunları öyle doğal bir haylazlıkla dile getiriyor ki tam bir usta işi dersiniz. Ama bu onda var olan temel bir dürtü, ustalık adına çok emek harcaması, çok yol alması gerekecek kanımca. Ona yöneltebileceğim kişiliğinden bağımsız temel eleştiri kendini geliştirme konusunda yeterli gayreti göstermediği noktasındadır. Kısır ve önemsiz konularda, tartışmalarda kendini ve etrafını hırpalamasını gördükçe üzülüyorum açıkcası. Oysa daha çok yazılarına odaklansa, enerjisini ve kalemini gözardı edilemeyecek derecede zengin zihinsel fotoğraflamalarını canlandırmak için kullansa, diyorum, yanlış mı diyorum Nida? Sen yıldız olmaktansa ateş böceği olmayı tercih ediyorsun belki, belki böyle besleniyorsun, belki bu yeterli geliyor sana, belki bünyen bunu kaldırıyor bilemiyorum. Ama benim dileğim ateş böceği olarak çıktığın bu yolu bir yıldız olarak noktalaman.
Birilerini sevmek ve saygı duymak için her konuda uzlaşma gereği olmadığını herkes biliyor sanırım. Bu çerçevede Nida’yı seviyorum, bunu bildiğini ya da anımsayacağını sanıyorum, eğer unuttuysa da bunu anımsatmak isterim.
Herkese saygılarımla,
Bülent...
Değerli Musa,
Yazdığınız makale içinde –siz de onaylarsanız- adım adım ilerlemek istiyorum. Ayrıca belirtmem gerekir ki, fikirlerimizin ve görüşlerimizin ayrışması değil, öncelikle kendi içinde netleşmesi ve bir olasılık belli noktalarda birbirini kavramsal düzeyde tamamlaması amacıyla size sorularımı iletiyorum. Bu da şu anlama geliyor: Sorularımı sorarken, kendi kafamdaki doğruların sonradan tasdikini illa da hedefliyor değilim. Ben de sizin gibi makalenizde dile getirdiğiniz konu ve noktalar üzerinde –farklı bir bakış açısıyla olsa da- düşünüyor, anlama çabamı sürdürüyorum yıllardır. O halde kasıtsız bir ilgiye sizinle tartışmak istediğimi burada hemen belirtip bundan sonraki aşamalarda da buna göre ilerleyeceğimizi umut ettiğimi bilmenizi isterim. Bugün sormak istediğim sorularım şunlar:
1. Söz sanatları derken, acaba tam olarak neyi kastettiğinizi anlamadım; bu kavramla yoksa malzeme bakımından “söz” mü kastediliyor, net değil, en azından benim için net değil; nasıl ki heykelcilikte örneğin mermer, bronz, taş, hatta daha “fani” bir malzeme olan ahşap söz konusu oluyorsa, “söz sanatları” adı altında siz de, içinde tiyatronun, nesrin ve şiirin olduğu “yazın”ı kastediyorsunuz. Bunu netleştirmek gerekir kanımca.
2. “duygu ve düşüncelerin, okuyan ya da dinleyenlerde güzellik duygusu uyandıracak biçimde aktarılması” şeklindeki tanımınızda benim gözüme ilişen çeşitli belirsizlikler var, bunlar arasında öncelikle; aynı tanımın acaba sadece diğer yazınsal türler (nesir ve dram) değil, başka sanatlarda, örneğin “müzik” ya da “resim” sanatı için de geçerli olup olamayacağı sorusudur. Daha net sormak gerekirse, şöyle bir tanım yanlış mıdır: “Müzik, duygu ve düşüncelerin, (okuyan ya da) dinleyenlerde güzellik duygusu uyandıracak biçimde aktarılması”dır. Ayrıca bu tanımda bir de (özellikle 19.yy’dan sonraki estetik kuramları bakımından) şu önemli belirsizlik var: güzellik duygusu uyandırmak. Bu ne anlama geliyor? Orhan Veli’nin şiiri örneğin “güzellik duygusu uyandırıyor” mu? Genel anlamda Modern (Hermetik) Şiirde, özel anlamda Sürrealizm, Dadaizm, Yeni Gerçekçilik gibi şiir kuramlarında biliyorsunuz ki “dekonstrüksiyon” ilkesi geçerlidir; Picasso’nun tablolarını anımayın: güzellik duygusu uyandırıyor mu? Eğer uyandırmıyorsa, sanat değil mi bu? Ben Picasso’yu savunmak durumunda değilim ya da yermek de bana düşmez, sadece sizi anlamaya çalışıyorum: güzellik duygusu uyandırmak şeklindeki koşullandırma altında acaba genel anlamda sanat, özel anlamda da şiir çok (tehlikeli) boyutta daraltılmış olmuyor mu? Ben, şiirin sadece kendisini ifade etme amacı olduğunu, başka bir deyişle; kendi kendisinin dışındaki “amaç”lara koşullandırmaya pek elverişli bir sanat dalı olmadığını düşünüyordum. (bununla da “sanat sanat için” ya da “sanat toplum için” gibi anlamsız ve içeriksiz bir boş diyalektiğin peşine düşelim demiyorum elbette.) Zaten anılan tanımınızın hemen devamında şiiri “tarih, çağlar, toplumlar ve felsefe temelleri” şeklindeki cendereye alıyorsunuz. (burada yine “güzellik duygusu” yerine “ahenkli bir biçimde aktarılması” gibi tekniksel önermede bulunarak yukarıdaki koşullandırmayı daha da sınırlandırmış oluyorsunuz. Bence bunlar tartışmaya değer önermeler. Düşüncelerinizi biraz netleştirirseniz sevinirim.
Bugünlük bir de son soru olarak belki de –en azından benim açımdan- en sancılı noktaya işaret etmek istiyorum; gerçi sizin için bir sancılı nokta yok gibi, zira saptamanızı o kadar doğal yapıyorsunuz ki, hem size imreniyorum, sorunsuz olduğunuz için, hem de şaşırıyorum, yine sorunsuz bakabildiğinize. Saptamanız şu: “Şiir nesirle doğmakla birlikte, bambaşka bir özelliktedir. Etkileme gücünden olacak ki, şiir her zaman nesirden çok sevilmiştir.”
Şimdi “şiir(in) her zaman nesirden çok sevilmiş” olduğunu ölçmenin veya bulgulamanın dayanaklarını bir kenara bırakırsak, “şiir(in) nesirle birlikte doğmuş” olduğunu hiç mi hiç anlamadım. Bildiklerimi bütün içtenliğimle sizinle paylaşmaya hazırım, ama korkarım ki, siz o zaman bu doğal saydığınız birlikte doğum durumunu büsbütün inkar etmek zorunda kalacaksınız. Bunu da ben haddime olmayan bir durum olarak değerlendirmeyi –en azından bu aşamada- yeğlerim. Bu bakımdan sorum şu: hangi şiirden bahsediyorsunuz? Türk şiiri (ve aynı anda doğan, yani bir bakıma ikiz kardeşi diye gösterdiğiniz nesri) mi? Genel anlamda şiir (nesir) mi? Eğer bu birlikte doğum sahiden varsa, “bambaşka özellikte”dir ne olacak? İki şeyi nasıl anlamak lazım, yan yana, -nedensellik bağını ben çözemedim. Bir benzetmeyle derdimi anlatmaya çalışayım size: Eğer –diyelim- “ev yapmak” ile “çadır kurmak” aynı anda doğduysa, ikisinin farklı özellikte olması nasıl olanaklıdır? Olanaksızdır demiyorum, ama “ev yapmayı” icat eden kişinin bu icadındaki dürtü ile “çadır kurmayı” icat eden kişinin bu icadındaki dürtü arasında ne gibi nedensellik bağı kurulabilir? Kurulabiliyorsa, o zaman aynı anda nasıl doğabilirler? Kanımca her bir sanatsal etkinlik genetik (oluşumsal) boyutta birbiriyle kesin diakroniktir (farklı zamanlama), senkronik değil. Bu bakımdan bazı sanatlar yerini başka sanatlara bırakıyor, başka sanatlarla ilintilenerek yeni sanatların oluşumuna yol açıyor, aynı şekilde yazının içinde “doğal tür” diye geçen şiir, nesir ve dram türleri de birbiriyle diakronik bir ektileşmeyle meydana geldi, biçimlenmeye yüz tuttu. Genel anlamda “söz sanatları” diye sizin tarif etmeden anladığınız “yazın”ın da başka bir sanatın içinden –belki de onun yetersizleşme durumuna geçmesiyle birlikte- oluşagelmiştir. Tarhisel açıdan bu çok kolay kanıtlanabilir bir durumdur. Ve aynı şekilde şiir mi önce, nesir mi önce “doğdu” ve diğerini “tetikledi”, bu da aşağı yukarı kesin dayanaklarla ortaya konabilmektedir. Ama yine de sizin söylemek istedikleriniz acaba benim anladığım şeylerle aynı mı, emin değilim. Bu nedenle sizden ricam, tartışmamızın seyri ve verimliliği açısından bendeki soru işaretlerini ortadan kaldırmanız olacak. İyi çalışmalar dileği ile
Suyel
Merhaba Yakup Suphi Bey,
İlginiz için teşekkürler.Bu makalem "Milli Eğitim" dergisinin 157. sayısında yayımlanmıştı.Doğrusu emek verdiğim bir çalışmaydı.
Her zaman konuşabilir,paylaşabilir,tartışabiliriz...
Sevgiler...
Arkadaşlar,
Onu savunmak bana düşmez, kendisi de buna itiraz edecektir ama söylemeden de edemiyorum: Nida'yı anlamak (tıpkı bütün doğru olanları anlamak gibi) kolay değil, ama bir aşamadan geçildi mi insana neşe veriyor onu anlamak. Keşke kendisini anlamak için daha çok şiir ve artık yazmaya başladığı ve ismini koyamadığım o sahici ara-metinlerinden sunsa diyorum. Çok açıkça söylüyorum: onu (özellikle yeni katılan arkadaşları ürkütüp fıtık ettiği için) boğazlamak istediğim aşamalarda nedense hep kendimden utanç da duydum aynı anda. Şimdi o aşamaları geçtim; onu anladığıma inandığım için utanmıyorum, neşe duyuyorum.
Değerli Olgun,
sitede aradım, adresinizi bulamadım (belki de ben o konularda teknik bakımdan çok aciz olduğum için). Bana suphiyel@yahoo.de adresinden ulaşabilirsiniz.
Herkese sevgiler dilerken, artık yine yazınsal konulara büyük hasret duyduğumu belirtmek istiyorum.
Suyel
Bu konuları site çatışması haline sokar gibi görünen ilk ben olduğum için,
hatalı algılandığımı belirtir ve aynı zamanda özürlerimi sunarım. Maksadım birilerini karalamak değil, bakış açısının farkını yansıtmaktı…
Ne mutlu ki bizlere, böylesine sanal bir okyanusta işe yarar girişimlerin yapılmış olması. Alternatif siteler kurma seçenekleri varken, kişileri edebiyatla ekranda buluşturmaları bence yüce bir seçim.
Bu seçim ne kadar doğruysa, ifade özgürlüğü de aynı paralelde eşittir dik üçgenin açısına.
Başbakanın dava ettiği mizah dergisini hatırlarsınız. Gerekçesi kendi sıfatını, maymuna, file, akbabaya benzetmelerinin hatalı olduğu kansıydı. Ama yargı açılan bu tazminat davasını kabul etmedi ve sonuç ortada…
“Şahsın maneviyatı”… Yani anlaşılan bu karar doğrultusundan, maymun deme lüksüm yok ama çizgi becerim varsa maymuna benzer şeklini, “o kişinin” karikatürize etme hakkım var.
Ki kişileri aptal yerine koyarak mikrofon tarifinin yapıldığı bir sitede “elinizde tuttuğunuz aygıt” ve bunu yapan bir kişinin de site yöneticisi olması, KOMİK.
Hem kişilerden niye saksı olamasın ki, içlerinde güzel çiçekleri barındıran bir metadır, o.
15 gün sonra denize karpuz kabuğu atar bir ayı ve biz denize girmeye başlarız. Denize karpuz kabuğunu atan, ayıdan başkası olamaz değil mi…
Olgun Bey; gel paçalarımızı sıvayıp, nasırlarımızı tuzlu suya çalalım. Belki midye seslerinden lirik bir şiir doğar.
Not; gezegen savaşları adresi www.ogame.com.tr
Talihsiz yazını okudum.
Sayın Diren’i de…
Buraya yazmamdaki sebebi (sebep-sonuç ilişkisini…) anlayan anlar. Gerisi pek bağlamıyor açıkçası beni.
Yalnızca sana cevap vermek amacı ile yazıyorum.
Niye atıldın siteden?
Bir başka şahsın maneviyatına istediğin yerde istediğin gibi davranamazsın. Burada böyle bir özgürlüğün varsa, bu sitenin sorunudur.
Bahsettiğin site İzEdebiyat değil.
Belki ufku çok geniş bir yerde birlikteyiz. (Bulunduğumuz yeri kastediyorum.) Burada talepler istendiği gibi değerlendiriliyor. (Yani şahıs-tekel bazında…)
Mesela ben; Tüm yazı ve şiirlerimi geri çektim. Ve lâkin forumlarda yazdıklarım duruyor. Defaten bunların silinmesini talep ettiysem de kesinlikle bir çözüm getirilmedi benim isteklerime…
Ha bu da artık önemli değil…
Zira ara ara önceki yazdıklarımdan faydalandığım da olmuyor değil…
Hamiş: Yakup Suphi Yel beyfendi ile sohbet etmek istiyorum. Fakat; adresini bilmiyorum. Kendisine saygılarımla hürmetimi gönderiyor, sitedeki adresimden bana ulaşmasını bekliyorum.
Ben de Diren'e (ve arkadaşlarına) teşekkür etmek isterim. Böyle bir aşamanın içine girildiğini görünce, bütün (gereksiz diye o vakit düşünülen) sorun ve tartışmaların bir anlamı olduğu şimdi ortaya çıkmış oluyor. Bundan sonra galiba asıl sorun, "nicelik saplantılı" bir site olmamanın yolları en makul, kalıcı ve değer oluşturucu yönde nasıl açılabilir, genişletilebilir, gidilebilir kılınabilir konusunda odaklanıyordur. Nitelik nedir? Bence bu soruya tekil ve mutlakçı ve salt yanıt verilmeye çalışılmadığı sürece, ilgili tartışma mutlaka bir yerlere doğru gidecektir.
Kaldı ki: günümüz şartlarda (zihinsel duyu, çağcıl hayat, bilinç kırılmaları) çok verimli ve sağlıklı bir toprak var, tam "domates" yetişmeye müsait bir toprak kanımca.
Domates bitkisinin özelliği -yetiştirmiş olanlar bilir- çiçeğinin, hatta yapraklarının bile tuhaf bir biçimde unutulmaz bir kokuya sahip olmasıdır. Ürünün kendisi bu kadar kokmuyor, ya da özlü kokusunu çok iyi gizliyor. Dileyenler bir domates bitkisinin yaprağını eline alıp bir parmakla yaprağın üzerinde gezsin, burnuna tutsun: başka hiçbir kokuyla kıyaslanamaz bir koku. Yaprağı kokmayan domatesler de var elbette...
Suyel
Dometesin ne olduğunu bilmeyen müşteriler de uğruyorsa çürüğünü görmeden iyisinin iyi olduğunu nereden anlayacak ? ( Bu soruda art niyet aranmasın lütfen )
ve Diren Yardımlı
Teşekkür ederim...
Demek ki konuşulan sorunların çözümleri varmış ve tamamı değilse de bir kısmı giderilebiliyormuş...
Hepimizin istediği de bu değil mi zaten ?
Madem daha işlevsel ve daha güzel olabilecekken neden daha durgun ve dha sorunlu olsun ki ?
Hepimiz burada birşeyler paylaşıyoruz...
Hiç değilse yürek...
Mart ayı içersinde eklenen eserleri nasıl görebilirim?
romanlar gerçeğe yakın olmalı ve duyguları harekete geçirmeli ancak aklın sonradan pişman olmayacağı messelelere yönlendirmeli
romanımız 150 yıldır kuşatma altına alınmış
yeni romancılara ihtiyaç var
Sevgili Nida,
Büyümekten ürktüğümüzü nereden çıkardın? Dengeli beslenelim, dengeli büyüyelim. "Nicelik saplantılı" bir site olmayalım. Gözünden kaçmamıştır, başka siteler gibi "şu kadar şiirimiz var, şu kadar öykümüz var" diye sayılar vermeyi bıraktık. Bıraktık çünkü edebiyatın değerini, gücünü sayılarla ölçmek tuhaf geldi. Bir nicelik yarışına girseydik, sanırım hâlâ en tepelerde olurduk, ama yazalarımızı yarış atları gibi kullandığımız için eninde sonunda utanırdık. "En çok şiiri olan site, en güzel site" anlayışıyla yola çıkıp, sitelerini 'büyütmek' peşinde olanların edebiyattan ne kadar anladıklarını merak ediyorsanız, bu siteleri yapanların üsluplarına, kullandıkları Türkçeye bakınız. Bataklıkta çıkan güneş gülleri gibi güzel yazılar elbette onlarda da vardır, ama ulaşmak için önce bataklıkta batmanız gerekir.
Geri kafalılığımızı bağışla, ama yüz tane çürük domates sergileyen bir manav olmaktansa, on tane afiyetle yenebilir domates sergileyen küçük bir mahalle manavı olmak daha büyük bir erdem. Ama manavın en güzel domateslerinden biri manavı "büyümekten ürkmekle" suçluyorsa, manav ne yapsın?
Diren
yeni değişiklikler oldukça kolaylık sağladı bana.
böylece yazıların ne aşamada olduğunu görebilmek imkanına da kavuşmuş olduk!
emeği geçen herkese teşekkür etmek istedim.
sevgiyle!
Geçenlerde 5-6 kişilik bir arkadaş grubuyla oturuyorken, çok yakın tanımadığım ama uzun zamandır görmediğimden dolayı özlediğim bir arkadaşımı sordum, "Nerelerde?" diyerek...
Arkadaşımın eşinden ayrıldığını öğrendim arkadaşlardan, "üzüldüm ama oluyor işte" dediğimde arkadaşlar güldü, "Yok ya, üzülme... bizimki iki tanesi aynı bayanla olmak üzere 6 kez evlenip boşandı... o alışkın" dediklerinde çok şaşırdım.
Meraklı bir tip olmadığım için haliyle insanların özel hayatlarıyla ilgili bilgi sahibi de olmuyorsun. Ama ne yalan söyleyeyim, hayli de güzel oluyor; kafanı başka şeylerle meşgul etme olanağın çok fazlalaşıyor...
Arkadaşımın neden bu kadar çok evlenip boşandığı konusunda da bir bilgim yoktu doğal olarak... Muhtemelen de, her boşandığı eşinin bir kusuru var, şeklinde olacaktır gerekçesi de...
Ama benim kafama takılan başka bir soru var... O da; bu kadar çok sık eş değiştiren arkadaşımın hiç kusuru yok mu?..
Aslında, bu soru hayatta da çok sık sorulması gereken bir soru. Çünkü, bu tür durumlarla sıkça karşılaşılıyor... Aynı Nasreddin Hoca örneğinde olduğu gibi...
Sahi, "Hırsızın Hiç mi suçu yok?"
Bir düşününüz… Sizden önce onlarca ileti yapılmış, siz iletinizi gönderdiğinizin akşamı, forum köşesine bir yazı dahi eklenmiyor. Daha çok İstanbul sahil balıkçıları bilir sanırım, sıyırtmanın ne olduğunu. Tek balık tutmak için atılan, kösteği uzun kara tuzağı. Ne denklemli bir kurguysa hep bana denk geldiği için, art niyet aramaya başladım. Gerçekten mi kimse düşüncelerini yazmıyor veya yazanlara engel mi var… Şimdi isim vererek sizlere başka bir sunum yapacağım. Site adı; Merihli. Aktif ve pasif üye sayısı kırk veya altı. En ince uçlu, efendi kalemimi kullanmama rağmen iki kez attılar beni siteden. Gerekçe belirtmeden. İki uyarı almamın dışında, iki ayrı kişiden özür dilememi talep ettiler. Neyin özrü! Aldatılmış kıraçalardan, dudaklarıyla baloncuk yapmayı beceren akvaryum balıklarından. Sonra aynı site mensubu bir yardakçı, forum köşelerine yazdığı iletilerin, izedebiyatta silinmesinden şikâyetçi… Adama sormazlar mı sen Küba’da kaç puro sardın… Satılık mantıklar derneği koyunları… Altı ay önce, bazı yeniliklerin lazım olduğunu, gerekçelerimle sunduğum halde, aldığım cevap üzerine hala körebe oynamaya devam ediyorum… Vizyonları, hızlı giden bir arabanın camında ölen sinekleri, bagajında sırf bu iş için sakladığı sünger tarağıyla kazırken, PES, dememin ötesine geçemiyorum. Peki, Sayın Diren, madem büyümeden ürkeksiniz, bu sosyal mesajlar, yenilikler niye? Sen kaldırımlardan düşmekten korkuyorsun. Kaç karış ki çemberimde gül oyası… Okuyanlar yeterli diyorsun amma, eylül de söktü A, B, C’ yi. Çocuğunu büyütmek istemeyen tek adam sen olmalısın, bu izedebiyat senin yavrun değil mi… Hiç mi farkın yok ayın denizi höpürtetdiğinden?