"Yazmak, aslında hiçbir şey yapmamak için harika bir bahanedir." — Franz Kafka"

Aynı Gün Neden İki Kişide Farklı Yaşanır?

yazı resim

Aynı odada bulunup bambaşka şeyler yaşadığım insanları düşünüyorum. Aynı cümleyi duymuşuz, aynı sessizlikte kalmışız, aynı havaya bakmışız. Yine de günün sonunda içimizde kalan şey birbirine hiç benzememiş.

Ben incinmişim.

O hiçbir şey olmamış gibi devam etmiş.

Ben bir bakışı günlerce taşımışım.

O baktığını bile hatırlamamış.

Demek ki insan yalnızca olanı yaşamıyor.

Olanın kendisinde dokunduğu yeri yaşıyor.

Uzun süre olayların herkeste benzer bir karşılık oluşturduğunu sandım. Bir söz kırıcıysa herkes kırılır, bir davranış güzelse herkes bundan memnun olur, bir gün zorsa herkes için zordur diye düşündüm. Bu düşünce dünyayı daha düzenli gösteriyordu. Aynı nedenin aynı sonucu doğuracağına inanmak rahatlatıcıydı.

İnsan bu kadar basit işlemiyor.

Bir olayın anlamı, olayın içinde tamamlanmıyor.

Onu yaşayan kişinin geçmişinde tamamlanıyor.

Birinin sıradan bulduğu gecikme bende değersizlik hissi uyandırabiliyor. Çünkü ben yalnızca o gün beklemiyorum. Daha önce bekletildiğim bütün anlar da yanıma oturuyor. Bir kapının önünde geçen yarım saat, eski bir terk edilme duygusunu yeniden harekete geçirebiliyor.

O zaman tepkim bugüne ait görünse de yalnızca bugünden doğmuyor.

İçimde zamanlar birbirine karışıyor.

Bazen bugünkü insanın karşısında, geçmişte savunmasız kalmış hâlim konuşuyor.

Bunu fark ettiğimde kendime daha dürüst bakmaya başladım. “Bu olay gerçekten bu kadar büyük mü, yoksa bende daha eski bir yere mi dokundu?” diye soruyorum. Duygumu küçümsemiyorum. Fakat onu doğrudan gerçeğin ölçüsü de yapmıyorum.

Çünkü hissettiğim şey gerçektir.

Ama verdiğim anlam her zaman gerçeğin tamamı değildir.

İki insanın aynı günü farklı yaşamasının nedeni biraz da burada. Herkes o güne yalnız gelmiyor. Çocukluğunu, öğrendiği korkuları, alıştığı sevgiyi, maruz kaldığı sessizlikleri, kendisi hakkında verdiği eski hükümleri de yanında getiriyor.

Bir insan odaya girdiğinde, yalnızca kendisi girmez.

Bütün geçmişi de görünmeden içeri girer.

Aynı eleştiri birini çalışmaya teşvik ederken diğerini içten içe dağıtabilir. Çünkü biri eleştiriyi gelişmenin parçası olarak öğrenmiştir. Diğeri ise eleştirildiğinde sevgiden mahrum kalacağını.

Dışarıdan aynı cümle söylenir.

İçeride iki ayrı hikâye başlar.

Bu nedenle insanların tepkilerini yalnızca görünen olay üzerinden açıklamayı artık yetersiz buluyorum. “Buna neden bu kadar üzüldü?” demek kolay. Asıl soru, bunun onda neyi uyandırdığıdır.

İnsan çoğu zaman bugünkü olaya değil, onun çağırdığı eski anlama tepki verir.

Bunu kendimde çok net gördüm. Birinin ses tonu aniden değiştiğinde, henüz ne söylediğine bakmadan içimde bir gerilim oluşabiliyor. Bedenim önce tehlike olduğunu sanıyor. Sonra zihnim açıklama üretmeye başlıyor.

Kesin bana kızdı.

Bir şeyi yanlış yaptım.

Birazdan uzaklaşacak.

Ortada bunları doğrulayan açık bir kanıt olmayabilir. Yine de içimdeki eski düzen, boşluğu korkuyla doldurur.

Belirsizlik, zihnin en sevdiği tuvaldir.

İnsan oraya çoğu zaman geçmişini çizer.

Aynı belirsizlik başka birinde merak uyandırabilir. Bende kaygı uyandırır. Çünkü ben ne olacağını bilmediğimde kötü ihtimalleri öncelemeye eğilimliysem, günün sıradan bir anı bile tehdit gibi görünebilir.

İşte bu yüzden aynı gün iki kişiye farklı yaşanır.

Biri olanı görür.

Diğeri olabilecek olanı.

Birinin zihni şimdiyle meşguldür. Diğerinin zihni ihtimallerle. Aynı masada otururlar ama aynı zamana ait değillerdir.

Ben bunu özellikle ilişkilerde hissediyorum. Bir konuşma sırasında karşımdaki yalnızca söylediklerimi duyarken ben söylemediklerimi de takip ediyorum. Yüz ifadesini, sesindeki küçük değişimi, beklenmedik bir duraksamayı, cevabın gecikmesini… Bir boşluk gördüğümde onu hemen anlamla dolduruyorum.

İnsan bazen söylenene değil, sessizliğin içine yerleştirdiği şeye üzülür.

Sonra karşımdakinin de aynı anlamı taşıdığını varsayıyorum. Benim için önemli olan bir ayrıntının onun için de önemli olması gerektiğini düşünüyorum. Hatırlamadığında umursamadığına, geç cevap verdiğinde uzaklaştığına, kısa konuştuğunda benden sıkıldığına karar verebiliyorum.

Zihin, kendi anlamını başkasının niyeti sanmaya yatkındır.

Bu hata çok inandırıcıdır.

Çünkü kendi içimde kurduğum açıklamayı dışarıdan gelmiş bir gerçek gibi hissederim. Duygu güçlendikçe yorum da kesinleşir. Artık “Böyle olabilir” demem.

“Böyle,” derim.

Kendimden emin görünürüm.

Ama kesinliğim kanıttan değil, korkumun şiddetinden gelir.

Gerçek güven ile savunmacı kesinlik arasındaki farkı burada öğrendim. Kendinden emin olmak, her yorumuna inanmak değildir. Tam tersine, yorumunun yalnızca bir ihtimal olduğunu taşıyabilecek kadar sağlam durmaktır.

Karizma, yanılmayacakmış gibi konuşmak değildir.

Yanılma ihtimali karşısında da dağılmamaktır.

Bunu öğrendiğimden beri içimde oluşan ilk açıklamaya hemen teslim olmuyorum. Düşüncemi ciddiye alıyorum ama onu sorgulanamaz ilan etmiyorum. “Ben böyle hissettim,” diyebiliyorum.

“Demek ki kesin olarak böyle oldu,” demiyorum.

Bu ayrım bana güç veriyor.

Çünkü insan her hissettiğini hakikat sanırsa, kendi iç dünyasının esiri olur.

Bir günün farklı yaşanmasında beklentilerin de büyük payı var. Aynı yere giden iki kişiden biri iyi bir şey olmasını beklerken diğeri hayal kırıklığına hazırlanmış olabilir. Sonra aynı ayrıntıları farklı biçimde toplarlar.

İyi bir gün bekleyen, küçük güzellikleri daha kolay görür.

Kötü bir gün bekleyen, aksaklıkları.

Zihin tarafsız bir kayıt cihazı değildir.

Neyi arıyorsa onu seçer.

Bunu kendimde defalarca yakaladım. Bir insandan uzaklık beklediğimde, onun sıcak davranışlarını geçici sayıyorum. Mesafeli bir hareketini ise gerçek niyetinin kanıtı kabul ediyorum. İnandığım şeyi korumak için verileri eşit tartmıyorum.

İnsan yalnızca gerçeği görmek istemez.

Kendisiyle ilgili eski inancını doğrulamak da ister.

“Ben sevilmem.”

“İnsanlara güvenilmez.”

“Nasıl olsa sonunda giderler.”

Bu cümleleri açıkça söylemesem bile davranışlarımı etkileyebilir. Yakınlık geldiğinde kuşkulanır, sevgi gösterildiğinde sınar, belirsizlikte geri çekilirim. Sonra ilişki zorlaştığında eski hükmümü doğrularım.

Bak, yine oldu.

Oysa bazen yaşadığım şey yalnızca korkumun tahmini değildir.

Korkuma göre kurduğum davranışların sonucudur.

İnsan beklediği sonu, fark etmeden hazırlayabilir.

Bu tespit hoşuma gitmiyor. Çünkü yalnızca başkalarının yaptıklarına odaklanmak daha kolay. Beni anlamadılar, beni ihmal ettiler, bana kötü davrandılar diyebilirim. Bunlar bazen doğru da olabilir. Fakat kendi payımı görmediğimde aynı günü tekrar tekrar yaşarım.

Kendimi suçlamak için değil, kendim üzerindeki etkimi geri almak için bakıyorum.

Sorumluluk ile suç aynı şey değildir.

Suç insanı küçültür.

Sorumluluk hareket alanı açar.

Aynı günün iki kişiye farklı yaşanmasının başka bir nedeni de ihtiyaçların farklı olması. Birinin yakınlık aradığı anda diğeri yalnız kalmak isteyebilir. Biri konuşarak rahatlar, diğeri sessizleşerek. Biri netlik arar, diğeri biraz zamana ihtiyaç duyar.

Sonra herkes kendi ihtiyacını doğal, karşısındakini sorunlu görür.

Ben konuşmak istiyorsam susanı ilgisiz bulurum.

Ben susmak istiyorsam konuşanı baskıcı.

İnsan kendi ihtiyacını karakter, başkasının ihtiyacını kusur sanmaya meyillidir.

Bu eğilimi gördüğümde ilişkilerde daha sakin olmaya başladım. Karşımdakinin farklı tepki vermesi, benim yaşadığımı geçersiz kılmaz. Benim hissettiğim de onun deneyimini yanlış yapmaz.

İki ayrı gerçeklik aynı odada bulunabilir.

Bu, birinin mutlaka yalan söylediği anlamına gelmez.

Bazen iki kişi aynı konuşmayı dürüstçe ve tamamen farklı hatırlayabilir. Çünkü hafıza olanı olduğu gibi saklamaz. Dikkatimin takıldığı yerleri, duygumun büyüttüğü ayrıntıları, kendimi korumak için kurduğum anlamları saklar.

Hafıza arşiv değildir.

Yorumlanmış bir hikâyedir.

Ben bir konuşmada aşağılandığımı hatırlarken karşımdaki yalnızca kendini savunduğunu hatırlayabilir. Ben terk edildiğimi düşünürken o bunaldığını ve geri çekildiğini düşünebilir. Bu farkı görmek yaşadığım acıyı yok etmez.

Ama niyet ile etkiyi ayırmama yardım eder.

Bir insan beni incitmek istememiş olabilir.

Yine de incinmiş olabilirim.

Ben incindim diye onun mutlaka kötü niyetli olması gerekmez.

Bu iki gerçeği aynı anda taşımak kolay değil. Zihin suçlu bulunca rahatlıyor. Belirsizlik azalıyor. Kötü kişi belirleniyor, hikâye tamamlanıyor.

Fakat insan ilişkileri çoğu zaman bu kadar temiz değildir.

Bazen kimse kötü değildir.

Yine de bir şey kötü yaşanmıştır.

Olgunluk, her acıya bir suçlu bulmak değil; bazen uyumsuzluğu olduğu gibi görebilmektir. İki insanın beklentileri, yaraları, savunmaları ve ihtiyaçları birbirine değdiğinde, kimsenin tek başına planlamadığı bir kırılma oluşabilir.

Kötü sonuç, her zaman kötü niyetin ürünü değildir.

Bunu bilmek beni daha dikkatli yapıyor. Çünkü niyetimin iyi olmasıyla yetinmiyorum artık. Davranışımın karşımdakinde ne yaptığına da bakıyorum. “Ben öyle demek istemedim” cümlesinin her şeyi çözmediğini biliyorum.

Niyet beni anlatır.

Etki ilişkiyi.

Aynı günün farklı yaşanması bazen güç farkından da doğuyor. Bir kişinin sıradan bir sözü, diğerinin hayatında büyük ağırlık taşıyabilir. Bir yönetici için unutulmuş bir cümle, çalışan için haftalarca süren bir yetersizlik duygusuna dönüşebilir. Bir ebeveynin öfkeyle söylediği söz, çocukta yıllarca yaşayan bir iç sese dönüşebilir.

Sözün ağırlığını yalnızca kelime belirlemez.

Kimin söylediği de belirler.

Gücü olan kişi kendi etkisini çoğu zaman küçümser. Çünkü sözünü söyledikten sonra hayatına devam eder. Onu alan kişi ise o sözle yaşamaya devam edebilir.

Bunu hem başkalarının karşısında hem kendi içimde unutmamaya çalışıyorum. Birinin üzerimde bıraktığı etkinin büyüklüğü, bazen onun öneminden değil, benim ona verdiğim yetkiden gelir. Bir bakışı kendime hüküm yapabilirim. Bir eleştiriyi bütün kimliğime yayabilirim.

Sonra başkasının geçici kanaatini, içimde kalıcı bir otoriteye dönüştürürüm.

İnsan kendisi hakkında söylenen her sözü taşımak zorunda değildir.

Bunu öğrendiğimde içimdeki kalabalık biraz azaldı.

Kimin sesinin bana ait olmadığını daha iyi ayırt etmeye başladım. Geçmişte söylenmiş bir cümle bugün hâlâ içimde konuşuyorsa, onun doğru olduğu anlamına gelmez. Yalnızca uzun süredir tekrar edildiği anlamına gelir.

Tekrar, bir düşünceyi tanıdık yapar.

Doğru değil.

Aynı gün bazen birine umut, diğerine tehdit getirir. Yeni bir başlangıç benim için fırsat olabilirken başkası için alıştığı düzenin kaybıdır. Değişimi seven, hareket görür. Güvenliğe ihtiyaç duyan, dağılma ihtimali.

Bu nedenle insanları cesaretsiz ya da aşırı hevesli diye kolayca sınıflandırmıyorum. Her tepkinin altında korunmaya çalışan bir şey olabilir.

Biri özgürlüğünü korur.

Diğeri güvenini.

İnsan çoğu zaman değer verdiği şeyi savunurken karakterini belli eder.

Fakat kendini korumak için seçtiği yöntem, bazen en çok ihtiyaç duyduğu şeyi uzaklaştırır. Yakınlık ister ama incinmemek için mesafe koyar. Onay ister ama reddedilmemek için küçümser. Güven ister ama kontrol ederek karşısındakini boğar.

İnsan bazen korktuğu şeyi önlemek için, onu kendi elleriyle üretir.

Kendi üzerimde en sert gördüğüm şeylerden biri bu oldu. Birinin uzaklaşmasından korktuğumda daha dikkatli, daha kontrollü, daha ölçülü davranırım. Kendimi koruduğumu sanırım. Oysa gerçek hâlimi sakladıkça aramızdaki temas zayıflar.

Sonra oluşan mesafeyi sezgimin doğruluğu sanırım.

“Biliyordum,” derim.

Oysa bildiğim için olmadı.

Olacağından korktuğum için kurduğum ilişki biçimi de sonuca karıştı.

Bu farkındalık beni daha az karizmatik yapmıyor. Aksine, kendi etkisini görebilen insanın ağırlığı daha fazladır. Her şeyi dışarıya bağlamak kolaydır. Kendi payına bakmak ise iç sağlamlık ister.

Kendinden emin insan, suçu sürekli uzağa taşımaz.

Kendi gölgesine de bakabilir.

Aynı günün iki kişiye farklı yaşandığını kabul etmek, gerçeğin tamamen göreli olduğu anlamına gelmez. Her yorum eşit ölçüde doğru değildir. Bazı davranışlar açıkça zarar verir. Bazı sözler gerçekten aşağılayıcıdır. Bazı sınırlar ihlal edilir.

Anlamak, gerçeği sulandırmak değildir.

İnsanın geçmişini bilmek davranışını açıklayabilir.

Ama her zaman haklı çıkarmaz.

Bu ayrımı koruyorum. Birinin neden öyle davrandığını görebilirim ve yine de davranışını kabul etmeyebilirim. Onun yarasını anlayabilirim ama o yaranın beni incitmesine sınırsızca izin vermem.

Merhamet, sınırların ortadan kalkması değildir.

Sınırı öfkeye ihtiyaç duymadan koyabilmektir.

Kendi deneyimimi de bu sakinlikle taşımak istiyorum. “Ben böyle yaşadım,” diyebilmek. Karşımdakini zorla kendi anlatıma sokmadan, fakat yaşadığımı da küçültmeden.

Benim hissettiğim şeyin onaylanması için onun suçlu olması gerekmiyor.

Benim gerçeğim, başkasının itirafına bağlı değil.

Sanırım içimdeki güven burada büyüyor. İnsanların yaşadığım günü benimle aynı biçimde anlatmasını beklemediğimde. Beni anlamayan herkesi kötü, farklı hisseden herkesi duyarsız saymadığımda. Kendi deneyimimin arkasında durup başkasının deneyimine de yer bıraktığımda.

Çünkü aynı gün iki kişiye farklı yaşanır.

Biri için başlangıç olan şey, diğeri için vedadır.

Biri rahatça unutur.

Diğeri yıllarca taşır.

Biri yalnızca bir cümle söyler.

Diğerinin içinde eski bir kapı açılır.

İnsanları birbirinden ayıran yalnızca başlarına gelenler değildir.

Başlarına gelenlerin, içlerinde nereye düştüğüdür.

Ben artık herkesin benim gördüğümü görmesini beklemiyorum.

Ama kendi gördüğümden de vazgeçmiyorum.

Çünkü olgunluk, bütün insanların aynı gerçekte buluşması değildir.

Aynı günün içinde ayrı dünyalar taşıdığımızı bilip, yine de birbirimize zarar vermeden kalabilmektir.

Yorumlar

Başa Dön