Takvime baktığımda yalnızca günleri görmüyorum. Üzerime doğru gelen işleri, yaklaşan sorumlulukları, ertelenmiş konuşmaları, henüz yaşanmamış ama zihnimde çoktan yer kaplamaya başlamış anları görüyorum. Birkaç rakam ve isimden oluşan o düzen, hayatımın sessiz yönetim merkezine dönüşüyor.
Bugün pazartesi, diyorum.
Sanki pazartesinin nasıl hissettirmesi gerektiği önceden belirlenmiş gibi.
Ayın sonu yaklaşıyor, diyorum.
Sanki zaman gerçekten bir yere doğru sıkışıyormuş gibi.
Takvim bana yalnızca hangi günde olduğumu söylemiyor. O gün hakkında nasıl düşünmem gerektiğini de fısıldıyor.
Bazı tarihler daha gelmeden üzerimde baskı kuruyor. Yaklaşan bir toplantı, bir teslim günü, bir doğum günü, bir yolculuk… Henüz hiçbir şey olmamışken zihnim o güne doğru eğiliyor. Bugün artık kendi başına yaşanmıyor. Gelecek tarihin hazırlık alanına dönüşüyor.
Takvimde işaretlenmiş bir gün, kendinden önceki günleri de yönetmeye başlıyor.
Bunu uzun süre normal sandım. Planlı olmak, düzenli olmak, hazırlıklı olmak… Bunların hepsi değerliydi. Hâlâ da öyle. Fakat düzen ile teslimiyet arasındaki farkı sonradan gördüm. Takvimi ben kullanıyorum sanırken, bir noktadan sonra takvimin benden nasıl yaşamam gerektiğini talep etmeye başladığını fark ettim.
Bir güne çok iş yazdığımda, o günün gerçekten bunları taşıyabileceğini varsayıyorum. Bedenimin yorgunluğunu, zihnimin dağınıklığını, beklenmedik bir konuşmanın üzerimde bırakacağı izi hesaba katmıyorum. Takvimde boşluk varsa müsait olduğumu sanıyorum.
Oysa boş saat, her zaman boş insan demek değildir.
Bu ayrımı geç öğrendim.
Bir görüşme iki saat sürebilir ama etkisi bütün güne yayılabilir. Kısa bir konuşma, zihnimde günlerce devam edebilir. Yarım saatlik bir sorumluluk, ona hazırlanırken harcadığım kaygıyla birlikte çok daha geniş bir yer kaplayabilir. Takvim yalnızca olayın süresini gösterir.
Olayın bende ne kadar süreceğini göstermez.
İnsan hayatını ölçülebilir parçalara ayırdığında kendisini daha güvende hissediyor. Çünkü ölçülen şeyin yönetilebileceğine inanıyor. Saat dokuzda başlayacak, on birde bitecek, cuma günü tamamlanacak… Belirsizlik daralıyor, zihin rahatlıyor.
Ben de bunu yapıyorum.
Dağınık bir kaygının karşısına saat koyuyorum.
Kontrol edemediğim hayatın içine kutucuklar çiziyorum.
Bu kutucukların bana düzen verdiğini biliyorum. Fakat aynı zamanda içimdeki belirsizlik korkusunu da gizlediğini görüyorum. Bazen plan yapma isteğim verimlilikten değil, sürprize tahammül edememekten geliyor. Ne olacağını bilirsem daha az incineceğimi sanıyorum.
Oysa hayat, takvime yazıldığı sırayla gelmiyor.
Asıl yorucu olan da bu. Takvim düzen vaat ediyor, hayat ise sürekli taşma üretiyor. Bir şey gecikiyor, biri iptal ediyor, bedenim istediğim hızda ilerlemiyor, duygularım plana uymuyor. O zaman yalnızca program bozulmuş olmuyor.
Ben bozulmuşum gibi hissediyorum.
Kendimi planıma uyduramadığım zamanlarda yetersiz saydığımı fark ettim. Sanki yazdığım listeye itaat etmek karakter sınavıymış gibi davranıyorum. Bir işi zamanında yapamadığımda yalnızca gecikmiş olmuyorum. Kendim hakkında hüküm veriyorum.
Disiplinsizim.
Dağınığım.
Yeterince güçlü değilim.
Bu hükümler çoğu zaman işin kendisinden daha ağır geliyor.
İnsan planını bozduğunda, bazen kendine olan saygısının da bozulduğunu sanıyor.
Oysa takvimdeki düzen, insanın iç düzeniyle aynı şey değil. Bir günümü verimli geçirmiş olmam, kendimle iyi ilişki kurduğum anlamına gelmez. Her işi tamamlamış olabilirim ama bütün gün kendimi zorlamış, aşağılamış, nefes almadan hareket etmiş olabilirim.
Dışarıdan kusursuz görünen bir gün, içeride şiddetli yaşanabilir.
Bunu kendimde açıkça gördüm.
Bazı günler yapılacaklar listesindeki her şeyin üzerini çizdim ve yine de huzur duymadım. Çünkü bitirdiğim işler arttıkça, içimdeki ses daha fazlasını istedi. Tamamlamak beni serbest bırakmadı. Yalnızca çıtayı yükseltti.
Verimlilik, sınırı olmadığında doyum üretmez.
Yalnızca yeni görevler üretir.
Takvimin beni yönetmesinin bir nedeni de çevremdeki insanların aynı zamansal düzene göre yaşaması. Hafta içi çalışılır, hafta sonu dinlenilir. Yazın tatile çıkılır, yıl sonunda hesap yapılır, belirli yaşlarda belirli aşamalara gelinmiş olması beklenir. Hayat sanki görünmez bir ortak programa bağlı.
Bu programın dışına çıktığımda yalnızca farklı yaşamıyorum.
Gecikmiş hissediyorum.
Başkalarının hayatındaki tarihlere bakıp kendi yerimi ölçtüğüm zamanlar oldu. Kim hangi yaşta ne yaptı, kim ne zaman evlendi, kim kariyerinde nereye geldi, kim neyi tamamladı… Böylece takvim kişisel bir araç olmaktan çıktı. Bir karşılaştırma cetveline dönüştü.
İnsan kendi zamanını başkasının takviminde ölçtüğünde, daima geç kalmış hissedebilir.
Çünkü başkasının ulaştığı yeri görürüm, geçtiği yolu değil.
Sonucu görürüm, bedelini değil.
Tarihi görürüm, o tarihin ardındaki şartları değil.
Yine de kendimi kıyaslarken bütün bunları unuturum. Başkasının hayatını tamamlanmış sahnelerle, kendiminkini ise dağınık hazırlıklarla karşılaştırırım. Bu adil değildir.
Ama zihin adaleti değil, hızlı hükmü sever.
Takvim bu hükmü kolaylaştırıyor. Yaşımı biliyorum, yılı biliyorum, geçen süreyi biliyorum. Sonra bu rakamlardan kim olduğuma dair sonuçlar çıkarıyorum. “Bu yaşta bunu yapmış olmalıydım.” “Artık geç.” “Daha erken başlamalıydım.”
Zamanı ölçerken kendimi yargılamaya başlıyorum.
Oysa yaş, yalnızca ne kadar süredir yaşadığımı gösterir.
Ne kadar derin yaşadığımı değil.
Bazı yılların üzerimde neredeyse hiç izi yok. Bazı aylar ise bütün karakterimi değiştirmiş gibi. Takvim bunları eşit uzunlukta gösteriyor. On iki ay, diyor. Üç yüz altmış beş gün, diyor.
Ama yaşanmış zaman eşit değildir.
Bir gün bazen bir yıldan daha fazla yer kaplar.
Bunu özellikle zor dönemlerden geçerken anladım. Dışarıdan birkaç hafta sürmüş bir süreç, içimde çok daha uzun yaşamış olabilir. Tam tersine, aylarca süren sakin bir dönem hafızamda tek bir görüntüye sıkışabilir.
Takvim süreyi bilir.
Yoğunluğu bilmez.
İnsan yine de hayatını bu dış ölçüye göre değerlendiriyor. Çünkü ölçülebilir şey güven verir. Bir duygunun ne zaman biteceğini bilemem ama ayın kaçında olduğumu bilirim. Bir ilişkinin içimde ne kadar yer tuttuğunu ölçemem ama kaç yıl sürdüğünü söyleyebilirim. Bir kaybın etkisini hesaplayamam ama üzerinden kaç ay geçtiğini sayabilirim.
Sayılar, anlamın yerini tutmaz.
Fakat anlam belirsiz olduğunda, sayılar daha güçlü görünür.
Bir acının üzerinden uzun zaman geçtiğinde artık iyi olmam gerektiğini düşündüğüm oldu. Takvim ilerlemişti. Demek ki benim de ilerlemiş olmam gerekiyordu. Fakat iç dünya, ayların geçişine aynı hızla cevap vermiyor.
Bazı yaralar zamana değil, temas biçimine göre değişir.
Üzerinden geçen süre tek başına iyileştirmez. O süre içinde ne yaptığım, neyi anlayabildiğim, hangi gerçekle karşılaştığım önemlidir. Takvim ilerlerken ben aynı savunmanın içinde kalabilirim.
Zaman geçer.
İnsan her zaman geçmez.
Bunu bilmek beni zayıf değil, daha gerçekçi yapıyor. Kendime “çoktan aşmış olmalıydın” demiyorum artık. Bunun yerine, neden hâlâ aynı yerde kaldığımı açıkça soruyorum. Acıya tutunduğum için mi, kimliğimi onun üzerine kurduğum için mi, değişirsem geçmişteki kendime ihanet edeceğimi sandığım için mi?
Kendime doğru soruyu sorduğumda, takvimin otoritesi azalıyor.
Çünkü mesele yalnızca ne kadar zaman geçtiği olmaktan çıkıyor.
O zaman içinde neyin değiştiğine dönüşüyor.
Takvim aynı zamanda hafızamı da düzenliyor. Olayları yıllara, aylara, dönemlere ayırıyorum. “O yaz”, “o kış”, “üniversitenin ilk yılı”, “ayrılıktan sonraki aylar”… Yaşadığım şeyleri tarihlere bağlayarak kendime bir hikâye kuruyorum.
Bu hikâye olmadan geçmiş dağınık kalırdı.
Fakat her düzenleme biraz eksiltir.
Bir dönemi tek bir adla andığımda, içindeki bütün çelişkileri kaybediyorum. “Zor bir yıldı,” diyorum. O yılın içindeki güzel bir sabahı, beklenmedik bir dostluğu, kısa bir ferahlığı unutuyorum. Ya da “çok güzel bir dönemdi” derken içindeki sessiz kırılmaları görünmez yapıyorum.
İnsan geçmişi hatırlamaz yalnızca.
Onu tekrar düzenler.
Takvim bu düzenlemeye sağlam bir iskelet sunuyor. Fakat iskelet, bedenin tamamı değildir. Tarihler bana ne zaman olduğunu söyler. Ne anlama geldiğini sonradan ben kurarım.
Bazen bu anlamı değiştiriyorum.
Bir zamanlar başarısızlık saydığım gecikmeye, yıllar sonra korunma biçimim olarak bakabiliyorum. Kaybolmuş zaman sandığım bir dönemin aslında beni eski bir hayattan uzaklaştırdığını görebiliyorum. Takvimde boşa geçmiş gibi görünen aylar, içimde sessiz bir hazırlık dönemi olabilir.
Hayatın bazı süreçleri dışarıdan hareketsiz görünür.
Oysa içeride bir yapı yıkılıyor ve yenisi henüz görünmüyordur.
Takvim görünmeyen dönüşümleri kaydetmez.
Bu yüzden ona gereğinden fazla inandığımda, yalnızca ortaya çıkan sonuçları gerçek sayıyorum. Düşünmek, beklemek, hazırlanmak, vazgeçmek, yas tutmak… Bunlar takvim üzerinde verimsiz görünebilir. Fakat insanın en köklü değişimleri çoğu zaman görünür bir ilerleme göstermeden gerçekleşir.
Her duraklama kayıp değildir.
Bazıları yön değişikliğidir.
Yine de takvimi bütünüyle reddetmiyorum. Böyle bir şey yapmam hem mümkün değil hem de akıllıca olmazdı. Birlikte yaşayabilmek için ortak zamana ihtiyacımız var. Sözlerin, buluşmaların, sorumlulukların bir tarihi olmalı. Sorun takvimde değil.
Ona verdiğim mutlak yetkide.
Takvim hayatımı düzenleyebilir.
Hayatımın değerini belirleyemez.
Bir gün planıma uymadığında kendimi bozulmuş saymıyorum artık. Bir hedef geciktiğinde bütün yolculuğu değersizleştirmiyorum. Başkasının takviminde gerçekleşen bir şeyin, benim hayatım için de aynı tarihte olması gerektiğine inanmıyorum.
Her hayatın olgunlaşma süresi farklıdır.
Meyveye kızarak onu erkenden olgunlaştıramam.
Kendime de bunu yapamam.
Bazen hızlı ilerlemem gerekir. Bazen beklemem. Bazen verdiğim söze yetişmem, bazen de eski bir plana bağlı kalmanın artık bana zarar verdiğini kabul etmem gerekir. Olgunluk, takvime körü körüne uymak değil; hangi tarihin sorumluluk, hangisinin korku, hangisinin başkalarının beklentisi olduğunu ayırt edebilmektir.
Her son tarih gerçek değildir.
Bazıları yalnızca içime yerleşmiş bir toplumsal sestir.
“Artık bunu yapmalısın.”
“Bu yaşta burada olmalısın.”
“Daha fazla gecikemezsin.”
Bu cümlelerin karşısında artık hemen eğilmiyorum. Önce kimin konuştuğunu soruyorum. Gerçek bir ihtiyacım mı, verdiğim bir söz mü, yoksa kabul görmek için uymaya çalıştığım bir senaryo mu?
Kendi zamanımı korumak, sorumluluktan kaçmak değildir.
Başkalarının hızını hayatımın ölçüsü yapmamaktır.
Takvim hâlâ masamda duruyor. Günleri işaretliyorum, planlar yapıyorum, yaklaşan tarihleri izliyorum. Fakat artık onun yalnızca bir araç olduğunu biliyorum. Kutuların içine görevler yazabilirim.
Kendimi yazamam.
Bir günün içine görüşmeler, yolculuklar, işler yerleştirebilirim.
O günün bende bırakacağı izi önceden belirleyemem.
Takvim zamanın düzenini gösterir.
Hayatın hakikatini değil.
Belki bizi yönetmesinin asıl nedeni de bu: Belirsiz hayat karşısında kesin görünmesi. Tarihler nettir. İnsan değildir. Kutular düzenlidir. Duygular taşar. Takvim susar ama itiraz kabul etmeyen bir otorite gibi görünür.
Ben artık o sessiz otoritenin karşısında kendi sesimi duyuyorum.
Zamanımı planlıyorum.
Ama kendimi tarihlere teslim etmiyorum.
Çünkü insanın hayatı takvimde ilerler.
Fakat anlamı, takvimin dışında oluşur.