Buzdolabı üçüncü katın sahanlığında sıkışınca taşıyıcılardan biri elindeki kayışı bıraktı, diğeri merdiven korkuluğuna yaslanıp kapının sökülmesi gerektiğini söyledi. Karton kutular dairenin girişinde üst üste yığılmış, üzerlerine aceleyle yazdığım “mutfak”, “kitap”, “kırılacak” kelimeleri birbirine karışmıştı. Yeni anahtar cebimdeydi, kira sözleşmesi çantamdaydı, elektrik açılmış, su akmıştı; bütün resmî işaretler buranın artık benim evim olduğunu söylüyordu. Yine de kapının önünde dururken içeri girmeyi bekleyen bir misafir gibi ayakkabılarımın altına baktım.
Daireyi ilk gördüğüm gün geniş bulmuştum. Eşyalar yerleşince genişlik kaybolmadı, fakat anlam değiştirdi. Salonun ortasında koltuk vardı ama insanın kendisini bıraktığı bir köşe yoktu; mutfakta tabaklar dizilmişti ama hangi çekmeceyi düşünmeden açacağımı bilmiyordum. Gece susadığımda ışığı yakmadan yürüyemiyor, banyoya giderken omzumu duvara çarpıyordum. Beden bir yere adres bilgisiyle yerleşmiyor. Köşeleri, sesleri, mesafeleri tekrar tekrar öğreniyor; güven dediğimiz şeyin bir kısmı, karanlıkta elini nereye uzatacağını bilmekten oluşuyor.
İlk haftalar her şeyi düzenli tuttum. Kullanmadığım battaniyeleri bile katladım, mutfak tezgâhında tek bir bardak bırakmadım, eve döndüğümde ayakkabılarımı yan yana koydum. Bu titizliği yeni başlangıcın heyecanı diye anlattım kendime. Bir yanı öyleydi. Fakat dağınıklık bırakmaktan çekindiğimi fark ettiğimde başka bir şey gördüm: Buraya iz bırakmaya henüz cesaret edemiyordum. Her an ev sahibi kapıyı açıp kontrol edecek, duvardaki küçük lekeyi, tezgâhtaki çizgiyi, koltuğun yerini değiştirmemi yersiz bulacakmış gibi davranıyordum. Kiracı olmak bazen yalnızca bir mülkiyet meselesi değildir; insanın yaşadığı yerde bile geçici olduğunu bedenine hatırlatan uzun bir temkin hâlidir.
Taşındığımın ikinci haftasında alt kattaki kadın kapıyı çaldı. Elinde yanlış daireye bırakılmış bir kargo vardı. Paketi uzatırken içeriyi şöyle bir süzdü, sonra “Daha yerleşemediniz galiba,” dedi. Oysa kutuların çoğunu açmıştım. Perdeler asılmış, kitaplar raflara dizilmiş, çamaşırlar dolaba kaldırılmıştı. Demek yerleşmek dışarıdan da görülen başka bir şeydi. Bir ev, eşyaların duvarlara yaklaşmasıyla tamamlanmıyordu; içeride yaşayan kişinin hareketleri henüz yüzeyde iz bırakmamışsa mekân, kurulmuş bir dekor gibi duruyordu.
Belki de evleri yuvaya dönüştüren, estetikten önce tekrarın verdiği tanışıklıktır. Aynı masada farklı ruh hâlleriyle oturmak, bir hastalığı aynı tavana bakarak geçirmek, kapının nasıl kapandığını sesinden anlamak, eve gelen birinin hangi bardağı tercih ettiğini ezberlemek… Mekân, hayatımızın yalnızca iyi tarafını taşıdığında değil, dağınıklığımıza, öfkemize, sıradanlığımıza da dayanabildiğinde bize yaklaşır. Yuva dediğimiz şey kusursuz bir yer olmayabilir; kendimizi sürekli düzenlemek zorunda kalmadığımız bir ilişkinin duvarlara sinmiş biçimidir.
Bunu düşününce çocukluğumdaki evi gereğinden fazla güzel hatırladığımdan kuşkulandım. Orada da tartışmalar, kapanan kapılar, dar gelen odalar vardı. Bazı akşamlar eve dönmek istemediğim hâlde başka gidecek yerim olmadığı için dönmüştüm. Yıllar geçince hafıza kötü ayrıntıların kenarlarını törpülemiş, mutfaktan gelen yemek kokusunu, koridorda duran terlikleri, annemin başka odadan seslenişini öne çıkarmıştı. Eski evi özlerken belki binayı değil, birileri tarafından beklenmiş olmayı özlüyordum. Evler geçmişte daha sıcak olmayabilir; içlerinde bizim için ayrılmış bir yer bulunduğu için öyle hatırlanırlar.
Yeni dairede beni bekleyen kimse yoktu. Bu cümleyi kurunca kendime acımaya başladığımı fark edip durdum. Yalnız yaşamak seçtiğim bir şeydi ve özgürlüğünü de seviyordum. Anahtarı kimseye açıklama yapmadan çevirmek, dolabın kapağını açık bırakmak, yemek yemeden uyumak bana aitti. Fakat özgürlük ile bağsızlık aynı duygu değildi. Kendi kararlarımı verebilmek ferahlatıyor, bu kararların başka hiçbir hayatın akışında küçük bir değişiklik yaratmaması ise içimi tuhaf biçimde daraltıyordu. İnsan yalnızca müdahale edilmediğinde değil, yokluğu fark edildiğinde de kendisini bir yere ait hissediyor.
Bir akşam işten döndüğümde mutfak dolabının kapağının açık kaldığını gördüm. Sabah aceleyle çıkarken kapatmamıştım. Önce rahatsız oldum, sonra o açık kapak bana ilk kez yabancı görünmedi. Ev ben yokken de benim bıraktığım biçimde kalmıştı. Bu küçük süreklilikten gereğinden fazla etkilendiğimi düşündüm; sonuçta ortada yalnızca açık unutulmuş bir dolap vardı. Yine de yuva duygusunun büyük anlardan çok böyle önemsiz devamlılıklardan kurulduğunu inkâr edemedim. Mekân bizi tanımaz, fakat tekrarlarımızı tutar; biz de kendi izimize rastladıkça orada biraz daha az misafir oluruz.
Sorun yalnızca yeni bir eve alışamamak değildi. Bazı evler yıllarca içinde yaşandığı hâlde de yuvaya dönüşmüyordu. Aynı sofraya oturanların birbirlerinin yüzünü dikkatle izlediği, yanlış bir cümlenin akşamın havasını bozabildiği, her odada başka bir kişinin beklentisine göre davranıldığı yerler vardı. Dışarıdan sağlam, içeriden sürekli tetikte tutan bu evlerde beden anahtar sesini, ayak basışını, kapının kapanma biçimini tehdit gibi öğrenebiliyordu. Çatı insanı yağmurdan koruyabilir, fakat her çatı insanın gevşemesine izin vermez. Güvende görünmekle güvende hissetmek arasındaki mesafe, bazen birkaç metrekarelik bir salona sığar.
Ben de yeni evimin bazı duvarlarına eski evlerin kurallarını taşımıştım. Kimse istemediği hâlde sessiz yürüdüm, kimse kızmayacağı hâlde bir şeyi kırınca kendime sert davrandım, misafir gelmeden önce yalnızca evi değil, yaşadığımı belli eden her ayrıntıyı topladım. Geçmiş mekânlarda öğrenilen temkin, adres değiştirince kapının dışında kalmıyordu. İnsan evini taşırken koltuklarını, kitaplarını, tabaklarını götürüyor; fakat hangi seslerden irkildiğini, ne kadar yer kaplamaya izin verdiğini ve rahatlığın ardından ne beklediğini de görünmez kutulara koyuyordu.
Taşınmanın üzerinden aylar geçtikten sonra buzdolabının sahanlıkta bıraktığı küçük çizgi hâlâ duvardaydı. Apartman görevlisi birkaç kez boyanacağını söyledi, boyanmadı. İlk gün o izi görünce mahcup olmuş, daha eve girmeden bir yeri bozduğumu düşünmüştüm. Şimdi merdivenleri çıkarken elim çoğu kez o çizginin hizasında korkuluğa uzanıyor; daireme kaç basamak kaldığını oradan anlıyorum. Ev hâlâ tam anlamıyla beni bekleyen bir yere dönüşmedi, belki hiçbir yer bunu bütünüyle yapmayacak. Fakat o çizgiye her rastladığımda, yuvanın yalnızca içinde huzur bulduğumuz bir mekân olmadığını düşünüyorum; kimi zaman varlığımızın bir yüzeyde bıraktığı kusura artık özür dilemeden bakabildiğimiz yerdir. Asıl mesele, anahtarın hangi kapıyı açtığından çok, içeri girdiğimizde kendimizi yine kapının önünde bırakıp bırakmadığımızdır.