Acil servisin danışmasındaki görevli, sedyede oturan adama üçüncü kez “Yakınınız gelecek mi?” diye sordu. Adam önce soruyu duymamış gibi cebindeki katlanmış kâğıtla uğraştı, sonra başını kaldırmadan “Gelmeyecek,” dedi. Görevli, bilgisayar ekranındaki bir kutucuğu işaretledi ve bu kez daha yavaş konuştu: “Gelemeyecek mi, yoksa haber vermediniz mi?” Adamın yüzünde öfkeye benzemeyen, fakat insanın kendisini açıklamaktan yorulduğunda beliren o sertlik oluştu. “Gelecek kimsem yok,” dedi. Koridordaki konuşmalar devam etti, numaralar yandı, sedye tekerlekleri zemindeki birleşme yerlerinde sarsıldı. Bir tek ben, elimdeki su şişesinin kapağını gereğinden uzun süre çevirdim.
Orada kendi yakınımı bekliyordum. Muayenesi uzamıştı ve beklemekten sıkıldığımı düşünüyordum. Adamın cümlesini duyunca bu sıkıntıdan utandım, fakat utanç beni daha iyi biri yapmadı; yalnızca telefonuma bakıyormuş gibi davranmama yol açtı. Yardım teklif etsem yanlış anlaşılır mı, konuşsam haddimi aşar mıyım, susmak daha saygılı değil mi diye düşündüm. İnsan başkasının yalnızlığı karşısında çoğu kez incelikli gerekçeler buluyor. Kimi gerçekten sınır gözetmekten, kimi de o yalnızlığın içine çekilmekten korktuğu için. Ben hangisiydim, karar veremedim. Daha doğrusu, karar vermek istemedim.
Adamın kolunda serum yolu açılmıştı. Hemşire, taburcu edilirken yanında birinin bulunmasının iyi olacağını söylediğinde başını salladı; öneriye itiraz etmedi, yerine getiremeyeceğini de açıklamadı. Bedeninin nasıl öğrendiğine dikkat ettim. Bir talep yöneltildiğinde omuzları hafifçe öne düşüyor, sesi küçülüyor, mümkün olmayan şeyi tartışmaya açmadan kabul ediyordu. Uzun süredir yardım istemeyen kişilerde gördüğüm bir hareketti bu. İhtiyaç ortadan kalkmıyor; yalnızca dile gelmeden yönetilecek bir yük gibi kaslara, nefese ve gündelik becerilere dağılıyor. Kimsesizlik dışarıdan güçlü duruşa benzeyebiliyor, çünkü kimseye yaslanmayan kişi düşmemeyi tek başına öğrenmek zorunda kalıyor.
Onu izlerken meseleyi fazla büyüttüğümü düşündüm. Belki çocukları başka şehirdeydi, belki küs olduğu kardeşleri vardı, belki de yalnız yaşamayı seçmişti. “Kimsem yok” cümlesini duyup hemen acıklı bir hayat kurmak da başkasının gerçeğini ele geçirmekti. Yine de görevlinin önündeki form beni bırakmıyordu. Ad, soyad, adres, telefon ve ardından “yakını” için ayrılmış boşluk. Hayatın pek çok düzeni, herkesin bir kişiye bağlı olduğu varsayımıyla kuruluyordu. Hastalandığında aranacak, düştüğünde kaldıracak, imza gerektiğinde gelecek biri. O boşluk doldurulamadığında yalnızlık duygusal bir hâl olmaktan çıkıyor, sistemin içinde eksik bilgiye dönüşüyordu.
Kimsesizliğin görünmeyen tarafı belki de buydu: Kimsenin ona bakmaması değil, dünyanın ona mutlaka bakacak biri varmış gibi davranması. Bayramlarda tek başına yemek yemek görülebilir bir yalnızlıktır; hastane çıkışında “refakatçiniz?” sorusuna cevap verememek ise çoğu zaman birkaç saniyelik aksaklık olarak geçilir. Bir evde tek başına uyanmak fark edilir; acil durumda kimin aranacağını önceden düşünmemek daha derinde kalır. Bazı kişiler çevrelerinde çok insan bulunduğu hâlde bu boşluğu taşır. Telefon rehberleri kalabalıktır, fakat zor anın yükünü bırakabilecekleri tek bir isim yoktur. Tanınmak ile dayanılmak aynı şey değildir.
Benimse aranacak insanlarım vardı. Bu gerçeği yıllardır doğal bir hak gibi taşıdığımı o koridorda fark ettim. Birini arayıp “Buradayım,” diyebilmenin ne kadar büyük bir güven olduğunu hiç düşünmemiştim. Daha kötüsü, başkalarının da aynı imkâna sahip olduğunu varsaymıştım. Bir arkadaşım gecenin bir vakti “Müsait misin?” diye yazdığında çoğu kez mesajın devamını beklemiş, doğrudan aramamasını garipsemiştim. Belki bazı insanlar ihtiyaçlarını açıkça söylemezler; reddedilmekten korktukları için değil yalnızca, kabul edilmenin nasıl bir şey olduğunu yeterince bilmedikleri için. Yardım istemek, karşı tarafın iyiliğine inanmayı gerektirir. Herkes bu inancı aynı yerden edinmiyor.
Adam bir ara telefonunu çıkarıp rehberde aşağı doğru kaydırdı. Bir ismin üzerinde durdu, sonra ekranı kapattı. Kimi aramaktan vazgeçtiğini bilmiyordum. Belki arayabileceği biri vardı da aralarındaki mesafe, kilometreden daha eskiydi. Yalnızlığın her zaman ilişkisizlikten doğmadığını düşündüm; kimi bağlar vardır, ama insan o bağın içinde ihtiyaç sahibi görünmeye cesaret edemez. Kendisini yıllarca güçlü, sorunsuz, yük çıkarmayan kişi olarak tanıtmışsa bir gece “Gelir misin?” demek, yalnız yardım istemek değildir. Kurduğu bütün kişiliğin dışına adım atmaktır. Bazıları kimsesiz kalmaz; kimseye muhtaç olmayacak kişi rolünün içinde yavaşça kimsesizleşir.
Bu düşünce beni rahatlatmadı, çünkü o rolü ben de iyi biliyordum. Üzüldüğümde geç haber verir, hastalandığımda durum düzelmeden kimseyi aramaz, zorlandığımı anlatırken bile cümlenin sonuna “Ama hallederim” eklerdim. İnsanları yormamakla övündüğüm zamanlar olmuştu. Şimdi bunun yalnızca düşüncelilik olmadığını görebiliyordum. Yardım istersem karşılık bulamayabileceğim ihtimalini yaşamaktansa, hiç istemeyerek kendimi güvende tutuyordum. Kendi yalnızlığımı başkalarının ihmali gibi anlatmak kolaydı; oysa kapıyı içeriden kilitlediğim anlar da vardı. Kimsesizlik kimi zaman çevremizde kimse bulunmamasından değil, ihtiyacımızı görünmez kılmakta fazla ustalaşmamızdan büyüyor.
Taburcu işlemleri tamamlandığında görevli, adama bir poşet içinde ilaçlarını ve belgelerini verdi. “Yalnız çıkmanız sakıncalı olabilir,” dedi, fakat ardından bekleyenlere döndü. Adam poşeti sağlam eliyle kavradı, öteki kolunu gövdesine yakın tutarak ağır ağır kapıya yöneldi. Ayağa kalktım; yardım etmek için mi, yol vermek için mi, hâlâ bilmiyorum. Kapıyı açık tuttum. Teşekkür etti, sonra hastanenin önündeki taksilere baktı. Adını sormadım. Belki sorsam yapay olacaktı, belki de bunu düşünmek yine kendimi korumanın kibar bir yoluydu.
O gece aklımda adamın yüzünden çok, danışmadaki boş kutucuk kaldı. Bir kişinin bütün hayatı birkaç satıra sığdırılırken en küçük görünen bölümün, aslında en ağır soruyu taşıdığını fark ettim: Başına bir şey geldiğinde kimin hayatında değişiklik olacak? Bu sorunun cevabı yalnızca kaç kişinin bizi sevdiğini göstermiyor; kendimizi kimin yanında zayıf bırakabildiğimizi de ortaya çıkarıyor. Adam hastanenin kapısından tek başına çıktı, fakat koridorda kalan ben de bütünüyle kalabalık değildim. O günden beri telefon rehberimdeki isimlere başka türlü bakıyorum; kaç kişiyi arayabileceğimden çok, kaçının beni ararken önce güçlü görünmek zorunda hissetmeyeceğini düşünüyorum. Kimsesizlik, kimi zaman çevremizdeki sandalyelerin boş olması değildir. Biri yanımıza otursa bile ona yükümüzün gerçek ağırlığını göstermeyeceğimizden emin olmamızdır.