Matbaanın büyük makinesi durduğunda, içeride ilk kez ne kadar çok sesin eksildiğini duydum. Kâğıtların çekilirken çıkardığı kuru hışırtı, metal parçaların düzenli vuruşu, havalandırmanın uğultusu bir anda kesilmiş; geriye mürekkep kokusu, yarım basılmış sayfalar ve ne yapacağını unutmuş gibi duran üç kişi kalmıştı. Usta, sıkışan kâğıdı silindirlerin arasından çıkarmak için kapağı kaldırdı. Ben duvarın yanında, bastırmaya geldiğim metnin prova nüshasını elimde tutuyor, yazdığım yüzlerce kelimeye rağmen kendimle ilgili tek bir düzgün cümle kuramadığımı düşünüyordum.
Usta, çocukluk arkadaşımın ağabeyiydi. Beni yıllardır tanıdığı için yüzüme uzun uzun bakma hakkını kendinde buluyordu. Makinenin içine eğilmişken başını çevirmeden, “Sende bir şey var,” dedi. Soruyu böyle sormayan insanlar tehlikelidir; kaçacak geniş bir cevap bırakmazlar. Yine de ben eski ve güvenli cümleme sığındım: “Yorgunum biraz.” Sesim normal çıktı. Hatta gereğinden normaldi. İnsan bazı duyguları saklamak için yalan söylemez yalnızca; doğru kelimeleri, kimsenin şüphelenmeyeceği bir ses tonuna yerleştirerek de kendisini görünmez kılabilir.
Elimdeki prova kâğıdına baktım. Bir paragrafın son satırı sayfanın dışında kalmış, yalnızca ilk iki kelimesi basılmıştı. Devamı başka sayfaya geçmişti ama gözüm o eksik cümlede takılı kaldı. Sanki bütün hayatımı böyle anlatıyordum: Başlangıcını gösteriyor, devamını karşımdakinin tahmin etmesini bekliyordum. Sonra anlaşılmadığımda kırılıyor, kimsenin beni gerçekten dinlemediğine inanıyordum. Oysa dinlemekle bilmek aynı şey değildi. Karşımdaki ne kadar dikkatli olursa olsun, söylemediğim kısmı kendi geçmişinden, korkularından ve alışkanlıklarından tamamlayacaktı.
Sessizlik dışarıdan bakıldığında tek bir hâl gibi görünüyor, fakat içine girildiğinde birbirinden farklı odalara ayrılıyor. Birinde korku var; söylenen cümlenin ilişkiyi bozacağından çekinen tarafımız nefesi kısaltıyor, sesi yumuşatıyor. Birinde utanç bulunuyor; anlatırsak küçüleceğimizi sanıyoruz. Başka birinde öfke bekliyor; konuşmayarak karşıdakine neyi anlaması gerektiğini öğretmeye çalışıyoruz. Bazen de sözcük bulamıyoruz, çünkü duygunun bedendeki karşılığı çoktan ortaya çıkmış olsa da zihnimiz onu henüz ayırt edememiş oluyor. Göğüste baskı, çenede sertlik, omuzlarda yorgunluk var; fakat bunların hangi hikâyeye ait olduğunu bilmiyoruz.
Ben uzun süre susmayı sakinlik sandım. Tartışmalarda sesimi yükseltmememi, kırıldığımda geri çekilmemi, karşımdaki hazır değilse konuşmayı ertelememi olgunluk diye anlattım. Bunların içinde gerçekten bir ölçü payı vardı; her duygu ortaya çıktığı anda başkasının üzerine bırakılmamalıydı. Fakat ölçülülükle silinmek arasındaki çizgiyi pek gözetmedim. Bazı susuşlarım kimseyi korumuyordu, yalnızca reddedilme ihtimalini geciktiriyordu. Cümleyi kurmazsam cevabını da duymayacaktım. Böylece ilişki bozulmamış gibi kalıyor, ben ise içimde verilmemiş bir cevaba darılabiliyordum.
Makinenin başındaki çırak, yere düşen kâğıtları toplarken ustaya bir şey sormak istedi. İki kez ağzını açıp vazgeçti. Sonunda eliyle silindirlerden birini gösterdi. Usta sertçe, “Söyle işte,” dedi. Çocuk parçada çizik gördüğünü anlattı; usta önce inanmadı, sonra eğilip baktığında çizgiyi fark etti. Birkaç dakika daha çalışsaydı yüzlerce sayfa kusurlu basılacaktı. Çocuğun tereddüdünü izlerken, susmanın yalnızca kişisel bir huy olmadığını düşündüm. Kimin konuşabileceğini, kimin sözünün beklemesi gerektiğini bulunduğumuz yerler de öğretiyordu. Evde yaş, işte mevki, toplumda para, cinsiyet ve itibar; bazı sesleri daha ağızdan çıkmadan yüksek, bazılarını ise kanıtlanana kadar önemsiz kılıyordu.
Yine de bütün sorumluluğu bu düzenlere bırakamazdım. Ben artık çocuk değildim, karşımda sözümü küçümseyen biri de yoktu. Buna rağmen yakınlarımdan beni yüzümdeki küçük değişikliklerden anlamalarını bekliyor, doğrudan sorulduğunda meseleyi hafifletiyordum. Sonra onların gündelik konuşmalara dönmesini ilgisizlik sayıyordum. İnsan görülmek isteyip görünmenin koşullarını sürekli zorlaştırabilir. Hatta bir yanımız, anlaşılmaz kalmayı gizli bir üstünlüğe dönüştürebilir; kimse bize ulaşamıyorsa bunun sebebi derinliğimizmiş gibi davranırız. Oysa kimi zaman derinlik sandığımız şey, yıllardır açılmamış bir kapıdır.
Usta elini bezle silip yanıma geldi. “Yorgun değilsin sadece,” dedi. Bu kez cevap vermedim. İçimdeki cümleler büyük değildi; anlatılınca hayatım değişmeyecek, matbaanın duvarları geriye çekilmeyecekti. Birkaç aydır yaptığım işten uzaklaştığımı, bazı sabahlar neye yetiştiğimi bilmeden kalktığımı, insanlarla konuşurken kendi sesimi dışarıdan dinliyormuş gibi olduğumu söyleyebilirdim. Ama bunların hepsini tek seferde anlatmak, taşıdığım yükü ona bırakmak gibi geldi. Sonra bu düşüncenin de bir kaçış olabileceğini fark ettim. Duyguyu paylaşmakla başkasını ona mecbur bırakmak aynı şey değildi.
“Bir süredir kendime yetişemiyorum,” dedim sonunda. Cümle ağzımdan çıkınca fazla edebî bulup utandım. Daha açık konuşabilirdim; yine sözü süslemiş, kendimi koruyacak bir mesafe bırakmıştım. Usta bunu çözmeye çalışmadı. Başını hafifçe salladı, prova kâğıdını elimden aldı ve kenarda kalan satırı gösterdi. “Bunu aşağı alırız,” dedi. Ardından makineye döndü. Önce hayal kırıklığına uğradım; içimi açmıştım ve aldığım cevap bir sayfa düzenlemesiydi. Fakat birkaç dakika sonra onun işi hemen başlatmadığını, benim konuşmam için gürültüyü biraz daha geciktirdiğini fark ettim.
Makine yeniden çalışınca içerisi yine metalin ve kâğıdın sesiyle doldu. Usta karşı taraftan bana bir şey söyledi, duyamadım; eliyle beklememi işaret etti. O an sessizliğin her zaman konuşmamak olmadığını düşündüm. Bazen insan çok şey söylerken kendisini saklıyor, bazen tek bir eksik cümleyle yıllardır kapalı duran bir yeri belli ediyordu. Ben hâlâ neyi ne kadar anlatmam gerektiğini bilmiyordum; bütün susuşlarım yanlış olmadığı gibi, konuştuğum her şey de dürüst sayılmazdı. Prova nüshasının yeni baskısında yarım kalan satır alt bölüme alınmış, cümle tamamlanmıştı. Fakat gözüm yine sayfada bırakılan beyaz kenara takıldı. Belki de içimizdeki insan, söylediğimiz kelimelerde olduğu kadar, kelimelerin çevresinde koruduğumuz o boş alanda yaşıyordu; mesele onu bütünüyle doldurmak değil, kimsenin göremeyeceği kadar daraltmamaktı.