Kültür merkezinin sahnesinde oyunculardan biri repliğini unutunca yönetmen avucunu havaya kaldırdı ve bütün ışıklar aynı anda söndü. Birkaç saniye sonra yalnız prova lambaları yandı; yerdeki renkli bantlar, yarım bırakılmış dekor ve sıraya dizilmiş boş sandalyeler ortaya çıktı. Ön tarafta oturmuş onu izliyordum. Sahnedeki kadın rolüne geri dönmeden önce gözlerini bana çevirdi, hafifçe gülümsedi. Bu gülümsemenin bana ait olduğundan emin olmak için arkamı kontrol ettim. Arkamda kimse yoktu. Yine de içimde ilk beliren düşünce, beni görmekten sevindiği değil, mahcup olmamam için böyle davrandığıydı.
Bunu yalnız o akşam yapmadığımı biliyorum. Biri bana yakınlık gösterdiğinde sevgiyi olduğu gibi almak yerine nedenini araştırıyor, sonunda duygunun bana değmeyen bir açıklamasını buluyordum. Beni özlemişse yalnız kaldığı içindi; güzel bir şey söylediyse nezaketindendi; yanımda kalıyorsa henüz daha iyi bir ihtimalle karşılaşmamıştı. Sevilmediğime dair açık bir kanıta ihtiyacım yoktu. Sevildiğime dair her kanıtı geçersiz sayabilecek kadar yaratıcıydım. Zihin bir hükmü uzun süre taşıdığında, dünyayı tarafsız biçimde incelemiyor; o hükmü doğrulayacak parçaları daha hızlı seçiyor, tersini gösterenleri ise açıklanması gereken bir istisna gibi kenara koyuyor.
Prova yeniden başladığında sahnedeki adam, karşısındaki kadına onu sevdiğini söyledi. Yönetmen hemen durdurdu. “Cümleyi söylemek yetmiyor,” dedi, “karşı tarafın duyduğunu da görmen gerekiyor.” Bu söz dikkatimi oyundan kopardı. Bana sevildiğim defalarca söylenmişti ama ben duyduğum şeyi içeri almamıştım. Kelimeler kulağımdan geçiyor, içimde daha eski bir değerlendirme sistemine çarpıyor, oradan değişmiş hâlde çıkıyordu. “Seni seviyorum” cümlesi, bende “Şimdilik senden vazgeçmedim” gibi duyulabiliyordu. Karşımdaki başka bir şey söylüyor, geçmişte kurulmuş tercümanım her defasında aynı metni okuyordu.
Onunla ilk aylarımızda bunu romantik bir çekingenlik sandı. Güzel olduğumu söylediğinde yüzümü çeviriyor, beni özlediğini anlattığında konuyu değiştiriyor, yaptığı küçük planları fazla büyütmemek için hafif bir alayla karşılıyordum. Utangaç olduğumu düşündü. Ben de öyle söyledim. Oysa utanmanın altında daha sert bir korku vardı: Söylediklerine inanırsam, bir gün değiştiklerinde kaybedeceğim şey büyüyecekti. Yakınlığı küçülterek ilerideki ayrılığı yönetilebilir tutmaya çalışıyordum. Sevgiyi kabul etmemek, sevgisizlikten korunmanın tuhaf bir yolu olmuştu.
Bedenim de bu düzenin sadık bir çalışanıydı. Birlikte iyi vakit geçirdiğimiz günlerin sonunda rahatlamak yerine huzursuzlanır, onun sesindeki en küçük değişikliği arardım. Fazla güzel geçen bir buluşmanın ardından eve dönerken göğsümde sebebini açıklayamadığım bir sıkışma olurdu. Sanki zihnim, “Bu kadar iyi hissettiysen yakında bunun bedeli çıkar,” diyordu. Güvenli yakınlık uzun süre tanınmadığında, sakinlik bile yaklaşan bir değişikliğin öncesi gibi algılanabiliyor. Beden her zaman gerçeği söylemiyor; çoğu kez daha önce neye hazırlanarak ayakta kaldığını tekrar ediyor.
Her şeyi çocukluğuma bağlayıp kendime dokunulmaz bir mazeret vermek istemem. Yine de sevgiyi nasıl tanıdığımı düşününce evdeki eski ölçüler karşıma çıkıyor. Başarılı olduğumda övülür, sorun çıkarmadığımda kolay sevilir, başkalarının yükünü hafiflettiğimde değerli hissederdim. Kimse beni sevmedi demiyorum. Fakat sevginin yanına çoğu kez bir işlev ilişmişti. Bu yüzden yetişkinliğimde biri benden bir şey beklemeden yaklaştığında içim rahatlamadı; tam tersine, henüz fark etmediğim beklentiyi aradım. Koşulsuz bir yakınlık, koşula alışmış biri için özgürlükten önce belirsizlik yaratabiliyor.
Toplum da sevgiyi çoğu zaman hak edilmesi gereken bir ödül gibi anlatıyor. Güzel, başarılı, güçlü, neşeli ya da faydalı olursan seçileceğin öğretiliyor; seçildiğinde ise bu özellikleri kaybetmemen bekleniyor. Böyle bir düzenin içinde sevilmek, olduğun kişiyle görülmekten çok yeterlilik sınavını geçmeye benziyor. Ben de ilişkide sürekli puanımı korumaya çalıştım. Yorgunluğumu sakladım, ihtiyaçlarımı azalttım, kızgınlığımı makul cümlelere çevirdim. Sonra bana sunulan sevgiyi, gerçek hâlimi tanımadığı gerekçesiyle reddettim. Oysa gerçek hâlimi göstermeyen bendim.
Bu çelişkiyi fark etmek hoşuma gitmedi. “Beni gerçekten sevse kusurlarımı da severdi,” diyordum ama kusurlarımı ortaya çıkarmamak için dikkatle çalışıyordum. Sevilmediğime inanmak, bir bakıma kontrolü elimde tutuyordu; karşımdakinin sevgisine güvenirsem onun bakışına muhtaç kalacağımı düşünüyordum. Bu yüzden önce küçümsüyor, sonra eksikliğinden şikâyet ediyordum. Sevgiye inanamayan kişi yalnız acı çeken taraf olmuyor; kendisine ulaşmaya çalışan insanı da sürekli kanıt sunmak zorunda bırakarak yorabiliyor. Benim kuşkum bana ait olsa da bedelini ikimiz ödüyorduk.
Bir akşam bana, “Ne söylersem söyleyeyim yanlış olduğunu düşünüyorsun,” dedi. Hemen itiraz ettim. Ondan kusursuz olmasını beklemediğimi, yalnız samimiyet aradığımı söyledim. Fakat samimiyet ölçütüm karşılanabilecek bir şey değildi; yaptığı her davranışın ardında ikinci bir neden buluyordum. Bana yemek hazırlarsa suçluluk duyuyordu, sarılırsa tartışmayı kapatmak istiyordu, sessizce yanımda oturursa aklı başka yerdeydi. Sevgiyi sınamak için kurduğum düzen, sevginin doğru çıkmasına izin vermiyordu. Sonuç baştan belliyse yapılan şey sınama değil, eski hükmün sahnelenmesiydi.
Yönetmen prova sırasında oyunculardan birine, karşısındakinin repliğini beklerken cevabını önceden hazırlamamasını söyledi. “Dinlemeden tepki veriyorsun,” dedi. “Her akşam aynı sözler söylense de sahne şimdi yaşanıyor.” Ben de ilişkide çoğu zaman bugünü dinlemiyordum. Onun bana verdiği sevgiden önce, geçmişte alamadığım ya da kaybettiğim yakınlıklara cevap veriyordum. Yüzündeki ifadeyi görüyor ama anlamını eski deneyimlerden tamamlıyordum. Zihin tahmin ederek hız kazanıyor; fakat ilişkiyi yalnız tahminlerle yaşadığımızda karşımızdaki kişi, tanıdığımız biri olmaktan çıkıp korkularımızın oynadığı role dönüşüyor.
Bunu görmek sevgiyi birden kolaylaştırmadı. Güzel bir söz duyduğumda hâlâ içimde onu küçülten bir ses beliriyor. Fakat artık bu sesi hakikatin kendisi saymıyorum. Onun yanında bir iltifatı hemen reddetmeden birkaç saniye beklediğim, şefkatli bir davranışın gizli nedenini araştırmadan yalnızca orada kalmasına izin verdiğim anlar oldu. Bu küçük duraklamalar dışarıdan önemsiz görünebilir. Yine de eski tepki ile yeni deneyim arasına giren her saniye, bedenin başka bir ihtimali öğrenmesi için açılmış dar bir yerdi. Sevildiğime kesin olarak inanmış değildim; yalnız inanmamayı otomatik bir doğruluk gibi taşımamaya başlıyordum.
Prova bittiğinde sahnedeki bantları sökmeye yardım ettim. Her oyuncunun duracağı yeri gösteren işaretler tek tek kalktı, zeminde yapışkan izleri kaldı. O yanıma gelip koluma girdiğinde ilk düşüncem bunun gün boyu yorulduğu için desteğe ihtiyaç duyması oldu. Sonra beni beklemek için çıkışta oyalanmış olabileceği ihtimalini düşündüm ve bundan hemen utanmadım. Sevilmeye inanamayan insan, sevgisizliğin kanıtlarını çok iyi toplarken kendisine yönelen yakınlığın karşısında delil yetersizliğinden söz ediyor. Belki asıl korkusu kandırılmak değildir; bir gün gerçekten sevildiğini kabul ederse, yıllardır kendisi hakkında verdiği hükmün yanlış çıkmasıdır. Sahne boşalmıştı ama yerde kalan izlere bakarken şunu düşündüm: Bazen insanı eski rolünde tutan seyirci yoktur; oyun bitmiştir, fakat o, yerini gösteren bant sökülürse nerede duracağını bilemeyeceğinden hâlâ aynı noktada bekler.