"Kelimelerin gücüyle dünyaları değiştirin."

Yasın Zamansız Takvimi

yazı resim

Telefonum, aylar önce birlikte koyduğumuz bir hatırlatmayı sabahın ortasında yeniden karşıma çıkardı. Ekranda yalnızca kısa bir cümle vardı; ne büyük bir tarih, ne özel bir gün, ne de dışarıdan bakıldığında anlam taşıyacak bir işaret. Yine de elim birkaç saniye telefona dokunamadı. O anda anladım ki yas, önemli günleri beklemiyor. Ölüm yıldönümünde sakin kalıp sıradan bir salı günü çözülebiliyor; herkesin hazırlıklı olduğu tarihlerde susup, kimsenin fark etmeyeceği bir ayrıntının içinden çıkabiliyor. Takvim zamanı sıralıyor, fakat kaybın bedende hangi gün konuşacağını belirleyemiyor.

Birini kaybettiğimizde yaşanan şey yalnızca onun artık bulunmaması değildir. Zihin, onunla kurulmuş geleceği de bir süre daha sürdürür. Belirli saatlerde aranmayı, bazı haberleri önce ona anlatmayı, bir konuda nasıl tepki vereceğini tahmin etmeyi bırakmaz. Bunlar bilinçli kararlar gibi işlemez. Tekrar edilen yakınlıklar, geleceğin doğal parçası hâline gelir; kişi öldüğünde bilgi değişir ama beklenti aynı hızla değişmez. Bu yüzden yas, geçmişe bakmaktan çok, gerçekleşmeyecek bir geleceği yavaş yavaş öğrenmekle ilgilidir. Her cevapsız beklenti, gerçeği bedene bir kez daha anlatır.

Belki de yasın zamansız görünmesinin nedeni burada saklıdır. Dışarıdan bakıldığında olay bir tarihte gerçekleşmiştir; içeride ise kayıp, yüzlerce küçük anda yeniden ortaya çıkar. Bir alışveriş sırasında alınmayacak bir şeyi fark etmek, anlatılacak bir haberin artık kime ait olmadığını düşünmek, kalabalığın içinde benzer bir yürüyüş görmek… Bu karşılaşmaların hiçbiri tek başına büyük değildir. Fakat zihin, benzerlikleri geçmişteki bağlarla eşleştirdiğinde beden tepkiyi düşünceden önce verebilir. Nefes kısalır, göğüs gerilir, dikkat daralır. Sonra kişi neye üzüldüğünü anlamaya çalışır. Yas bazen kendisini duygu olarak değil, bedensel bir kesinti olarak tanıtır.

Ben uzun süre acının belirli bir düzende azalacağını sandım. İlk ayların ağır, sonraki dönemlerin daha kolay olacağına inandım. Bu düşünce rahatlatıcıydı; yaşanan şeyi bir çizgiye yerleştiriyor, ne kadar yol kaldığını tahmin etme imkânı veriyordu. Fakat içimdeki hareket böyle olmadı. Bazı günler kaybı taşınabilir buldum, ertesi gün aynı gerçeğin karşısında ilk kez öğrenmişim gibi kaldım. Bunun geriye gitmek olduğunu düşündüm. Oysa bedenin ve zihnin yeni duruma uyumu düz bir ilerleme göstermiyor. Bir ortamda sakin kalabilen sistem, başka bir çağrışım karşısında eski tepkiye dönebiliyor. Değişim var, fakat cetvelle ölçülecek kadar düzgün değil.

Çevrenin beklentisi ise daha düzenli. İlk günlerde üzülmek anlaşılır bulunuyor; sonra yavaşça toparlanmak, gündelik hayata dönmek, eski işlevleri yeniden yerine getirmek bekleniyor. İnsanların çoğu kötü niyetli değil. Uzun süren acının karşısında ne yapacağını bilemeyen toplum, ona bir süre biçiyor. Başlangıcı, törenleri ve yıldönümleri olan bir yas daha yönetilebilir görünüyor. Takvimin dışında gelen dalgalanmalar ise kararsızlık, zayıflık ya da geçmişe gereğinden fazla bağlılık gibi okunabiliyor. Böylece kaybı yaşayan kişi yalnız özlediği insanla değil, ne kadar sürede normale dönmesi gerektiği fikriyle de uğraşıyor.

Burada “normal” denilen şeyin ne olduğunu düşündüm. Eski hâle dönmek mümkün müydü, yoksa zaten değişmiş bir hayatta eski işlevleri sürdürmek mi normal sayılıyordu? Bir kayıp, kişinin yalnız duygularını değil, kendisi hakkındaki bilgisini de değiştirir. Kimin yanında daha rahat olduğunu, hangi durumda yardım istediğini, geleceği kiminle birlikte düşündüğünü yeniden belirlemek zorunda kalır. Yakın birinin yokluğu bazen benliğin küçük bir bölümünü de kullanılamaz hâle getirir; çünkü o bölüm yalnız o ilişkide ortaya çıkıyordur. Yas tutarken kaybettiğimiz kişiyi değil, onun yanında olduğumuz hâlimizi de arayabiliriz.

Bunu fark ettiğimde kendi üzüntümü daha dikkatli incelemeye başladım. Her sarsıldığım anda yalnız özlem yoktu. Bazen suçluluk, bazen öfke, bazen de artık kimsenin dolduramayacağı bir rolün bıraktığı şaşkınlık vardı. Duygular birbirinden temiz biçimde ayrılmıyordu. Hatta kimi günler acı sandığım şeyin, hayatın devam etmiş olmasına duyduğum kızgınlık olduğunu gördüm. Dünya yemek yemeye, konuşmaya, plan yapmaya devam ediyor; ben de ona katılıyordum. Sonra bu katılımı sadakatsizlik gibi hissediyordum. Oysa bedenin yeniden zevk alabilmesi, bağın zayıfladığı anlamına gelmiyor. Yaşam, kaybı inkâr etmeden de kendisine yer açabiliyor.

Yine de bunu bilmek suçluluğu hemen ortadan kaldırmadı. Bilgiyle duygu aynı hızda değişmiyor. Bir düşüncenin doğru olduğunu anlamak, yıllarca kurulmuş bir bağın bedendeki karşılığını bir anda yeniden düzenlemiyor. Yeni deneyimlerin tekrar etmesi gerekiyor: Gülmenin unutmak olmadığını, iyi geçen bir günün sevgiyi azaltmadığını, bir anıyı düşünmeden geçirilen saatlerin ihanete dönüşmediğini defalarca görmek gerekiyor. Zihin yalnız sözlerle değil, sonuçlarla öğreniyor. Her güvenli geri dönüş, acının hayatın tamamını yönetmek zorunda olmadığını biraz daha gösteriyor.

Hatıraların kendisi de sabit kalmıyor. Bazı dönemlerde son günler öne çıkıyor, başka zamanlarda çok eski ve önemsiz bir ayrıntı beliriyor. Hafıza, yaşanmış olanı olduğu gibi saklayan kapalı bir kayıt değil; her hatırlayışta bugünkü duygu, olayın vurgusunu değiştirebiliyor. Özlem kusurları azaltıyor, suçluluk kişinin kendi payını büyütüyor, öfke geçmişteki kırgınlıkları keskinleştiriyor. Bu yüzden yas tuttuğumuz kişi zihnimizde aynı kişi olarak kalmıyor. Biz değiştikçe ona baktığımız yer de değişiyor. Bu, hatırayı sahte yapmıyor; yalnızca hatırlamanın da yaşayan bir süreç olduğunu gösteriyor.

Belki yasın takvime uymamasının en rahatsız edici tarafı, ne zaman geleceğini bilmediğimiz için kendimizi hazırlayamamamızdır. İnsan hazırlıklı olduğu acıya karşı bir duruş geliştirebiliyor. Yıldönümünde daha az iş alıyor, insanlardan uzak kalıyor, konuşmak ya da susmak için kendisine izin veriyor. Fakat sıradan bir anda gelen sarsıntı, kurulan düzeni bozuyor. Bu yüzden bazen acının kendisinden çok, hâlâ bu kadar etkilenebiliyor olmaktan utanıyoruz. Sanki aylar geçtikçe bedenin de tarih bilgisini öğrenmesi gerekiyormuş gibi.

Telefonumdaki hatırlatmayı o gün silmedim. Saklamak istediğim için mi, yoksa silersem bir dönemin gerçekten kapanacağından korktuğum için mi, kesin ayıramadım. Sonra şunu düşündüm: Yasın zamansızlığı belki de onun düzensizliğinden değil, bağların takvimle kurulmamış olmasından doğuyor. Birini belli tarihlerde sevmedik; onun varlığı, günlerin içine fark edilmeden dağıldı. Yokluğu da aynı şekilde dağılıyor. Bu nedenle bazı tarihler hiçbir şey yapmazken, sıradan bir cümle bütün düzeni değiştirebiliyor. Takvim kaybın üzerinden ne kadar zaman geçtiğini gösteriyor; fakat insanın içinde hangi geleceğin hâlâ başlamadığını gösteremiyor.

Yorumlar

Başa Dön