"Sanırım Tanrı da benim gibi bir yazar olmalıydı ki, bu kadar çok taslakla uğraşmış." - Oscar Wilde"

Sevdiği Hâlde Gidenler

yazı resim

Depodaki floresanlardan biri aralıklarla sönüp yeniden yanıyor, her seferinde rafların arasındaki eşyaları bir anlığına eksiltiyordu. Elimdeki koli bandını dişimle koparmaya çalışırken yapışkan dudaklarıma değdi; sinirlenip makası aradım, sonra makasın da onun götüreceği kutulardan birine konduğunu hatırladım. Koridorun başında, üzerinde mavi kalemle “mutfak” yazan kolinin yanında bekliyordu. Birlikte seçtiğimiz tabaklar, iki farklı evde kullanılmak üzere gazetelere sarılmıştı. Bir insanı sevip yine de ondan ayrılmanın nasıl mümkün olduğunu o gün anlamaya çalışmıyordum. Daha kötüsünü yapıyordum: Bunun mümkün olmaması gerektiğine inanıyordum.

“Makası sen mi aldın?” diye sordum. Sesimde, bir makasın taşıyamayacağı kadar eski bir suçlama vardı. Kutunun kapağını açtı, aradı, bulamadı. Sonra ikimiz de aynı anda, salondaki çekmeceleri boşaltırken onu kırdığımızı hatırladık. Güldü. Ben de güldüm, fakat o kısa gülüşün ardından yüzümüzde kalan ifade, ayrılığın en güç tarafını gösterdi. Aramızda hâlâ ortak bir dil vardı. Aynı ayrıntıyı aynı anda hatırlıyor, aynı kötü şakaya gülebiliyor, birbirimizin hangi cümlede duraksayacağını önceden biliyorduk. Sevgi bitmemişti. Yalnızca onun içinde yaşamak, ikimiz için de giderek zorlaşmıştı.

Bunu kabul etmek bana ihanet gibi geliyordu. Sevginin bulunduğu yerde kalmak gerektiğini öğrenmiştim; gidenin az sevdiğine, kalan kişinin ise daha sadık olduğuna inanmak kolaydı. Böyle düşününce ilişkiyi tartmak için tek bir ölçü kalıyordu: Kim daha uzun dayanmıştı? Oysa dayanıklılık her zaman bağlılığın kanıtı değildi. Kimi zaman iki kişinin birbirini incitme biçimini değiştirememesi, yalnızca alışkanlığın gücünü gösteriyordu. Biz de her tartışmadan sonra daha doğru konuşacağımıza söz veriyor, sonra aynı korkuların başka kelimeler giyerek geri dönmesine şaşırıyorduk.

Ben yakınlık istediğimde sorularımı çoğaltıyor, o sıkıştığında konuşmayı erteliyordu. Onun uzaklaşması içimdeki alarmı büyütüyor, benim ısrarım da onun kaçacak yer aramasına yol açıyordu. Başlangıçta birbirimizin karakteri sandığımız şeylerin bir kısmı, karşılıklı olarak uyandırdığımız savunmalardı. Ben “Meseleyi çözmek istiyorum” derken çoğu kez hemen rahatlamak istiyordum; o “Biraz zamana ihtiyacım var” dediğinde her zaman düşünmüyor, bazen yalnızca gerilimin geçmesini bekliyordu. İkimiz de kendi davranışımıza makul bir isim veriyor, karşı tarafınkini sevgisizlik diye okuyorduk. Aşkın içinde insanın kendisini haklı çıkarma becerisi tuhaf biçimde keskinleşebiliyor.

Yine de bütün yükü işleyişimize bırakmak istemiyorum. Bedenlerimizin öğrendiği tepkiler bizi etkiliyordu ama kararlarımızı bizim yerimize vermiyordu. Onu konuşmaya zorladığım, cevabını beğenmeyince aynı soruyu başka biçimde sorduğum zamanlar oldu. O da suskunluğunu sınır gibi gösterip beni günlerce belirsizliğin içinde bıraktı. Sonradan ikimiz de neden böyle yaptığımızı açıklayabiliyorduk. Açıklamak, yapılan şeyi anlaşılır hâle getiriyordu; haklı hâle değil. Birbirimizi seviyor olmamız, birbirimize karşı taşıdığımız sorumluluğu ortadan kaldırmadığı gibi, her hatayı sonsuza kadar telafi edebileceğimiz anlamına da gelmiyordu.

Depodaki kutuları ayırırken asıl kavgamızın eşyalarla ilgili olmadığını biliyorduk. Kahve makinesini ona bırakmamın cömertlik mi, yoksa sonradan hatırlanmak için kurulmuş küçük bir düzen mi olduğunu düşündüm. Kitapların arasından çıkan eski bir sinema bileti elinde uzun süre kaldı. “Bunu ne yapacağız?” diye sordu. “At,” dedim, sonra hemen “İstersen sende kalsın,” diye ekledim. Ayrılık sırasında insan, nesnelerin kaderini belirlerken kendi yerini de ölçmeye çalışıyor. Bende kalan bir şey onun dönebileceği ihtimali, onda kalan bir şey benim unutulmayacağım anlamına gelsin istiyordum. Bunu açıkça söylemedim. Gurur, en ihtiyaç duyduğumuz anlarda dili pek zarif biçimde sakatlıyor.

Sevdiği hâlde gidenleri uzun süre korkaklıkla suçladım. Son ana kadar savaşmadıklarını, daha çok çabalamaları gerektiğini düşündüm. Bu düşüncenin içinde kendi payımı görmemişim. “Çabalamak” dediğim şeyin sınırını hep ben belirliyordum ve karşı tarafın ne kadar eksildiğini, ancak benim acım azaldığında fark ediyordum. Kalmak tek başına erdem değildi; bazen kalmak, değişmesi gereken şeyi ertelemek için sevginin adını kullanmaktı. Ben de ilişkinin iyi günlerini kanıt gösterip kötü günlerinin büyüklüğünü küçültmüş, geçmişte mutlu olduğumuz için gelecekte de mutlaka düzelebileceğimizi varsaymıştım. Hatıralar, ihtimali besleyebilir; fakat tek başına bir hayat kuramaz.

Onun gideceğini kesin biçimde söylediği akşam, sevmediğini itiraf etmesini istemiştim. Bunu söylerse acımın daha anlaşılır olacağını düşünüyordum. “Seni seviyorum ama böyle devam edemiyorum,” dediğinde öfkelenmemin nedeni yalnız terk edilmek değildi; sevginin karar vermeye yetmediğini duymaktı. Sevgiye, taşıyamayacağı kadar büyük bir görev yüklemiştim. İki insanın ihtiyaçları, sınırları, ritimleri, hayattan bekledikleri ve birbirlerinin yanında dönüştükleri kişiler arasındaki uyuşmazlığı tek başına aşmasını bekliyordum. Sevmek benim gözümde bütün kapıları açan anahtar olmalıydı. Açmadığında anahtarı değil, kapının ardındaki kişiyi suçluyordum.

Bunun tersini söylemek de kolaycılık olurdu. Her ayrılık olgun bir sınır, her gidiş cesur bir karar değildir. Kimi insanlar yüzleşmemek, sorumluluk almamak ya da başka ihtimalleri denemek için gider ve arkalarında sevgiyi mazeret gibi bırakır. Bizim ayrılığımızı da temiz bir hikâyeye çeviremiyorum. O bazı konuşmalardan kaçtı, ben bazı gerçekleri kabul etmedim. Birbirimize iyi gelmediğimiz anları çoğalttık, sonra güzel günleri öne sürerek hesabı kapattık. Sonunda kimin daha haklı olduğunu belirleyemedik. Belki ayrılıkların çoğunda insanı asıl huzursuz eden de budur: Kaybedilen ilişki kadar, mahkeme kararı gibi kesin bir suçlu bulamamak.

Son kutuyu taşıma arabasına koyarken mavi kalemle yazılmış “mutfak” kelimesinin ortasından bant geçti. Yazı ikiye bölündü ama okunmaya devam etti. O, depo anahtarını avucuma bıraktı; parmaklarımız birbirine değdi ve ikimiz de elimizi hemen çekmedik. Bu küçük gecikmede geri dönmek yoktu, yalnızca yıllarca tanıdığımız bir bedenden son kez izin almadan ayrılmanın güçlüğü vardı. Giden herkes sevgisini geride bırakmaz; kimi onu da yanında taşır ve bu, kalan kişiye teselli vermek yerine daha derin bir soru bırakır. O gün anladığım şey beni hâlâ rahatlatmıyor: Bizi birbirimize getiren duygu gerçek olabilir, fakat aynı gerçeklik bizi birlikte tutmaya yetmeyebilir. Sevginin en acımasız tarafı, bazen bitmediği hâlde hayatımızdaki yerini kaybetmesidir.

Yorumlar

Başa Dön