"Kelimelerin gücüyle dünyaları değiştirin."

Aşk ile Bağımlılık Arasında

yazı resim

Fizyoterapist sağ kolumdaki değneği aldıktan sonra, sanki bacağımı değil de zemini eksiltmiş gibi oldum. Salonun kauçuk kaplı döşemesi aynı yerdeydi, duvara sabitlenmiş paralel barlar önümde uzanıyordu, dizimdeki iyileşme haftalardır ölçülüyor ve taşıyabileceğim yük bana sayılarla gösteriliyordu. Yine de tek değnekle ilk adımı atmam istendiğinde avucum boşlukta kapandı. Bedenim, doktorun söylediğinden daha eski bir bilgiye inanıyordu: Tutunmazsam düşerim. O sırada bir ilişki boyunca kaç kez aynı korkuyu sevgi sanarak taşıdığımı düşündüm.

Sevmenin birine ihtiyaç duymakla ilgisi olmadığını söylemek kolaydır; hatta kulağa güçlü ve temiz gelir. Fakat bütünüyle ihtiyaçsız bir yakınlık, insanların kendileri hakkında uydurduğu başka bir kusursuzluk hikâyesi olabilir. Sevdiğimiz kişinin sesi bizi yatıştırabilir, varlığı günün yükünü azaltabilir, yüzündeki bir ifade bedene güvenli bir yerde olduğunu haber verebilir. Yakınlık biraz da iki ayrı düzenin birbirine temas ederek sakinleşmesidir. Sorun, birinden etkilenmekte değil; onsuz hiçbir duyguyu taşıyamayacağımıza inanmaya başladığımız yerde ortaya çıkıyor. Ben bu çizginin ne zaman geçildiğini uzun süre fark etmedim. İhtiyaç, bağın içinde yavaşça büyümüş, sonra bağın kendisi gibi görünmüştü.

İlişkinin ilk zamanlarında onun yanındayken rahatlamamı aşkın kanıtı sayıyordum. Gün içinde biriken gerginlik, mesajı geldiğinde azalıyor; bir tartışmadan sonra aradığında göğsümdeki sıkışma çözülüyordu. Zihin, rahatlama getiren şeyi hızla önemli ilan eder. Acının bitmesi, hazdan bile daha güçlü bir öğretmen olabilir; insan kendisini iyileştirenle, kendisini önce huzursuz edip sonra rahatlatanı birbirine karıştırabilir. Bizim aramızda da yakınlık düzenli değildi. Bir gün saatlerce konuşuyor, ertesi gün birbirimize ulaşamıyorduk. Bu belirsizlik ilgimi azaltmak yerine keskinleştirdi. Ne zaman geleceğini bilmediğim bir şefkate, geldiğinde daha büyük anlam yükledim.

Bunu sonradan anlatırken bütün sorumluluğu ona vermek istedim. Uzaklaşıp yaklaşan oydu, sözlerini değiştiren oydu, beni bekleten oydu. Bunların hepsi doğruydu; fakat ben de kendi payımı, mağduriyetimin arkasına dikkatle saklamıştım. Hayatımın başka kaynaklarını küçültmüş, arkadaşlarımla görüşmeyi azaltmış, tek başıma yaptığım şeyleri gereksiz bulmaya başlamıştım. Bir kişinin sesine ulaşamadığımda beni sakinleştirecek başka hiçbir yol bırakmamıştım. Sonra bu daralmayı aşkın derinliği diye savundum. Bir bağın uğruna hayatımdaki bütün kapıları kapatmış, içeride havasız kaldığımda suçun yalnızca yanımdaki kişide olduğuna inanmıştım.

Fizyoterapist ağırlığımı sağ ayağıma vermemi söyledi. Dizim sızladı, fakat beklediğim gibi çökmadı. Ağrı ile tehlikeyi aynı şey sanıyordum. Beden daha önce yaşadığı acıyı hatırladığı için, henüz gerçekleşmemiş zarara karşı kasları erkenden sıkıyor; korumak isterken hareketi de daraltıyordu. İlişkide de benzerini yapmıştım. Ayrılma ihtimali belirdiğinde yalnız üzülmüyor, sanki fiziksel bütünlüğüm bozulacakmış gibi davranıyordum. Nefesim hızlanıyor, düşüncem tek bir konuya kilitleniyor, iştahım ve uykum değişiyordu. Bu tepkilerin şiddeti bana sevgimin büyüklüğünü kanıtlıyor gibi geliyordu. Oysa bedenin alarmı, ilişkinin değerini değil, kaybın bende uyandırdığı tehdidi gösteriyordu.

Tehdidin kaynağını yalnız çocuklukta aramak istemiyorum. Evet, sevgiyi zamanında ve tutarlı biçimde alamayan biri yakınlığın kesilmesine karşı daha hassas olabilir; fakat her yoğun bağın kökü eski evlere uzanmaz. Yalnızlık, ekonomik sıkışmışlık, daralan sosyal çevre, uzun çalışma saatleri ve hayatın geri kalanında anlam üretememek de bir kişiyi bütün duygusal düzenin merkezi hâline getirebilir. Üstelik kültür, birbirine karışmayı sevginin en yüksek biçimi olarak alkışlıyor. “Sensiz yaşayamam” cümlesi çoğu yerde uyarı değil, romantik bir başarı sayılıyor. İki kişinin birbirinin hayatını genişletmesinden çok, birbirinden başka hayat bırakmaması yüceltiliyor.

Bu yüzden aşk ile bağımlılık arasındaki sınırı, birini çok özlemek ya da onunla çok vakit geçirmek üzerinden çizmek yetersiz kalıyor. Bana daha belirleyici gelen, bağın benliğe ne yaptığı. Sevgi yakınlaştırırken kişiyi bütünüyle küçültmeyebilir; bağımlılık ise dikkati, zamanı ve değeri tek bir merkeze toplar. Karşı tarafın ruh hâli günün havasına, cevabı kişinin değerine, uzaklığı geleceğin hükmüne dönüşür. Sevilen kişi artık yalnızca sevilen biri değildir; kişinin kendisi hakkında iyi hissedebilmesinin iznini veren makam hâline gelir. Ben de onun bakışında değerli olduğum günlerde kendimi taşıyor, yüzü benden döndüğünde içimdeki bütün olumlu bilgileri geçersiz sayıyordum.

Yine de bu ilişkide tek taraflı bir esaret yoktu. Ben ihtiyaç duydukça o da vazgeçilmez olmanın verdiği güvene yaslanıyordu. Kendi hayatındaki yetersizlik duygusunu, benim onsuz yapamadığıma inanarak hafifletiyordu. Biri sürekli kurtarılmak isteyen, diğeri sürekli kurtaran kişi hâline geldiğinde bağ güçlü görünebilir; oysa iki taraf da rollerinin dışına çıkmaktan korkar. Ben biraz toparlandığımda aramızdaki dengenin bozulması tesadüf değildi. İhtiyacım azaldıkça sevgimin azaldığını düşündü, ben de kendi ayaklarım üzerinde durma isteğimi ona ihanet gibi yaşadım. Bazı ilişkiler ayrılık tehdidiyle değil, taraflardan birinin değişmeye başlamasıyla sarsılır.

Paralel barların sonunda küçük bir ayna vardı; başımı kaldırmamı, adım atarken ayağıma bakmamamı istediler. Sürekli yere bakınca beden öne kapanıyor, dengeyi korumaya çalışırken hareket daha güvensiz hâle geliyordu. İlişki boyunca da kaybetme ihtimalini öylesine izlemiştim ki, yaşanan şeyin kendisini göremez olmuştum. Onunla iyi miydim, yoksa yalnızca gitmediği günlerde rahatlıyor muydum? Yanında kendim kalabiliyor muydum, yoksa ilişki sürsün diye sürekli biçim mi değiştiriyordum? Bu soruları geç sordum. Birini kaybetme korkusu, bazen o kişinin yanındayken ne kaybettiğimizi fark etmeyecek kadar bütün dikkati kendine çekiyor.

Salonun diğer ucunda yaşlı bir adam, iki görevlinin arasında ilk adımlarını atıyordu. Her adımda omuzlarını kaldırıyor, yardım edenlerin kollarına gereğinden fazla yükleniyordu. Görevliler onu bırakmıyor, fakat bütün ağırlığını da taşımıyorlardı. O sahneye bakarken yakınlığın bütünüyle desteksiz olmak anlamına gelmediğini düşündüm. İnsanın birine yaslanmasıyla kendi kaslarını kullanmaktan vazgeçmesi aynı şey değildi. Ben geçmişte bunu ayıramamıştım. Ya hep güçlü olup kimseye ihtiyaç duymamalıydım ya da seviyorsam bütünüyle bırakmalıydım kendimi. İki uç arasında kalan daha insani ihtimali, destek alırken ayakta kalmayı, nedense hiç öğrenmemiştim.

Fizyoterapist birkaç adım sonra ikinci değneği de duvarın kenarına bıraktı. Yürüyebileceğimi söyledi, fakat sesi bana güven vermedi; daha doğrusu, onun güveni bedenimdeki eski beklentiyi hemen değiştirmedi. İlk adımda sağ elim yine metal sapı aradı. İkincisinde dizim titredi. Üçüncüsünde düşmedim, ama bunu bir başarı gibi yaşayacak kadar rahat da değildim. Barların sonuna vardığımda arkamı dönüp değneğe baktım; ona geri dönmek isteyişimin, bacağımın yetersizliğinden mi yoksa yıllardır destekle kurduğum düzenden mi doğduğunu ayıramadım. Sonra yeniden yürümek için döndüm. Elim bir kez daha havada kapandı. Beni asıl sarsan, tutunacak bir şey bulamamam değil; hiçbir şeye tutunmadan da hâlâ ayakta olduğumu bedenimin benden önce fark etmiş olmasıydı.

Yorumlar

Başa Dön