Gece olunca zihnimin sesinin değiştiğini fark ediyorum. Gündüz düşündüğüm şeylerle gece düşündüklerim aynı değil. Aynı olay, aynı insan, aynı cümle karanlıkta başka bir ağırlık kazanıyor. Sabah önemsiz bulduğum bir ayrıntı, gece yarısı içimde büyüyor. Sanki gün ışığı bazı düşünceleri dağıtıyor da karanlık onları yeniden bir araya getiriyor.
Belki gece yeni düşünceler üretmiyor.
Gündüz bastırdıklarımı duyulur hâle getiriyor.
Gün boyunca dışarıya dönüğüm. İnsanlara cevap veriyor, işlerimi sürdürüyor, bir yerden başka bir yere geçiyorum. Zihnim sürekli bir şeye yetişmeye çalışıyor. Düşünceler geliyor ama çoğu tamamlanamadan başka bir uyarana çarpıyor. Telefon çalıyor, biri konuşuyor, yapılacak bir iş hatırlanıyor. İçimde başlayan cümleler yarım kalıyor.
Gece ise dünyanın benden talepleri azalıyor.
Kapılar kapanıyor, sokakların sesi hafifliyor, konuşmalar bitiyor. Dışarıdaki hareket çekilince içerideki hareket görünür oluyor. Gün boyunca bekleyen düşünceler, kimsenin çağırmadığı bir toplantıya gelmiş gibi zihnimde toplanıyor. Her biri söz almak istiyor. İnsan kendisinden bütün gün kaçabiliyor ama gece, kaçış yollarını daraltıyor.
Belki bu yüzden geceleri kendime daha dürüst olduğumu sanıyorum.
Ama bundan da tam emin değilim.
Çünkü gece yalnızca dürüstlüğü değil, kırılganlığı da artırıyor. Yorgunluk, düşüncelerin sınırlarını zayıflatıyor. Gündüz daha ölçülü değerlendirdiğim bir olay, gece kesin bir gerçeğe dönüşebiliyor. Birinin bana soğuk davrandığını düşünüyorum, sonra bu düşünce yavaşça “Beni istemiyor” cümlesine varıyor. Oradan “Kimse beni gerçekten istemiyor” sonucuna geçmek şaşırtıcı biçimde kolay oluyor.
Gece zihni ayrıntılardan hüküm üretmeye yatkın.
Bir sessizliği reddedilme, bir gecikmeyi değersizlik, bir hatayı bütün karakterimin özeti gibi okuyabiliyorum. Sanki karanlık, ihtimaller arasındaki mesafeyi kısaltıyor. Gündüz “belki” dediğim şeye gece “kesinlikle” diyorum.
Duygular kanıt değildir.
Ama gece, kanıt gibi konuşurlar.
Bunu en çok eski yaralarım harekete geçtiğinde hissediyorum. Gün içinde güçlü, sakin, hatta kayıtsız olduğumu düşünebilirim. Fakat gece bir anı ortaya çıkar. Üzerinden yıllar geçmiş bir konuşma, tamamlandığını sandığım bir ayrılık, unutulduğunu düşündüğüm bir utanç... Hafıza bunları olduğu gibi getirmez. O anki yalnızlığımın rengine boyayarak getirir.
Gece geçmişi hatırlamam.
Geçmişin bugünkü hâlimde bıraktığı izi hatırlarım.
Belki bazı anılar bu yüzden geceleri daha canlıdır. Çünkü onları mantıkla değil, bedenimle düşünürüm. Göğsümde bir sıkışma, boğazımda tanıdık bir düğüm, omuzlarımda eski bir ağırlık belirir. Zihin daha ne olduğunu anlamadan beden çoktan hatırlamıştır.
İnsan bazı şeyleri unutur.
Bedeni unutmaz.
Gündüz kendimi başkalarının bakışı içinde düzenliyorum. Nasıl göründüğüme, nasıl konuştuğuma, ne kadar güçlü ya da dengeli durduğuma dikkat ediyorum. Toplumun içinde bulunmak, insanı farkında olmadan biçimlendiriyor. Yüzümü, sesimi, tepkilerimi ayarlıyorum. Bana ait sandığım birçok davranışın, başkalarının yanında kabul edilebilir kalma çabası olduğunu sonradan anlıyorum.
Gece bu seyirciler dağılıyor.
Kimse görmezken kurduğum cümleler değişiyor. Kendime karşı daha acımasız da olabiliyorum, daha merhametli de. Gündüz savunduğum kararları gece sorguluyorum. “Doğru olanı yaptım,” dediğim bir meselede içimden başka bir ses yükseliyor: Doğru muydu, yoksa korktuğun için mi böyle davrandın?
Karanlık, insanın mazeretlerini zayıflatıyor.
Fakat bu, gecenin her zaman haklı olduğu anlamına gelmiyor. Gece zihni derin olabilir ama adil olmayabilir. Sessizlik içinde büyüyen her düşünce önemli değildir. Bazıları yalnızca yorgunluğun, yalnızlığın ve ertesi güne taşınan kaygının sesidir.
Yorgun zihin, geçici duygulara kalıcı hükümler verir.
Bunu bilmek beni her zaman korumuyor. Saat ilerledikçe sorunların çözülmeyeceğini bildiğim hâlde düşünmeye devam ediyorum. Aynı konuşmayı zihnimde yeniden kuruyor, söyleyemediklerimi söylüyor, karşımdakinin vereceği cevapları tahmin ediyorum. Gerçekte bitmiş bir olay, içimde defalarca yeniden yaşanıyor.
Zihin çözüm arıyormuş gibi görünürken bazen yalnızca acıyı tekrar eder.
Bu tekrarın bana bir hâkimiyet duygusu verdiğini düşünüyorum. Geçmişte ne olduğunu değiştiremiyorum ama onu zihnimde yeniden oynatarak başka bir son bulabileceğimi sanıyorum. Şu cümleyi söyleseydim, biraz daha erken fark etseydim, oradan kalkıp gitseydim... Her “keşke”, geçmiş üzerinde gecikmiş bir kontrol girişimi gibi.
Keşke, insanın zamana karşı açtığı ve hiçbir zaman kazanamadığı davadır.
Gece gelecek de farklı görünüyor. Gündüz plan gibi duran şeyler, gece tehdit hâline gelebiliyor. Yapılacak işler, verilecek kararlar, ihtimaller... Henüz gerçekleşmemiş her şey zihnimde olmuş gibi bir duygu yaratıyor. Olasılıkları yaşamadan yoruluyorum.
Kaygı, henüz gelmemiş günlerin acısını peşin ödetiyor.
Bazen gece yatağa uzandığımda bedenimin dinlenmek, zihnimin ise nöbet tutmak istediğini hissediyorum. Sanki düşünmeye devam edersem kötü bir ihtimali önceden görebilecek, hazırlıklı olabilecek, kendimi koruyabilecekmişim gibi. Zihin tehlikeyi çözmekle tehlikeyi sürekli düşünmeyi birbirine karıştırıyor.
Düşünmek her zaman hazırlanmak değildir.
Bazen yalnızca tetikte kalmaktır.
Belki geceleri ortaya çıkan düşüncelerin bir kısmı, gündüz kendime ayırmadığım yerin bedelidir. Gün boyunca ne hissettiğimi sormaz, her duyguyu işlerin arasına itersem, onlar gece geri döner. İnsan içinden geleni sürekli erteleyebilir ama tamamen susturamaz. Duygular da görülmediklerinde kaybolmuyor; yalnızca daha uygunsuz bir saatte kapıyı çalıyor.
İçimde konuşmasına izin vermediğim şey, gece bağırıyor.
Bu yüzden gecenin düşüncelerini hemen susturmak istemiyorum. Her birine inanmak da istemiyorum. Onları dinlemekle teslim olmak arasında bir yol olmalı. “Şu an ne düşünüyorum?” sorusundan önce “Şu an ne hissediyorum?” diye sormak belki o yolu biraz açıyor. Çünkü düşünce sandığım şeyin altında çoğu zaman bir duygu var. Korku kendisine gelecek hakkında bir hikâye kuruyor. Utanç geçmişi yeniden yazıyor. Yalnızlık, insanların beni unuttuğuna dair kanıtlar topluyor.
Düşünceler bazen duyguların kılık değiştirmiş hâlidir.
Gece bunu daha açık görüyorum.
Bir başka tarafı da var. Gece yalnızca kaygı üretmiyor; gündüz ortaya çıkmayan bir yaratıcılık da getiriyor. Herkesin sustuğu saatlerde düşünceler daha serbestçe birleşiyor. Birbiriyle ilgisiz iki hatıra yan yana geliyor, uzun süredir çözemediğim bir mesele başka bir yönden görünüyor. Sanki gündüzün düzenli zihni gevşiyor ve içerideki daha tuhaf, daha cesur ses konuşmaya başlıyor.
Gündüz akıl sıraya sokar.
Gece bağlantı kurar.
Belki bu yüzden kimi kararlar gece çok anlamlı gelir. Fakat sabah onları okuyunca aynı etkiyi bulamam. Gece içimde açılan şey sahte değildir; yalnızca başka bir ruh hâlinin gerçeğidir. İnsan tek bir benlikten oluşmuyor. Sabahki ben, öğleden sonraki ben, gece yarısındaki ben birbirine benziyor ama aynı değil. Her biri başka şeyleri görüyor, başka şeyleri saklıyor.
Kendimi yalnızca gündüz verdiğim cevaplardan tanıyamam.
Gece sorduğum sorular da bana ait.
Yine de önemli kararları karanlığa teslim etmemek gerektiğini öğreniyorum. Gece gelen düşünceyi not etmek, sabah yeniden bakmak bana daha dürüst geliyor. Çünkü bir duyguyu yok saymadan, onun hükmüne de girmeden yaşayabilmek kolay değil. İnsan ya kendini bastırmak ya da hissettiği her şeyi mutlak gerçek sanmak arasında gidip geliyor.
Oysa olgunluk, duyguyu dinleyip direksiyonu ona bırakmamaktır.
Gece bana içimde tamamlanmamış şeyleri gösteriyor. Söylenmemiş cümleleri, ertelenmiş yasları, üstü örtülmüş korkuları, gün boyunca taşıdığım ama adını koymadığım yorgunluğu… Karanlığın içinde bunlar daha büyük görünüyor. Belki gerçekten büyüdükleri için değil, etraflarında onları küçültecek başka hiçbir şey kalmadığı için.
Tek bir düşünce karanlıkta bütün odayı doldurabilir.
Sabah olduğunda dünya yeniden çoğalır. Sokaklar, sesler, işler, insanlar zihnime geri döner. Gece devasa görünen şey, gündüzün içinde kendi boyutuna çekilir. Sorun ortadan kalkmaz belki ama tek gerçek olmaktan çıkar.
Işık her şeyi çözmez.
Yalnızca hiçbir şeyin tek başına bütün hayat olmadığını hatırlatır.
Sanırım gece başka bir düşünce üretir, çünkü benden gündüz oynadığım rolleri bir süreliğine alır. Ortada ilgilenilecek işler, cevap verilecek insanlar, korunacak bir görüntü kalmayınca kendimle baş başa kalırım. Bu karşılaşma bazen verimli, bazen acımasızdır.
Gece bana hakikati eksiksiz söylemez.
Ama gündüz sakladığım yeri gösterir.
Belki bu yüzden gecenin her söylediğine inanmamalıyım.
Fakat hiçbirini de küçümsememeliyim.
Çünkü karanlıkta büyüyen düşünceler her zaman doğru olmayabilir.
Ama çoğu zaman, görülmek isteyen bir yerden gelir.