Sabahları dünyanın benden önce uyanmış olmasına bazen içerliyorum. Perdenin aralığından giren ışık, sokağın belli belirsiz sesi, başka odalarda başlayan hareket… Her şey çoktan başlamış gibi geliyor. Ben ise birkaç saniye boyunca kim olduğumu, nerede kaldığımı, bugün benden ne beklendiğini hatırlamaya çalışıyorum. Uyanmak yalnızca gözleri açmak değil; kendime geri dönmek gibi.
Gece boyunca dağılan parçalarımı sabah yeniden topluyorum.
İlk dakikalarda henüz tam anlamıyla kimse değilim. Dün verdiğim kararlar uzakta, bugünün görevleri şekilsiz. İçimde kısa bir boşluk var. Belki sabahın en gerçek anı bu: Üzerime günün rolleri henüz giydirilmemişken olduğum kişi.
Sonra yavaş yavaş hatırlıyorum.
Yapılacakları, geciken işleri, cevap bekleyen insanları, sürdürmem gereken yüz ifadelerini… Gün, üzerime bir kıyafet gibi geçiriliyor. Her sabah yalnızca yataktan kalkmıyorum; toplumun içine yeniden giriyorum.
Belki bu yüzden bazı sabahlar ağır.
Bedenim uyanıyor ama içimdeki taraf henüz dışarı çıkmak istemiyor. Çünkü günün başlaması, yalnızca zamanın ilerlemesi değil; yeniden görünür olmak demek. Birilerinin beklentisine, hızına, sesine karışmak. Kendime ait sessizliğin kapısını kapatıp ortak hayatın koridoruna çıkmak.
Sabahın ışığı bu yüzden her zaman umut vermiyor.
Bazen insanın kaçamayacağı şeyleri görünür kılıyor.
Gece karanlıkta ertelenebilen düşünceler, sabah eşyaların üzerine yerleşiyor. Masa orada. Telefon orada. Yarım kalmış iş orada. Dün akşam soyut görünen sorumluluklar, gün ışığında yeniden biçim kazanıyor. Karanlık birçok şeyi birbirine karıştırırken sabah onları ayırıyor.
Işık yalnızca aydınlatmıyor.
Bazen hesap soruyor.
Yine de sabahın sertliği bağırmıyor. Sessizce işliyor. Bir odanın rengini değiştiriyor, yüzümdeki yorgunluğu gösteriyor, gece büyük görünen düşünceleri küçültüyor. Saatlerce içimde dönüp duran bir kaygı, sabah çayın buharı arasında tuhaf biçimde sıradanlaşabiliyor. Sorun çözülmüş olmuyor ama başka şeylerin arasına yerleşiyor.
Sabah hiçbir şeyi yok etmez.
Yalnızca ona yeniden ölçü verir.
Gece tek bir düşünce bütün zihnimi doldurabilir. Sabah ise dünya çoğalır. Kuş sesi, musluktan akan su, sokaktan geçen araç, uzaktan gelen bir konuşma… Hayat yeniden ayrıntılara bölünür. İçimde büyüttüğüm şey, bu kalabalığın içinde kendi gerçek boyutuna çekilir.
Bazen bunun bir teselli olduğunu düşünüyorum.
İnsan geceleri kendisini evrenin merkezinde sanmaya daha yatkın. Acısı benzersiz, korkusu kesin, yalnızlığı sonsuz görünür. Sabah olduğunda başkalarının da uyandığını, aynı sokakta yüzlerce hayatın yeniden başladığını fark ederim. Bu farkındalık acımı küçümsetmez. Ama onu yalnızlıktan çıkarır.
Dünya yalnızca benim başıma gelmiyor.
Bu düşünce, garip biçimde rahatlatıcı.
Sabahın insan üzerindeki etkisi belki de en çok beden üzerinden geliyor. Zihin henüz karmaşık hikâyeler kurmadan önce beden konuşuyor. Ağır mıyım, hafif miyim, huzursuz muyum, dinlenmiş miyim? Gözlerimi açar açmaz verdiğim ilk iç cevap, çoğu zaman gün boyunca taşıyacağım ruh hâlinin tohumu oluyor.
Beden, aklın söylemeye cesaret edemediğini sabah erken saatlerde daha açık söylüyor.
Bazı sabahlar daha yataktan kalkmadan yorgun hissediyorum. O zaman kendime kızmak kolay. Daha gün başlamadı, diyorum, neyin yorgunluğu bu? Fakat yorgunluk her zaman kaslarda biriken şey değil. Beklentiler de yoruyor. Sürdürmek zorunda olduğum hâller, ertelediğim kararlar, sürekli güçlü görünme çabası… İnsan bazen uyur ama dinlenemez.
Çünkü beden yatağa girer.
Zihin nöbet tutmaya devam eder.
Sabah o nöbetin izleriyle karşılaşırım. Çenem sıkılı, omuzlarım sert, nefesim kısa… Gece boyunca ne düşündüğümü hatırlamasam bile bedenim bir şeylerin kaydını tutmuştur. Kendime “iyiyim” demek kolaydır; beden o kadar kolay ikna olmaz.
Sabahın dürüstlüğü biraz da buradadır.
Günün ilerleyen saatlerinde kendimi toparlayabilir, rolümü oynayabilir, sesimi ayarlayabilirim. Fakat ilk uyandığım anda savunmalarım henüz tam yerleşmemiştir. İçimdeki kırgınlık, isteksizlik ya da sevinç daha filtresizdir. Belki bu yüzden sabah ruh hâlimden bazen korkarım. Onu bir işaret, hatta bir kehanet gibi okurum.
Bugün kötü hissederek uyandıysam bütün gün kötü geçecek sanırım.
Oysa bir duyguyla uyanmak, o duyguya mahkûm olmak değildir.
İnsanın ilk hissine gereğinden fazla anlam yüklemesi ne kadar kolay. Zihin, belirsizliği sevmediği için günün başında hemen bir hüküm vermek istiyor. “Bugün iyi bir gün olacak” ya da “Bugün hiçbir şey yolunda gitmeyecek.” Böylece daha hiçbir şey yaşanmadan, günün üzerine bir yorum bırakıyorum.
Sonra gün, verdiğim hükme benzemeye başlıyor.
Çünkü insan ne bekliyorsa onu daha kolay fark ediyor. Kötü bir gün bekliyorsam geciken otobüsü, ters giden işi, soğuk bir bakışı topluyorum. İyi şeyler de oluyor belki ama zihnim onları kaydetmiyor. Sabah verdiğim karar, gün boyunca hangi kanıtları seçeceğimi belirliyor.
Bazen günün kaderi olaylarda değil, dikkatin yönünde saklı.
Bu yüzden sabah kendime söylediğim ilk cümlelerin önemini düşünüyorum. Çoğu zaman nazik değilim. “Yine geç kaldın”, “Yeterince dinlenmedin”, “Bugün çok iş var”, “Daha hızlı olmalısın.” Günün ilk dakikalarında kendi içimde bir amir gibi konuşuyorum.
İnsan güne başlamadan önce kendisini azarlamayı nasıl bu kadar normal buluyor?
Belki bu ses bütünüyle bana ait değil. Çocukken duyduğum aceleler, zamanında olma uyarıları, tembellik korkusu, verimli görünme zorunluluğu… Yıllar geçtikçe dışarıdaki sesler içeride konuşmaya devam ediyor. Artık kimse bana “kalk” demese bile kendimi aynı sertlikle kaldırıyorum.
İçimde taşıdığım otoriteler benden daha erken uyanıyor.
Sabahı zorlaştıran şey bazen günün kendisi değil, onun nasıl yaşanması gerektiğine dair görünmez kurallar. Erken kalkmak erdem, yavaşlık kusur, sessizlik boşluk, dinlenmek gecikme sayılıyor. Başkalarının ritmiyle kendi ritmimi karşılaştırınca, daha yatağımdan çıkmadan geride kalmış hissedebiliyorum.
Oysa herkes aynı sabaha uyanmıyor.
Aynı saat, birine başlangıç, diğerine önceki gecenin devamı olabilir. Bir insan dinlenerek uyanırken başka biri korkuyla, yasla, ağrıyla ya da gece boyunca süren bir sorumlulukla kalkabilir. Saatlerin eşitliği, insanların yüklerini eşitlemiyor.
Sabah bunu bana pek göstermiyor. Yalnızca herkesi aynı anda sokağa çıkarıyor. Dışarıdan bakınca hepimiz günümüze başlıyoruz. İçeride ise bambaşka yerlerden geliyoruz.
Kalabalıklar benzer hareketleri gösterir.
Ama aynı duyguyu yaşamaz.
Belki bu yüzden sabahları gördüğüm yüzlere karşı daha dikkatli olmak gerekiyor. Birinin sessizliği kabalık olmayabilir. Aceleciliği yalnızca karakteri değildir. Donuk bakışının ardında, benim bilmediğim bir gece olabilir. İnsanları günün ortasında gördüğüm hâlleriyle yargılıyorum; oysa herkes sabah kendi görünmez savaşından geçerek dışarı çıkıyor.
Kimi insanlar güne başlamıyor.
Geceden sağ çıkıyor.
Bu düşünce, başkalarına karşı hükmümü biraz yavaşlatıyor. Aynı merhameti kendime göstermekte ise daha cimriyim. Kendi yorgunluğumu hemen mazeret, başkasınınkini ise anlaşılır bulabiliyorum. İnsan başkalarının yarasına açıklama ararken kendi yarasına disiplin uyguluyor.
Belki sabah, kendimle kurduğum ilişkinin en açık aynalarından biri.
Uyandığım anda bana nasıl davranıyorum? İçimdeki isteksizliği hemen bastırıyor muyum? Bedenimin söylediğini duyuyor muyum? Yoksa ilk dakikadan itibaren kendimi bir makine gibi çalıştırmaya mı uğraşıyorum?
Bir günün nasıl geçtiği kadar, o güne nasıl çağrıldığım da önemli.
Bazı sabahlar küçük bir hareketin bütün iç dengemi değiştirdiğini fark ediyorum. Pencereyi açmak, yüzüme su çarpmak, birkaç dakika konuşmadan oturmak, aceleyle telefona uzanmamak… Bunlar dünyayı değiştirmiyor. Ama benim dünyaya giriş biçimimi değiştiriyor.
Sabahın ilk anları, günün eşiği gibi.
Eşikten nasıl geçtiğim, içeride ne yaşayacağımı bütünüyle belirlemese de beni etkiliyor. Koşarak geçtiğimde günün tamamı bir yetişme duygusuna kapılabiliyor. Birkaç saniye durduğumda ise zamanın yalnızca önümde duran bir görev listesi olmadığını hatırlıyorum.
Ben bugüne yalnızca bir şeyler yapmak için gelmedim.
Onun içinde bulunmak için de buradayım.
Sabah bunu fark etmek zor. Çünkü yapılacaklar çok ikna edici. Onların somutluğu karşısında hislerim gereksiz görünür. Fakat insan yalnızca işlerini tamamlayarak yaşamıyor. İçinde nasıl bir sesle dolaştığı, kendisine nasıl baktığı, başkalarının varlığını ne kadar fark ettiği de günün parçası.
Bazen bütün günü kötü geçirmekten korkarken yalnızca kötü bir sabah yaşadığımı unutuyorum. Bir başlangıcın, devamın tamamı olmadığını hatırlamak gerekiyor. Sabah içimdeki karanlığı hemen dağıtmayabilir. Yine de bana yeniden deneme ihtimali verir.
Her uyanış yeni bir hayat değildir.
Ama eski hayatla başka türlü karşılaşma ihtimalidir.
Bu yüzden sabahı büyük sözlerle yüceltmek istemiyorum. Her sabah umut dolu değil. Bazıları gerçekten ağır, renksiz, isteksiz. İnsan her gün yeniden doğmuyor; bazen yalnızca kaldığı yerden devam ediyor. Fakat devam etmek de küçümsenecek bir şey değil.
Hayatın çoğu, mucizevi başlangıçlardan değil, sessizce sürdürülen sabahlardan oluşuyor.
Belki sabahın asıl etkisi budur.
Bana her şeyin düzeleceğini söylemez.
Yalnızca her şeyin henüz tamamlanmadığını hatırlatır.
Gece içimde büyüyen düşüncelerle uyurum. Sabah onların yanına dünya yeniden eklenir. Işık, ses, beden, başkaları, yapılacaklar, ihtimaller… Hiçbiri tek başına beni kurtarmaz. Ama hiçbiri de acımın tek gerçek olarak kalmasına izin vermez.
Sabah hayatı değiştirmiyor.
Hayatı yeniden çoğaltıyor.
Belki bu yüzden bazı sabahlar, fark etmeden biraz daha dayanabilecek hâle geliyorum. Ne büyük bir karar veriyorum ne de içimde bir mucize oluyor. Sadece kalkıyorum, perdeyi açıyorum ve dünya içeri giriyor.
Bazen insanı iyileştiren şey güçlü bir cevap değildir.
Karanlığın ardından odaya giren, sıradan bir ışıktır.