Bazı günlerin birbirine ne kadar benzediğini fark ettiğimde içimde hafif bir ürperti oluyor. Aynı saatte uyanıyorum, aynı yolu kullanıyorum, benzer yüzleri görüyorum, benzer cümleleri kuruyorum. Gün sona erdiğinde ne yaptığımı biliyorum ama o günün diğerlerinden hangi yönüyle ayrıldığını söyleyemiyorum. Sanki hayat ilerlemiş, fakat ben ilerleyişini görmemişim.
Rutin bana düzen veriyor. Bunu inkâr edemem. Her sabah yeniden karar vermek zorunda kalmamak rahatlatıcı. Nereden başlayacağımı, ne yapacağımı, neyin ardından neyin geleceğini biliyorum. Zihin belirsizlikten hoşlanmadığı için bu tekrarların içine yerleşiyor. Bildiği yol, bilinmeyen yoldan daha güvenli geliyor.
Fakat güvenli olan her şey görünür kalmıyor.
Bir davranışı yeterince çok tekrarladığımda onu fark etmemeye başlıyorum. Kapıyı kilitleyip kilitlemediğimi hatırlamamam biraz bundan. Kilitleme hareketini yapmış olabilirim, ama zihnim orada değildir. Bedenim bildiği işi tamamlar, dikkat başka bir yerde dolaşır. Sonra geriye dönüp kendime sorarım: Yaptım mı?
Belki bazı günler de böyle yaşanıyor.
İçlerinden geçiyorum, ama orada bulunmuyorum.
Rutin, hayatın yükünü azaltırken ayrıntılarını da azaltıyor. Zihin, her tekrarın kaydını ayrı ayrı tutmuyor. Aynı yolu yüz kez yürüdüğümde, bu yüz yürüyüş hafızamda yüz farklı gün olarak kalmıyor. Birkaç görüntü, birkaç duygu, belirsiz bir alışkanlık hissi içinde birleşiyor. Böylece aylar gerçekten kısa oldukları için değil, birbirinden ayırt edilemedikleri için hızlı geçmiş gibi geliyor.
Zamanı uzatan şey saatlerin çokluğu değil, yaşananların birbirinden ayrılmasıdır.
Çocuklukta günlerin neden daha uzun geldiğini düşündüğümde bunu daha iyi anlıyorum. Her şey yeniydi. Yeni bir yer, yeni bir insan, ilk kez duyulan bir söz, hiç bilinmeyen bir korku… Zihin her ayrıntının başında duruyor, onu inceliyor, anlamlandırmaya çalışıyordu. Şimdi birçok şeye daha bakmadan ne olduğunu bildiğimi sanıyorum.
Alışmak, dünyayı küçültmenin sessiz bir yoludur.
Bir odaya ilk girdiğimde duvarların rengini, ışığın yönünü, eşyaların yerini fark ederim. Bir süre sonra o oda gözümün önünden çekilir. İçinde yaşamaya devam ederim ama artık onu görmem. İnsanlara karşı da böyle olduğumu düşünüyorum. Birini tanıdıkça onu daha iyi gördüğümü sanıyorum. Oysa bazen tam tersine, artık bakmayı bırakıyorum.
“Onu tanıyorum” cümlesi ne kadar rahatlatıcı, ne kadar tehlikeli.
Bir insanı zihnimde sabit bir yere koyduğumda, onun değişimini kaçırıyorum. Nasıl tepki vereceğini, ne düşüneceğini, ne söyleyeceğini önceden bildiğime inanıyorum. Böylece karşımdaki kişiyi dinlemek yerine, onun hakkında daha önce oluşturduğum hikâyeyi dinliyorum. Rutin yalnızca günleri değil, insanları da görünmez yapabiliyor.
Birlikte uzun süre yaşayanların birbirlerine bakmayı unutması belki de bundan. Aynı masaya oturmak, aynı evde uyanmak, aynı soruları sormak yakınlık hissi veriyor. Ama tekrar, temasın kendisi değil. Bazen alışkanlığı sevgi sanıyoruz. Birinin hayatımızda sürekli bulunmasını, onu gerçekten fark ettiğimiz anlamına getiriyoruz.
Oysa görülmeden de uzun yıllar yan yana kalınabilir.
Sosyal hayat rutinleri ödüllendiriyor. Düzenli olmak, istikrarlı davranmak, öngörülebilir olmak güven veriyor. Her sabah işine giden, sorumluluklarını yerine getiren, kimseyi şaşırtmayan insan toplum için rahattır. Çünkü öngörülemeyen insan, başkalarının düzenini bozar. Bu nedenle çocukluktan itibaren belirli saatlere, rollere ve davranışlara uyum sağlamayı öğreniyoruz.
Bir süre sonra düzenin gerektirdiklerini kendi isteğimiz sanmaya başlıyoruz.
Aynı saatte kalkıyor, aynı biçimde çalışıyor, benzer hedeflerin peşinden gidiyoruz. Herkesin yaptığı şeyler, doğal ve kaçınılmaz görünmeye başlıyor. Neden yaptığımı sormuyorum; çünkü çevremdeki herkes de yapıyor. Sosyal psikolojinin en sessiz güçlerinden biri bu olabilir: Bir davranış yaygınlaştıkça doğru görünür.
Kalabalık, alışkanlıklara hakikat görünümü verir.
Bazen kendi rutinime dışarıdan bakmaya çalışıyorum. Sabahki telaşımı, gün içindeki konuşmalarımı, akşamki yorgunluğumu bir başkasının hayatıymış gibi izliyorum. Ne kadar çok şeyi düşünmeden yaptığımı görünce şaşırıyorum. Bazı cümleleri gerçekten istediğim için değil, hep öyle söylediğim için söylüyorum. Bazı insanlara hep aynı tavırla yaklaşıyorum. Bazı korkulara her seferinde aynı cevabı veriyorum.
İnsan yalnızca davranışlarını değil, duygularını da alışkanlığa dönüştürebiliyor.
Aynı durumda hep kaygılanmak, aynı tartışmada geri çekilmek, biri yakınlaştığında mesafe koymak… Bunlar zamanla karakter gibi görünüyor. “Ben böyleyim” diyorum. Oysa psikoterapinin insana açtığı en rahatsız edici kapılardan biri şu olabilir: Kendim sandığım bazı şeyler, yıllardır tekrar ettiğim savunmalardır.
Tekrar edilen her şey kişilik değildir.
Bazıları yalnızca çok eski bir korunma biçimidir.
Belki rutin bu yüzden hem güvenli hem dirençlidir. Bana ne olacağını önceden bildirir. Alacağım sonucu sevmesem bile tanıdık olması rahatlatır. Aynı acıyı tekrar tekrar yaşamak, bilinmeyen bir ihtimalle karşılaşmaktan daha kolay gelebilir. İnsan zihni her zaman iyi olana değil, bildiği şeye yöneliyor.
Tanıdık acı, yabancı huzurdan daha güvenli görünebilir.
Bu düşünce üzerinde uzun süre duruyorum. Değişmek istediğimi söylediğim hâlde neden bazı döngülere geri döndüğümü belki biraz açıklıyor. Çünkü yeni bir davranış yalnızca farklı bir sonuç getirmiyor; bildiğim benliği de sarsıyor. Bir tartışmada ilk kez susmamak, bir ilişkide ilk kez sınır koymak, yıllardır ertelediğim bir işe başlamak… Bunlar küçük hareketler gibi görünse de içimdeki düzeni bozuyor.
Rutinler yalnızca günümü değil, kim olduğuma dair hikâyemi de koruyor.
Bu yüzden onları değiştirmek zor. Bir alışkanlıktan vazgeçtiğimde yalnızca bir davranışı bırakmıyorum. Kendimle ilgili eski bir cümleyi de şüpheye açıyorum. “Ben yapamam”, “Ben hep böyle davranırım”, “Benden bu kadarı gelir.” Rutin, bu cümleleri kanıtlayan sahneleri yeniden üretir. Sonra ortaya çıkan sonucu kader sanırım.
İnsan bazen kendi tekrarlarının içinde kehanet üretir.
Yine de rutini düşman görmek istemiyorum. Hayatın her anını yoğun bir farkındalıkla yaşamak mümkün değil. Zihnin dinlenmeye, bazı işleri otomatikleştirmeye ihtiyacı var. Her sabah dişlerimi fırçalarken varoluşun anlamını düşünmek zorunda olsaydım, muhtemelen öğlene varamadan tükenirdim. Rutin, hayatın omurgasıdır.
Ama omurga, hayatın kendisi değildir.
Sorun tekrar etmek değil belki. Tekrar ettiğimi artık görmemek. Bir düzenin içinde yaşarken o düzenin seçilmiş mi, yoksa yalnızca sürdürülmüş mü olduğunu unutmak. Bazı alışkanlıklar beni taşıyor, bazılarıysa yalnızca geçmişte verdiğim kararların ataletini taşıyor.
Bazen bir günün akışını küçük bir değişiklikle bozduğumda zamanın yeniden belirdiğini hissediyorum. Farklı bir yoldan yürümek, alıştığım masadan başka bir yere oturmak, birine her zamankinden farklı bir soru sormak… Dünya değişmiyor. Fakat dikkat uyanıyor. Zihin yeniden bakmaya başlıyor.
Yenilik zamanı yavaşlatmaz.
Bizi zamanın içine geri çağırır.
Belki hayatı bütünüyle değiştirmek gerekmiyor. Bazen yalnızca fark etme biçimimi değiştirmem yeterli. Aynı yoldan geçerken ilk kez görüyormuş gibi bakmak, tanıdığım bir insanın bugün dünden farklı olabileceğini kabul etmek, kendime verdiğim eski cevapları yeniden sorgulamak…
Çünkü sıradanlık, hayatın değersiz bölümü değildir.
Çoğu zaman hayatın kendisidir.
Ben büyük olayları beklerken ömrümün asıl kısmı küçük tekrarların içinde geçiyor. Sabahlar, sofralar, yollar, kısa konuşmalar, beklemeler… Bunları görünmez bırakırsam, bir gün hayatımın çoğunu hatırlamakta zorlanabilirim. Yaşanmamış olduğu için değil, dikkat etmediğim için.
Rutin zamanı hızlandırmıyor belki.
Günlerin üzerindeki farkları siliyor.
Sonra zaman kaybolmuş gibi görünüyor.
Oysa kaybolan zaman değil.
Ona bakma alışkanlığım.