"Yazdıklarımın okunmaması için o kadar çok uğraşıyorum ki, en sonunda okunur hale geliyorlar." – Franz Kafka (kurgusal)"

Bir Ruhun Dipnotları 26

yazı resim

Bazı tarihler yaklaşırken içimde tuhaf bir ağırlık beliriyor. Takvimde sıradan duran bir gün, bende sıradan durmuyor. Bir başlangıcın, bir kaybın, bir karşılaşmanın ya da bir vedanın üzerinden tam bir yıl geçmiş oluyor. Zaman dönüp aynı noktaya gelmiş gibi hissediyorum.

Oysa zaman geri dönmüyor.

Ben dönüyorum.

Yıldönümleri belki de bu yüzden var. Geçip giden şeyi yeniden yaşamak için değil, onun bende neye dönüştüğünü görmek için. İnsan, zamanın içinden geçerken değiştiğini her gün fark edemiyor. Değişim çok yavaş olduğunda gözden kaçıyor. Fakat aynı tarihin karşısına bir yıl sonra çıktığımda, aradaki mesafe birden görünür hâle geliyor.

Geçen yıl aynı gün kimdim?

Bugün kimim?

Bu iki soru arasında, bütün bir yılın sessiz hesabı duruyor.

Yıldönümü, zamanın aynasıdır.

Bana yalnızca ne kadar süre geçtiğini göstermez. O süre içinde neyi koruduğumu, neyi kaybettiğimi, neyi hâlâ taşıdığımı da gösterir. Bazen iyileştiğimi sanırken aynı tarihte içimde eski bir sızı belirir. Bazen unutamadığımı düşündüğüm bir olayın artık üzerimde aynı gücü olmadığını fark ederim.

İnsan değişimini çoğu zaman günlük hayatın içinde değil, geri dönüşlerde anlıyor.

Aynı yere, aynı tarihe, aynı hatıraya yeniden baktığında.

Yıldönümlerini yalnızca hatırlamak için icat ettiğimizi sanmıyorum. Onlar aynı zamanda duygulara meşru bir yer açıyor. Normal bir günde durup geçmişi düşünmek, özlemek, yas tutmak ya da sevinmek bazen gereksiz görünür. Hayat devam ediyordur. Yapılacak işler vardır. İnsanların sabrı sınırlıdır.

Ama belirli bir tarih geldiğinde, geçmişe dönmek hak kazanır.

Bugün onun yıldönümü, derim.

Bu cümle, duyguma açıklama verir.

Belki insan en çok, açıklayamadığı duygulardan utanıyor. Bir tarihin adı olduğunda içimdeki ağırlık da daha anlaşılır oluyor. Hüzün rastgele değildir artık. Bir yere bağlıdır. Hatırlamanın bir nedeni vardır.

Yıldönümleri duygulara takvim üzerinde yer açar.

Bu yüzden yalnızca bireysel değil, toplumsal bir işlevleri de var. Ortak hafıza kendiliğinden korunmuyor. İnsanlar unutuyor, gündem değişiyor, yeni olaylar eskilerin üzerini örtüyor. Bir tarih tekrarlandığında, toplum da kendisine dönüp neyi hatırlaması gerektiğini yeniden seçiyor.

Hatırlamak masum bir eylem değil.

Neyi hatırladığımız kadar neyi unuttuğumuz da kim olduğumuzu belirliyor.

Toplumlar yıldönümleriyle ortak bir hikâye kuruyor. Zaferleri, kayıpları, kuruluşları, felaketleri belirli günlerde yeniden anlatıyor. Böylece geçmiş yalnızca geçmişte kalmıyor. Bugünün kimliğine katılıyor.

Bir tarih, milyonlarca insanın aynı anda aynı yöne bakmasını sağlayabiliyor.

Bu ortak bakışın gücünü küçümsememek gerekir. İnsan tek başına hatırladığında anı taşır. Birlikte hatırladığında aidiyet taşır.

Belki bu yüzden yıldönümleri bizi bir arada tutuyor.

Aynı şeyi yaşamamış olsak bile, aynı şeyi anarak ortak bir duygunun içine giriyoruz. Birbirimizi bütünüyle tanımıyoruz ama aynı tarihin önünde benzer bir sessizliğe geçebiliyoruz.

İnsan bazen aynı geçmişe inanarak yakınlaşır.

Fakat yıldönümlerinin başka bir yüzü de var. Her ortak hatırlama, aynı zamanda bir düzenleme biçimi. Geçmiş olduğu gibi geri gelmiyor. Seçiliyor, sadeleştiriliyor, bazı yönleri büyütülüyor, bazı yönleri sessiz bırakılıyor.

Hatıra hiçbir zaman yalnızca yaşanmış şey değildir.

Sonradan ona verdiğimiz anlamdır.

Bunu kendi hayatımda açıkça görüyorum. Bir ilişkinin yıldönümünde yalnızca olanları hatırlamıyorum. Bugünkü hâlimle geçmişteki kendime bakıyorum. O zaman anlamadığım davranışları şimdi başka türlü okuyorum. Bir zamanlar büyük sevgi sandığım şeyde korkuyu, sadakat sandığım yerde bağımlılığı, sabır sandığım yerde kendimi terk etmeyi görebiliyorum.

Geçmiş değişmez.

Ama geçmişe bakan kişi değişir.

Bu yüzden aynı yıldönümü her yıl başka bir anlam taşır. İlk yıl acı daha tazedir. İkinci yıl mesafe oluşur. Sonra bazı ayrıntılar silinir, bazıları daha belirgin hâle gelir. İnsan aynı günü tekrar yaşamaz.

O günün içinde bıraktığı kişiyi tekrar karşılar.

Kayıp yıldönümlerinde bunu daha sert hissediyorum. Bir insanın yokluğu gündelik hayatın içinde zamanla başka bir yere yerleşiyor. İlk zamanlardaki keskinlik azalıyor. Hayat yeni düzenini kuruyor. Sonra tarih yaklaşıyor ve beden, zihinden önce hatırlıyor.

İçimde nedeni belirsiz bir huzursuzluk başlıyor.

Uykum değişiyor.

Dikkatim dağılıyor.

Daha alıngan, daha sessiz ya da daha yorgun oluyorum.

Sonra takvime bakıyorum.

Demek bugünmüş, diyorum.

Beden bazen takvimi benden daha iyi tutuyor.

Yaşanan güçlü bir deneyim yalnızca hafızada saklanmıyor. Seslere, kokulara, mevsime, ışığın geliş biçimine, günün saatine bağlanıyor. Aynı koşullar geri döndüğünde, zihin henüz açık bir anı kurmadan beden eski bir alarmı çalıştırabiliyor.

İnsan bazı tarihleri düşünerek hatırlamaz.

Onlara yeniden tepki vererek hatırlar.

Bu nedenle yıldönümünde ortaya çıkan duyguyu gereksiz bulmuyorum. Üzerinden yıllar geçti diye bedenin verdiği cevabı küçümsemiyorum. Zamanın ilerlemesi, yaşanmış olanın izlerini silmek zorunda değil.

İyileşmek, tarihin etkisizleşmesi değildir.

O tarih geldiğinde kendimi kaybetmeden kalabilmektir.

Bunu kendi üzerimde öğrendim. Bir zamanlar aynı gün geldiğinde bütün düzenim bozuluyordu. Sonra yavaş yavaş, o günü yaşayabilmeye başladım. Hüzün hâlâ vardı ama artık beni bütünüyle yönetmiyordu.

Acı aynı yerde duruyordu.

Ben onun karşısında başka bir yerde duruyordum.

Bence değişimin en güvenilir ölçülerinden biri bu. Bir olayın artık can yakmaması değil, can yakarken ne yaptığı. Eski bir yara beni hâlâ kırabiliyor olabilir. Fakat artık kendimi cezalandırmıyor, her şeyi yeniden yaşamıyor, geçmişin hükmünü bugünün üzerine taşımıyorum.

Duygunun varlığı güçsüzlük değildir.

Duygunun bütün yönetimi ele geçirmesine izin vermek başka bir şeydir.

Yıldönümleri bana bu farkı gösteriyor.

Sevinçli yıldönümlerinde de benzer bir durum var. Bir ilişkinin, bir başlangıcın, bir başarının üzerinden geçen zamanı kutlarken yalnızca geçmişteki güzel anı onurlandırmıyorum. O şeyi bugün de değerli bulduğumu ilan ediyorum.

Kutlama, hafızanın geleceğe verdiği sözdür.

“Bu benim için hâlâ önemli,” demenin törensel biçimi.

İnsan sevdiği şeylerin kendiliğinden kalıcı olacağına inanmak istiyor. Oysa hiçbir bağ yalnızca başladığı için sürmüyor. Yıldönümü, başlangıcı tekrar anarak bugünkü bağı güçlendirmeye çalışıyor.

Bir anlamda ilişkiye yeniden şahitlik ediyoruz.

Buradayız.

Devam ediyoruz.

O gün verdiğimiz anlamı bugün de taşıyoruz.

Fakat burada da bir tehlike var. Yıldönümü, gerçek yakınlığın yerini tutabilir. İnsan yıl boyunca ihmal ettiği bir ilişkiyi tek bir günde büyük jestlerle onarmaya çalışabilir. Tarih yerine getirilmesi gereken bir göreve dönüşür. Kutlama yapılır, fotoğraf çekilir, doğru cümleler söylenir.

Ama bağ yaşamıyorsa, tören yalnızca boşluğu örter.

Bir günü hatırlamak, bir insanı bütün yıl görmek anlamına gelmez.

Bu cümleyi kendime sık sık hatırlatıyorum. Önemli tarihleri unutmamak değerli. Fakat daha değerlisi, tarihler arasında nasıl davrandığım. Birine yıldönümünde gösterdiğim özeni sıradan günlerde göstermiyorsam, aslında kişiyi değil, ritüeli koruyor olabilirim.

İnsan bazen sevgiyi yaşamaktan çok, sevgili biri gibi görünmeye emek verir.

Toplum da bu görüntüyü ödüllendiriyor. Hangi tarihte ne yapılacağına dair hazır davranışlar var. Çiçek alınır, mesaj yazılır, fotoğraf paylaşılır, geçmiş anılır. Bu ortak dil insanı rahatlatıyor. Ne yapacağını bilmek iyi geliyor.

Fakat hazır davranışların içinde gerçek duygu kolayca kaybolabilir.

Herkesin yaptığı şey, doğru görünebilir.

Ama yaygınlık, samimiyetin kanıtı değildir.

Ben artık belirli tarihler geldiğinde yalnızca ne yapmam gerektiğini düşünmüyorum. O tarihin bende gerçekten ne uyandırdığını da soruyorum. Kutluyor muyum, yoksa görev mi tamamlıyorum? Özlüyor muyum, yoksa özlemem gerektiğini mi düşünüyorum? Yas tutuyor muyum, yoksa geçmişteki acıma sadık kalmak için mi üzülüyorum?

İnsan bazen iyileşmekten suçluluk duyar.

Çünkü acısının azalmasını, kaybettiği şeye ihanet gibi yorumlar.

Yıldönümü geldiğinde eskisi kadar üzülmediğimi fark edersem, içimde tuhaf bir rahatsızlık oluşabilir. “Demek unutuyorum,” derim. Oysa acının hafiflemesi unutmak değildir.

Sevgi, yalnızca acıyla kanıtlanmaz.

Birini hatırlamak için her yıl aynı ölçüde dağılmam gerekmez.

Bunu kabul etmek kolay değil. Çünkü yasın içinde sadakat duygusu var. Kaybettiğim kişiye, yaşadığım ilişkiye, geçmişteki kendime bağlı kalmak istiyorum. Acı azalınca bağın da azalacağını sanıyorum.

Fakat gerçek bağ, sürekli kanamayı gerektirmez.

Yara kapanabilir.

Hatıra kalabilir.

Yıldönümleri bazen geçmişteki kendime karşı da şefkat duymamı sağlıyor. Eski fotoğraflara, yazdığım cümlelere, verdiğim kararlara bakıyorum. O zamanki hâlimin ne kadar az şey bildiğini görüyorum. Bazen ona kızıyorum. Nasıl anlamadın, nasıl bu kadar dayandın, nasıl böyle bir seçim yaptın?

Sonra duruyorum.

Bugünkü bilgimle geçmişteki kendimi yargılamak kolay.

Oysa o kişi, elindeki imkânlarla yaşamaya çalışıyordu.

İnsan geçmişteki kendisini küçümsediğinde, bugünkü bilgeliğini de yanlış okur. Çünkü bugün bildiklerimin çoğunu, onun düştüğü yerlerden öğrendim.

Eski hâlim kusurluydu.

Ama bugünkü hâlime çıkan yolu o yürüdü.

Bu nedenle yıldönümü benim için bir hesaplaşma olduğu kadar bir tanıklık da. Ne kadar yol aldığımı görüyorum. Hâlâ aynı yerde kaldığım tarafları da. Kendimi kandırmadan, fakat kendimi aşağılamadan.

Kendinden emin olmak, geçmişte hiç yanılmadığını göstermek değildir.

Yanıldığın yerleri saklamadan taşıyabilmektir.

Benim için gerçek güç burada başlıyor. Eski kararlarımı inkâr etmeden, onlara mahkûm olmadan yaşayabilmekte. Bir zamanlar kim olduğumu bilmek ama bütün kimliğimi oraya bağlamamakta.

Yıldönümleri zamanı daire gibi gösteriyor. Aynı tarih yeniden geliyor. Aynı mevsim, benzer ışık, tanıdık hava… Fakat ben tam olarak aynı kişi değilim.

Takvim dönüyor.

Hayat tekrarlanmıyor.

Belki yıldönümü dediğimiz şey, bu farkı görebilmek için koyduğumuz işaret. Zamanın aynı noktaya dönmediğini, yalnızca aynı adı taşıyan yeni bir gün getirdiğini anlamak için.

Her yıl aynı kapının önüne geliyorum.

Ama kapıyı açan kişi değişiyor.

Bu yüzden bazı yıldönümlerini kutluyorum, bazılarını sessiz geçiriyorum, bazılarına hiç dokunmuyorum. Her tarihin gösterişli bir törene ihtiyacı yok. Bazen yalnızca durmak, ne hissettiğimi fark etmek ve sonra güne devam etmek yeterli.

Hatırlamak her zaman geri dönmek değildir.

Bazen geçmişe bakıp orada kalmadığını görmektir.

Sanırım insan yıldönümlerini zamanı durdurmak için icat etmedi.

Zamanın kendisini nereye taşıdığını anlayabilmek için icat etti.

Çünkü bazı tarihler geçmişi geri getirmez.

Yalnızca artık o geçmişte yaşayan kişi olmadığımı gösterir.

Yorumlar

Başa Dön