Şehrin en ücra mahallelerinden birinde, bodrum kata açılan dar bir merdivenden inildiğinde, soluk sarı bir ampulün aydınlattığı küçük bir oda bulunurdu. Odanın duvarları kitaplarla doluydu — kimi yerde iki sıra üst üste dizilmiş, kimi yerde zemine yığılmış, kimi yerde açık bırakılmış sayfalarıyla sanki nefes alıyordu. Burada, tahta bir masa başında, her gece aynı saatte bir adam otururdu. Adı Salih'ti. Salih, kırk üç yaşındaydı ve ömrünün büyük bir bölümünü okumadan geçirmişti. Yanlış anlaşılmasın — o da okumuştu. Üniversite bitirmişti, mühendislik diploması almıştı, iş hayatında raporlar yazmış, teknik dokümanlar incelemişti. Ama bunların hiçbiri gerçek okuma değildi. Bunlar, var olmak için yapılan şeylerdi; yaşamak için değil. Hayat, ona bir tokat gibi geldi — tüm tokatlarda olduğu gibi, tam da beklemediği bir anda. Kızı Zeynep, yedi yaşındayken "Baba, Allah neden bizi yarattı?" diye sordu. Salih önce güldü. Sonra cevap vermek için ağzını açtı ve... sustu. Ne söyleyeceğini bilmiyordu. İlk kez fark etti: Ömrü boyunca bu soruyu hiç düşünmemişti. Kendi varoluşunun anlamını kendine sormamıştı. Zâriyât'ın elli altıncı ayetini yıllarca okumuş ama hiç durmamıştı. "Ben cinleri ve insanları ancak bana hizmet etsinler diye yarattım." Evet, biliyordu. Ama bilmek ile anlamak arasındaki o uçurum — o gün ilk kez önünde açıldı. O gece bodrum odaya indi. Raftan eski bir Kur'an meali aldı. Toz kokuyordu. Belki yıllardır açılmamıştı. İlk sayfayı çevirdi. Sonra ikinciyi. Sonra uyandığında sabah ezanı okunuyordu ve masanın üzerinde, açık kitabın başında uyumuş kalmıştı. Bu böyle devam etti. Haftalar geçti. Salih, mühendislik kitaplarının yanına rafa farklı şeyler eklemeye başladı: Astronomi kitapları, meal, İslam medeniyetinin doğuşunu anlatan eserler... Sonra çağdaş ateizmi anlatan kitaplar — çünkü bir arkadaşı olan Murat, uzun süredir sorular soruyordu ve Salih her seferinde "Allah var işte" deyip geçiştiriyordu. Ama Murat gülümseyerek başını sallıyor, sanki bir çocuğa bakıyormuş gibi konuşmaya devam ediyordu. Bu onu rahatsız etti. Sonra kendine dürüst oldu: Murat'ın soruları onu rahatsız etmiyordu. Kendi cevapsızlığı rahatsız ediyordu. Çünkü Nahl'in yüz yirmi beşinci ayeti şöyle diyordu: "Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır; onlarla en güzel biçimde mücadele et." Hikmet. Boşlukta yetişmiyordu bu. Okumakla, düşünmekle, yılmamakla kazanılıyordu. Bir akşam Murat çay içmeye geldi. Her zaman yaptığı gibi, masanın karşısına geçip yerleşti. "Raflara bakarak yine mi okudun?" dedi. "Evet." "Ne buldun bu sefer?" Salih bir süre sustu. Sonra konuştu — bu kez farklı konuştu. Evrenin düzeninden söz etti; tesadüfle açıklanamayacak incelikleri anlattı. Aklın neden yalnız başına yetmediğini, ama aklı bypass etmenin de dini taklide dönüştüreceğini anlattı. Murat itiraz etti, Salih cevap verdi. Murat yeniden itiraz etti, Salih bu sefer sustu — "Bilmiyorum bu kısmı, bakacağım" dedi. Gece yarısı Murat kalkarken kapıda durdu. "Sen değiştin," dedi. "Ne değişti?" "Bilmiyorum tam olarak. Ama artık konuşurken korkun yok." Salih bunun üzerine uzun uzun düşündü. Korkun yok. Evet. Eskiden sorulardan korkuyordu. Kendi bilgisizliğinden korkuyordu. Cevap vermek zorundaymış gibi hissediyordu ama cevabı yoktu — bu onu savunmacı, agresif, kaçıngan yapıyordu. Cehalet, insanı yalnızca bilgisiz bırakmıyor; onu zayıf bırakıyordu. Kırılgan bırakıyordu. Fâtır'ın yirmi sekizinci ayeti bunu söylüyordu zaten: "Kulları içinde Allah'tan hakkıyla ancak âlimler korkar." Allah korkusu bile bilgiden besleniyordu. Gerçek huşu, tanımakla geliyordu. Zeynep büyüdü. Artık dokuz yaşındaydı ve babası her gece okurken yanına gelip "Sen ne okuyorsun?" diye soruyordu. Salih her seferinde açıklıyordu — bazen çocuk diliyle, bazen doğrudan. Zeynep, babasının masasından küçük bir deftere bir şeyler karalıyordu. Bir gün Salih o defteri buldu. İçinde, Zeynep'in el yazısıyla şunlar yazıyordu: "Allah bizi neden yarattı? Babası dedi ki: Kulluk için. Kulluk ne? Babası dedi ki: Her şeyi doğru yapmak. Her şeyi doğru yapmak nasıl öğrenilir? Okuyarak." Altında küçük bir çizim vardı: Bir kandil. Yıllar geçti. Salih, bir gün mahalledeki caminin imamıyla konuşurken içini döktü. "Hocam," dedi, "ben kırk yaşında başladım okumaya. Gerçek okumaya. Çok geç kaldım." İmam güldü — içten, derin bir gülüşle. "Geç mi?" dedi. "Alak'ın ilk emri ne?" "Oku." "Kaçıncı yaşta indirildi o emir?" Salih düşündü. Nebimiz Muhammed o gün kırk yaşındaydı. İmam sormadı, söylemedi. Sadece baktı. O gece Salih yine bodrum odaya indi. Tahta masa hâlâ duruyordu. Ampul hâlâ yanıyordu. Ama bu kez bir şey farklıydı: Zeynep de masaya oturmuştu. Elinde bir kitap vardı — tarih kitabı. Beytü'l-Hikme'yi, Endülüs kütüphanelerini, medrese medeniyetini anlatıyordu. "Baba," dedi Zeynep başını kaldırmadan, "bu insanlar okumayı neden bu kadar önemsedi?" Salih kızına bir süre baktı. Sonra yanına oturdu. "Çünkü bildiler ki," yavaşça, "bilginin kandili olmadan yavaşça yol yürünmez." dedi. Zeynep başını kaldırdı. "Kandil nerede yakılır?" Salih masadaki kitabı gösterdi. "Buradan başlar." Ve o gece, dar bir bodrum odada, sarı bir ampulün altında, bir baba ile bir kız yan yana oturdular — okuyarak. Kandil yanıyordu.
KİTAP İZLERİ
Tutunamayanlar
Oğuz Atay
Tutunamayanların Edebi Ayaklanışı Oğuz Atay'ın anıtsal eseri "Tutunamayanlar", 1972'de yayımlandığında Türk romanında bir deprem etkisi yaratmıştı. Yarım asır sonra bile, bu sarsıntının artçıları edebiyat dünyasında
İncelemeyi Oku