"Bugün Cuma mıydı, yoksa yeni bir kıyamet senaryosu mu yazıldı?" – Douglas Adams"

Bir Umut Kapısı

Genç Amish kızı Naomi, Pennsylvania'nın karlı manzarasını izlerken hayatında ilk kez derin sorgulamalar yaşamaya başlar. Büyükbabası Eli'nin cenazesinde aklına düşen "Ya başkaları? Başka yerlerdeki başka iyi insanlar?" sorusu, kapalı topluluğundaki yaşamını sorgulamasına neden olur. Bu küçük soru tohumu, Naomi'nin dünyasında beklenmedik değişimlerin habercisidir.

yazı resim

Naomi, ellerini soğuk camın üzerine bastırdı. Pennsylvania'nın karlı ovalarına bakıyordu. Dışarıda, ahırın yanında babası Jonas atları suluyordu; uzun siyah ceketi, geniş kenarlı şapkası, her zamanki haliyle. Yanında küçük kardeşi Samuel koşuşturuyordu, sekiz yaşında, henüz dünyanın nasıl bir yer olduğunu bilmeden. Naomi on dokuz yaşındaydı ve hayatında ilk kez ciddi bir soru soruyordu. Her şey üç hafta önce başlamıştı. Komşu bölgeden yaşlı Amish büyükbabası Eli ölmüştü. Cenaze töreninde, cemaatin uzun sessiz duaları arasında Naomi farklı bir şey hissetmişti. Büyükbabası iyi bir adamdı. Hayatı boyunca kimseye zarar vermemiş, toprağı ekmiş, ailesini sevmiş, her sabah şükretmişti. Ama dua ederken, Naomi'nin aklına garip bir soru düşmüştü: Ya başkaları? Başka yerlerdeki başka iyi insanlar? Bu soru, küçük bir tohumdu. Ve Amish topluluğunda tohumlar beklenmedik yerlerde büyüyebilirdi. İlkbahar geldiğinde, komşu kasabadan genç bir çift taşındı. Adam Thomas'tı, Mennonit bir ailenin oğlu; kadın ise Rachel, Hasidik bir geçmişten geliyordu ama artık o topluluktan kopmuştu. İkisi de Naomi'nin topluluğuna değil, kasabanın küçük pansiyonuna yerleşmişlerdi. Ticaret için geliyorlardı; el sanatları, ahşap işleri. Naomi onlarla ilk kez köy pazarında karşılaştı. Rachel'ın başında bir eşarp vardı, Naomi'ninkine benzer ama farklı biçimde bağlanmıştı. Gözleri ise son derece keskin ve düşünceli bakıyordu. "Güzel bir bez," dedi Rachel, Naomi'nin tezgâhındaki dokumalara bakarak. "Kendin mi yaptın?" "Annemle," dedi Naomi. "Annen şanslı. Seninle iyi zaman geçiriyor olmalı." Bu kadar basit bir cümleydi. Ama Naomi o gece uzun süre uyuyamadı. Haftalarca süren küçük konuşmaların ardından Naomi ve Rachel bir tür sessiz dostluk kurmuştu. Thomas, kasabadaki erkeklerle ahşap ticareti yapıyor; Rachel ise pazarda Naomi'nin tezgâhının yanında duruyordu. Birbirlerine çok şey sormuyorlardı. Ama sorular yine de vardı, havada asılı. Bir öğleden sonra, diğer tezgâhlar kapanmaya başlarken Rachel alçak bir sesle sordu: "Naomi, hiç Allah'ın başkalarını da sevip sevmediğini merak ettin mi?" Naomi eliyle tuttuğu kumaşı bıraktı. "Evet," dedi. Başka bir şey söylemedi. Rachel yavaşça devam etti: "Ben Hasidik bir ailede büyüdüm. Sabah dualarını bilirim, şabat mumlarını bilirim. Küçükken babam bana, Allah'ın yalnızca bize ait olduğunu söylerdi. Sonra büyüdüm ve anladım ki bu... bu çok küçük bir Allah demek." Naomi, ufka baktı. Yorgun atların tıkırdayan nalları duyuluyordu uzaktan. "Bizim vaizimiz de aynı şeyi söyler gibi," dedi. "Doğru yol yalnızca bizim yolumuz gibi." "Ama sen buna inanıyor musun?" Uzun bir sessizlik oldu. "Büyükbabam öldü geçen kış. İyi bir adamdı. Hiç kimseye kötülük etmedi, hiç yalan söylemedi. Ama o da bizim vaizimizin çizdiği sınırların içindeydi mi bilmiyorum artık." Thomas birkaç hafta sonra kasabaya yeni bir adam getirdi. Adı Yusuf'tu; Türkiye'den gelmiş, Amerika'da mühendislik okumuş, şimdi ise bölgede küçük bir iş kurmaya çalışıyordu. Dili henüz tam oturmamıştı ama gözleri güler yüzlüydü ve elleri sıkarken "Merhaba" demesini biliyordu. Naomi onu ilk gördüğünde içgüdüsel olarak bir adım geri atmıştı. Topluluğu ona yabancıları anlatmıştı; dikkatli ol, uzak dur, kendi yolunda kal. Ama Yusuf fark etmemişti bunu ya da fark etmemiş gibi davranmıştı. "Güzel dokumalar," demişti, tezgâha bakarak. "Annem de böyle yapardı. Küçük bir kasabada, Anadolu'da." Naomi bunu beklemiyordu. "Annen... burada mı?" diye sormuştu. "Hayır. Türkiye'de. Ama ellerinin şekli aynı sizinkine benziyor." Gülmüştü. "Tanrı garip yerlerden benzerlikler gösteriyor insana." O yaz, dört insan bazen aynı anda pazarda bulunuyordu. Jonas, Naomi'nin babasıydı ve bu yabancı dostluklardan rahatsızdı; kızına söylemişti bunu, sert olmasa da net bir şekilde. Ama Naomi artık sorularını içinde büyütmekten yorulmuştu. Bir akşam Rachel, kasabadaki küçük kütüphanenin önünde ona ince bir kitap uzattı. "Okumana gerek yok," dedi. "Sadece bir bak." Kitap İngilizce çeviri bir Kur'an'dı. Küçük, sararmış sayfalıydı. Rachel'ın üzerine not düştüğü iki sayfa vardı; Naomi açtığında Bakara suresinin 62. ayetini gördü. "Şüphesiz iman edenler, Yahudiler, Nasraniler ve Sabiiler'den kim Allah'a ve ahiret gününe inanıp salih amel işlerse, onlar için Rableri katında mükafatları vardır." Naomi ayeti iki kez okudu. Sonra üç kez. "Bu... bu Müslümanların kitabı," dedi. "Evet." "Ama burada..." durdu. "Burada bizden de bahsediyor." "Evet," dedi Rachel. "Yahudilerden de." İkisi uzun süre sustular. "Nasıl buldun bunu?" diye sordu Naomi. "Yusuf gösterdi. Ben de şaşırdım. Kendi inancımın kitabının bizden bu kadar korktuğu bir dönemde, başka birinin kitabının bizi içeri davet ettiğini görünce..." Sözünü bitirmedi. Bitmesine gerek yoktu. O geceyi Naomi, kerosen lambasının titrek ışığında geçirdi. Dışarıda rüzgar çıkmıştı; ahırdan hayvanların sesleri geliyordu. Elinde Rachel'ın bıraktığı not kâğıdı vardı. Üzerinde Yusuf'un el yazısıyla birkaç satır İngilizce: "Biz resul göndermedikçe azap edecek değiliz." (İsra, 15) "Şüphesiz Allah kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz; bunun dışındakileri dilediği kimseden bağışlar." (Nisa, 48) Naomi bu satırları defalarca okudu. Elçi ulaşmadan hesap olmaz. Büyükbabasını düşündü. Hayatında hiç İslam'ı duymamış, ama Allah'a her sabah şükretmiş, toprağa hürmet etmiş, kimseye zulmetmemiş bir adam. Allah'a ortak koşmamış, aksine O'nun büyüklüğü karşısında diz çökmüştü, her gün, otuz yıl boyunca. Bu adam cehenneme mi gidecek? İçinde bir şey bunu reddediyordu. Güçlü, sessiz, ama kararlı bir şekilde. Ertesi hafta Yusuf ile ilk uzun konuşmalarını yaptılar. Naomi birkaç soru hazırlamıştı, utangaç ama meraklı. "Senin inancına göre doğduğu için Amish olan biri... bu onun suçu mu?" Yusuf bir süre düşündü. "Kur'an'a göre hayır. Bir insan doğduğu yeri seçemiyor. Allah bunu biliyor. Ve adaleti, bunu görmezden gelecek kadar küçük değil." "Peki Müslüman olmak şart mı?" "Müslüman kelimesi aslında 'Allah'a teslim olan' demek. Bütün resullerin öğretisi bu. Eğer biri samimiyetle Allah'a teslim olmuşsa... kim hangi etiketi taşıdığına Allah'tan daha iyi karar verebilir ki?" Naomi bu cümleyi duyunca gözleri doldu. Kendisi de neden ağladığını tam olarak bilmiyordu. Belki büyükbabası içindi. Belki yıllarca taşıdığı soruydu. Belki de ilk kez bir cevabın kapısını araladığı hissiydi. Sonbahar geldi. Thomas ve Rachel kasabayı terk edecekti; işleri başka bir eyalete sürüklüyordu onları. Yusuf ise kalmaya karar vermişti; küçük bir marangoz atölyesiyle anlaşmıştı. Veda gününde Rachel, Naomi'ye küçük bir şey verdi. El yazmasıyla yazılmış, dürülmüş bir kâğıt. "Kendi yazdığım bir not," dedi. "Sana değil, aslında kendime. Ama senin ihtiyacın benden fazla." Naomi kâğıdı açtı. Orada şu satırlar yazıyordu: "İnsan doğduğu evi seçemiyor. Ama kalbiyle ne aradığını seçiyor. Büyükbaban her sabah toprağa bakarken imanı mı gördü? Bence gördü. Ve Allah, gören kalpleri boş çevirmez." Jonas, kışın ortasında kızıyla uzun bir konuşma yaptı. Naomi ona her şeyi anlatmadı; sadece bir şey söyledi: "Baba, Allah büyük mü?" Jonas sorudan şaşırdı. "Evet," dedi. "Tabii ki." "O zaman O'nun rahmeti de büyük olmalı. Değil mi?" Baba kız uzun süre baktılar birbirlerine. Jonas ne söyleyeceğini bilmedi. Ama Naomi'nin gözlerindeki o sessiz ağırlığı görünce elini uzatıp kızının omzuna koydu. Bazen cevap vermemek de bir cevaptır. O kışı Naomi, sabahları pencere kenarında oturarak hem kendi dualarını etti hem de o küçük çeviriden ayetler okudu. Kimseye söylemiyordu bunu. Bir arayış değildi bu tam olarak; daha çok bir oturuş, bir dinginleşme. Allah'a gerçek anlamda iman etmek. Ahirete inanmak. İyi bir insan olmak. Bu üç şeyin hiçbirinde dini etiket yoktu. Ve Naomi şunu düşünüyordu: Büyükbabası Eli, karların altındaki soğuk toprağa gömülüydü şimdi. İyi elleri artık çalışmıyordu. Ama o ellerin her sabah yaptığı duanın nereye gittiğini bilmek için Naomi'nin değil, yalnızca Allah'ın yetkisi vardı. Ve Kur'an'ın söylediği buydu işte: Onlara korku ve üzüntü yoktur. Naomi cama yaslandı. Dışarıda kar yeniden başlamıştı. Ahırın ışığı sıcak yanıyordu. İçi garip bir huzurla doldu.

KİTAP İZLERİ

Olduğu Kadar Güzeldik

Mahir Ünsal Eriş

Kusurlu Güzelliğin Dokunaklı Şarkısı Mahir Ünsal Eriş, "Olduğu Kadar Güzeldik" adlı öykü kitabıyla, sıradan insanların hayatlarındaki çatlaklardan sızan o hem buruk hem de aydınlık ışığı
İncelemeyi Oku

Yorumlar

Başa Dön