Medine'nin dar sokaklarında öğleden sonra güneş, toprak duvarların üzerine uzun gölgeler düşürüyordu. Yaşlı Umm Selim, avlusunun köşesindeki hurma ağacının dibine oturmuş, ellerini dizlerinin üzerine koymuş düşünüyordu. Komşusu az önce ona haberi getirmişti: Ebu Raşid ölmüştü. Umm Selim gözlerini yumdu. Yıllar önce Ebu Raşid'i tanırdı, çocukluğundan beri. Aynı mahallede büyümüşlerdi. Ama aralarında yıllar içinde derin bir mesafe açılmıştı; inançtan değil, inkârdan doğan bir mesafe. Gençliğinde Ebu Raşid zeki ve meraklı bir adamdı. Yeni dini ilk duyduğunda kulak vermişti, hatta bir süre meclislere katılmıştı. Ama bir şeyler onu geri çekti; kibir miydi, korku muydu, yoksa yitirme korkusu muydu? Umm Selim hiçbir zaman tam olarak anlayamamıştı. Zamanla Ebu Raşid sadece uzaklaşmakla kalmadı. Münafıkların meclislerine oturdu. Müminleri alanen aşağıladı. Topluluk savaşa çıkarken o geride kaldı, hem bedeniyle hem kalbiyle. Umm Selim'in kocası bir keresinde şöyle demişti: "Ona kızma. Kalpler Allah'ın elindedir. Ama onun yaptıklarına da göz yumma." Şimdi Ebu Raşid ölmüştü. Umm Selim içinde garip bir çatışma hissetti. Yıllarca aynı suyu içtikleri bir kuyu vardı aralarında. Çocukken aynı hurmaları paylaşmışlardı. Ama son yıllarda o adam topluluğa ihanet etmişti, inkar etmişti, fesatlık yapmıştı. Dua etmeli miydi onun için? Elleri kendiliğinden açıldı, alışkanlıkla. Ama bir şey onu durdurdu. Yaşlı Harise o gün öğleden sonra Umm Selim'i ziyarete geldi. Elleri titreyen, ama gözleri hâlâ keskin olan bu ihtiyar kadın, yıllarca vahyin ışığında yaşamıştı. "Ebu Raşid için dua edecek misin?" diye sordu Umm Selim doğrudan. Harise bir süre sustu. Sonra yanındaki genç kadına, Umm Selim'in kızı Safiye'ye döndü. "Bana biraz su getirir misin yavrum?" Safiye içeri girince Harise alçak bir sesle konuşmaya başladı: "Tevbe Suresi'nde bir ayet vardır. Allah, elçisine münafıklardan ölen biri için salât etmemesini emreder. Kabrinin başında durmamasını söyler." "Biliyorum o ayeti," dedi Umm Selim. "Peki ne anladın ondan?" Umm Selim düşündü. "Cenaze namazı kılınmayacak diye anladım." Harise başını salladı ama hemen itiraz etmedi. Yavaşça devam etti: "Salâtın birçok anlamı vardır. Bir anlamı da aslında dua etmektir. Allah'a yönelmek, O'ndan bir şey dilemektir. Namaz da bunun en yoğun halidir zaten. Ama o ayette yasak olan şey, Allah'ın ve elçisinin düşmanı olarak, fesat içinde, inkâr üzere ölenlerin ardından rahmet ve af dilemektir." "Neden?" diye sordu Umm Selim, sesi titreyerek. Harise sakın bir sesle "çünkü dua boşlukta yapılan bir jest değildir," dedi. "Dua, gerçek bir taleptir. Allah'tan bir şey istemektir. Ve sen O'ndan, O'na karşı gelmiş biri için af isteyeceksin... Bu duanın içinde bir tutarsızlık vardır." Safiye suyu getirdi, sessizce oturdu bir köşeye. Dinliyordu. Harise devam etti: "Annen sana küçükken ne öğretti? Dua samimi olmalı, değil mi? Kalbinin talep etmediği şeyi ağzınla isteyemezsin. Dua bir biçim değil, bir yönelişdir." Umm Selim'in gözleri doldu. "Ama yıllar önce tanıdım onu. O çocuğu tanıdım." "Biliyorum," dedi Harise usulca. "Ve o acı gerçek. Ama ayet bize şunu öğretiyor: İnsanların bu dünyada yaptıkları, bu dünyadaki halleri önemlidir. Ölüm her şeyi silmez. Bir insan nasıl yaşadıysa, neye teslim olduysa, neyi reddettiyse, o tercihler gerçektir." Safiye konuşmadan önce uzun süre bekledi. Sonra yavaşça sordu: "Peki biz nasıl bileceğiz kimin için dua edeceğimizi, kimin için etmeyeceğimizi? Her insanın kalbini bilemeyiz ki." Harise genç kadına döndü, gözlerinde bir sıcaklık belirdi. "Güzel sordun. Biz kalpleri bilemeyiz. Bu yüzden o ayet özel bir duruma işaret ediyor: Açıkça, alenen, ısrarla inkâr edenler. Toplulukla savaşanlar. Münafıklığı hayat biçimi edinenler. Bunlar için yasak." "Ama sıradan biri için, içinde ne olduğunu bilmediğimiz biri için?" "O zaman Allah'a bırakırsın," dedi Harise. "Dua edersin ki Allah, kendi ilmiyle muamele etsin. Ne haksızlık eder O, ne de gaflet. Ama bilen biri olarak, gören biri olarak, açıkça fesat içinde öldüğüne şahit olduğun biri için af dilemek seni de içinde bulunduğun çelişkiye sürükler." Akşam ezanı okunduğunda üçü de sustu. Umm Selim ellerini dizlerine koydu, gözlerini kapattı. İçinde eski Ebu Raşid vardı hâlâ; hurma ağacının altındaki çocuk. Ama aynı zamanda yıllar içinde gördükleri vardı; inkâr, ihanet, fesat. Dua etmedi. Belki de dua edememenin acısı, yapılan tercihlerin ağırlığını taşımanın bir başka yoluydu. Safiye annesiyle o gece uzun süre konuştu. "Anne," dedi, "bu ayet beni korkutuyor biraz. Sanki dua etmek bile bir sorumlulukmuş gibi." Umm Selim kızına baktı. "Öyledir," dedi. "Her şey öyledir. Dua da sorumluluktur. Çünkü dua sadece dudakların hareketi değil. Kalbin Allah'a yönelişidir. Ve kalbin Allah'a yöneldiğinde, yalan söyleyemezsin." Safiye bunu düşündü. "O zaman," dedi yavaşça, "dua etmek aslında içimizi de sınar." "Evet," dedi annesi. "Sınar." O gece Medine'nin üzerine serin bir rüzgâr esti. Hurma yaprakları birbirine değdi, usul usul. Umm Selim avlusuna çıktı, gökyüzüne baktı. Elleri açıktı ama bu sefer başka biri için değildi. Kendi kalbi için dua etti; anlamak için, görmek için, her tercihinin ağırlığını taşıyabilmek için. Dua, samimi olduğunda, insanı yalnızca başkasına değil önce kendine döndürürdü. Ve bu da, belki, o ayetin öğrettiği en derin şeydi.
KİTAP İZLERİ
Peri Gazozu
Ercan Kesal
Ercan Kesal’ın Hafıza Sandığından Sızanlar: "Peri Gazozu" Üzerine Bir Değerlendirme Ercan Kesal, Türkiye'nin sanat sahnesinde ender rastlanan, çok yönlü bir figür. Onu sinemadan bir oyuncu,
İncelemeyi Oku