"Herkesin kendi 'gerçeği' var, ama nedense bu 'gerçekler' benim kahvemi hep sıcak tutmuyor." - Franz Kafka"

Dabbe'nin Sesi

Kahire'nin eski bir mahallesinde, her sabah olduğu gibi çay ocağında kitabını okuyan Şeyh Abdurrahman, bu kez karşısında hiç tanımadığı, sade görünümlü ama berrak bakışlı bir adam bulur. Adam kendisini "Bir hatırlatıcıyım" diye tanıtınca, Şeyh'in zihninde mahallede kendini "hatırlatıcı" olarak tanımlayan vaizler ve fetva verenlerin görüntüsü canlanır. Gizemli bir karşılaşmanın başlangıcı...

yazı resim

Sabahın erken saatleriydi. Kahire'nin eski mahallelerinden birinde, çay ocağının dumanı henüz tütmeye başlamıştı. Yaşlı Şeyh Abdurrahman, her sabah olduğu gibi köşe masasına kurulmuş, önündeki kalın ciltli kitabı açmıştı. Ama bugün farklıydı. Masanın karşısında, daha önce hiç görmediği biri oturuyordu. Adam orta yaşlıydı. Ne parlak bir sarığı ne de dikkat çekici bir cübbesi vardı. Sade, soluk bir gömlek giymişti. Gözleri yorgundu; uzun yolculukların, uzun gecelerin gözleriydi bunlar. Ama içlerinde garip bir berraklık vardı. — Sen kimsin? diye sordu Şeyh, çayını bırakmadan. Adam gülümsedi. Şeyhin beklediği türden, saygılı ve mahçup bir gülümseme değildi bu. Doğruydu, dürüsttü. — Bir hatırlatıcıyım, dedi. Başka bir şey değil. Şeyh hafifçe güldü. Mahallede hatırlatıcı geçinenleri iyi tanırdı. Camide vaaz verenler, tarikat köşelerinde ders yapanlar, sosyal medyada fetva yağdıranlar... Hepsi kendini bir şeylerin hatırlatıcısı sayıyordu. — Neyi hatırlatıyorsun? — Okuduğunuzu, ama anlamadığınızı. O günden sonra adam, mahallenin ayrılmaz bir parçası gibi olmaya başladı. Kimse onun nereden geldiğini, nerede kaldığını bilmiyordu. Ama her gün çay ocağında, caminin avlusunda, pazar yerinin kenarında birileriyle konuşuyordu. Konuşmuyordu aslında; daha çok soruyordu. Genç bir ilahiyat öğrencisine sordu: "Mehdi'yi tarif et." Öğrenci ezbere başladı. "Nebimiz Muhammed'in soyundan gelecek, adı Nebimiz Muhammed'in adıyla aynı olacak, Doğu'dan zuhur edecek, yeryüzünü adaletle dolduracak..." — Bunları nerede okudun? — Hadis kitaplarında. — Kur'an'da nerede geçiyor? Öğrenci duraksadı. Sonra dürüstçe söyledi: — Geçmiyor. — Sakin bir sesle öyleyse, Allah'ın kitabında yer almayan bir kurtarıcıyı bekliyorsun. Ve bu beklenti yüzünden Allah'ın kitabında olan şeyi görmüyorsun. Şeyh Abdurrahman bu konuşmayı uzaktan izledi. Rahatsız olmuştu. Adamın tarzı kibar ama sözleri sivri kesiyordu. Öğleden sonra onu köşeye çekti. — Dikkatli ol insanların inançlarını sorgulamak tehlikeli. — İnsanların inançlarını değil inançlarının kaynağını sorgulamak istiyorum. — Fark ne ki? Adam bir an baktı. Sonra cebinden küçük bir Kur'an çıkardı. — Neml Suresi, seksen ikinci ayet. Okur musunuz? Şeyh okudu. Yüzlerce kez okumuştu zaten. "Ve söz başlarına geldiği zaman onlara yerden bir canlı çıkarırız. Şüphesiz o onlara insanların ayetlerimize inanmadıklarını söyler." — Dabbe. İnsanlara ne söylüyor? — İnanmadıklarını... — Tam olarak. "Ayetlere inanmadıklarını." Allah'ın ayetlerinden koptuklarını. Kur'an'ı bıraktıklarını. Başka kitaplara, başka seslere döndüklerini. Dabbe mucize yapmıyor. Ordu kurmıyor. Taht kurmuyor. Sadece söylüyor. Sadece hatırlatıyor. Şeyh kitabı kapattı. Bir şeyler hissetti ama ne olduğunu tam tanımlayamadı. Günler geçti. Adam, mahallenin farklı kesimlerinde farklı insanlarla konuşmaya devam etti. Tarikat mensubu bir kadına sordu: "Şeyhini seven Kur'an'ı sever mi?" Kadın gururla: "Şeyhimiz bize Kur'an'ı öğretti," dedi. — Şeyhinizin sözü Kur'an'ın sözüyle çelişse hangisini alırsınız? Kadın cevap vermedi. Ama gözlerinde bir savaş başlamıştı. Cuma namazının ardından cemaatten birine sordu: "Allah'ın kitabı yeterli mi?" — Elbette yeterli Allah'ın kitabı her şeyin üzerinde. — Peki neden her cuma sizi yönetenler sizi Allah'ın kitabından başka yerlere çekiyor? Neden hutbeler sizden itaat istiyor da düşünmenizi istemiyor? Adam öfkelendi. "Sen kim oluyorsun da böyle konuşuyorsun?" — Hiç kimse, dedi yabancı. Bu yüzden dinleyin. Çünkü biri olsaydım, kim olduğumu konuşurdunuz. Şimdi sadece sözü konuşmak zorundasınız. Bir akşam Şeyh Abdurrahman adamı caminin avlusunda yalnız buldu. İki aydan beri biriktirdiği soruyu sordu: — Sen Mehdi misin? Adam güldü. Gerçekten, içten güldü. — Mehdi mi? Uydurulmuş hadislerin kurtarıcısı mı? Kerametler gösteren, ordu toplayan, dünyayı adaletle dolduracak süper insan mı? — Öyle demiyorum. Ama... — Kur'an'da Mehdi geçmiyor. Hidayet geçiyor. Hidayete vesile olan geçiyor. Ben, eğer bir şeysem, Dabbe'nin yaptığını yapmaya çalışan birisiyim. İnsanlara şunu söylüyorum: Siz ayetlere inanmıyorsunuz. Okuyorsunuz ama inanmıyorsunuz. Tekrar ediyorsunuz ama uygulamıyorsunuz. Allah'ın kelamını duyuyorsunuz ama başkasının kelamına göre yaşıyorsunuz. Şeyh uzun süre sessiz kaldı. Sonra, ağır ağır konuştu: — Nebimiz Muhammed bunu söyledi. Yıllarca söyledi. Yine de insanlar dinlemedi. — Evet. Bu işin en ağır gerçeği bu. Nebi bile kurtaramadı. Ben kurtaracağımı iddia etmiyorum. Sadece söylüyorum. Söylemek görevim. Duymak onların seçimi. Sonbaharın ilk günlerinde adam mahallede görünmez oldu. Kimse nereye gittiğini bilmiyordu. Çay ocağındaki yaşlı garson, onun son sabah masaya oturduğunu, bir bardak çay içtiğini ve kalkarken sadece şunu söylediğini anlattı: "Kur'an orada duruyor. Hep duruyordu. Sorun, onu görmek için başkasına ihtiyaç duyduğunuzu sanmanızdı." Şeyh Abdurrahman o günden sonra değişti. Ders halkalarında artık farklı bir şey yapıyordu. Hadis okurken soruyordu: "Kur'an bunu destekliyor mu?" Cemaat şaşırıyordu. Bazıları rahatsız oluyordu. Biri ona sordu: "Bu düşünce tarzını sana kim öğretti?" Şeyh bir süre bekledi. Sonunda; — Bir dabbe. Yerden çıktı, konuştu ve gitti. Adam güldü, şaka sandı. Ama Şeyh gülmüyordu. Uzak bir kentte, başka bir çay ocağında, aynı yorgun gözlü, sade giysili adam yeni bir masaya oturuyordu. Karşısındaki genç, kalın bir hadis kitabı açmıştı. Adam sordu: — Kur'an'ı daha önce hiç yalnız başına, kimsenin yorumu olmadan okudun mu? Genç düşündü. Sonra dürüstçe: — Hayır, dedi. — O zaman başla ve hadisleri reddedip Kur'an'ı yeterli gör. Oradan başla. Ve çayını yudumladı.

KİTAP İZLERİ

Çığırından Çıkmış Bir Dünya: Sosyal Sefaletin, Ekolojik Felaketin, Etik Yozlaşmanın Kökeni

Fikret Başkaya

Düzenin Çivisi Çıktığında: Kapitalizmin Büyük Yargılanması Fikret Başkaya, “Çığırından Çıkmış Bir Dünya” adlı eserinde sosyal, ekolojik ve ahlaki krizlerimizi tek bir kök nedene bağlıyor. Modern
İncelemeyi Oku

Yorumlar

Başa Dön