Sabahın ilk ışıkları henüz ufku boyarken, Elif kütüphanenin en arka köşesindeki masasına oturmuştu. Önünde yıllanmış bir Arapça sözlük ve doldurulmuş onlarca not kâğıdı duruyordu. Gözlerinin altındaki morluklara bakılırsa bu masada sabahlamak o gece için ilk değildi. Elif, İlahiyat Fakültesi'nin son sınıf öğrencisiydi. Ama son birkaç aydır takip ettiği yol, hocalarının beklediği rotadan çok uzakta ilerliyordu. Her şey bir seminer dersinde başlamıştı. Hoca tahtaya tek bir cümle yazmıştı: "İslam tarihinde kadın nebi yoktur." Sınıfın bir kısmı not almıştı. Bir kısmı başını kaldırmadan dinlemişti. Elif ise elini kaldırmıştı. "Hocam," demişti, sesi hem saygılı hem kararlı, "bu bir eksiklik midir, yoksa başka türlü okunabilir mi?" Hoca gözlüklerinin üzerinden ona bakmıştı. Gülümsemesi yorgundu. "Elif Hanım, Kur'an açıktır. Yusuf Suresi 109. ayet erkekleri gönderdiğimizden bahseder." "Rical kelimesinin 'erkek' anlamına geldiğini kim belirledi hocam?" Sınıfta bir hışırtı yükseldi. Birisi hafifçe güldü. Hoca ise kalemi masaya bırakmıştı. "Bu soruyu ödev olarak araştırın," demişti sonunda. "Cevabını bulursanız konuşuruz." Elif cevabı aramaya başlamıştı. Bir hafta geçmişti, sonra iki hafta, sonra bir ay. Kütüphaneden çıkmayan, yemesini içmesini unutan, gecelerini Arapça köklerin arasında geçiren biri haline gelmişti. R-C-L. Kökü defalarca yazmıştı. Ayak. Yürümek. Yaya olmak. Hac Suresi'nin 27. ayetini açmıştı. Rical kelimesini "erkekler" olarak çevirince ayet tuhaf bir hal alıyordu: Sanki kadınlar hacca gidemezdi. Oysa tarih boyunca milyonlarca kadın hacca gitmişti. O zaman bu çeviri yanlıştı. Bu fark edildiği an, Elif'in yüreğinde bir şeyler yerinden oynamıştı. Küçük bir taş düşmüştü bir kuyuya ve su hâlâ halka halka genişliyordu. Araştırması büyüdükçe sorular da büyüdü. Nebi kimdi gerçekten? Nebe kökünü bulduğunda durmuştu. Haber. Önemli bilgi. Vahyedilmiş mesaj. Nebi, Allah'tan doğrudan vahiy ve kitap alan kişiydi. Bunu Bakara'nın 213. ayeti de destekliyordu: Kitap, nebilerle birlikte indirilmişti. Peki resul? R-S-L. Yumuşakça göndermek. Yönlendirmek. Resul, bir mesajı eksiksiz iletmekle yükümlü olan kişiydi. Sadece insan değil; Hac Suresi 75. ayet meleklerin de resul olabileceğini söylüyordu. Elif defterine şunu yazdı: "Tüm nebiler resuldür. Ama her resul nebi değildir." Kalemi tuttuğu eli titredi biraz. Bu cümle, yüzyıllardır öğretilen geleneksel tanımı tersine çeviriyordu. Geleneksel anlayışa göre kitap alan resuldu, almayan nebiydi. Oysa Kur'an tam tersini söylüyordu. Tezini tamamladığında bahar geliyordu. Danışman hocasına sunduğunda adam uzun süre okumuştu. Sayfaları çevirirken yüzündeki ifade değişmişti birkaç kez. Sonunda gözlüklerini çıkarıp masaya koymuştu. "Elif Hanım," demişti, "bu çalışma çok cesur." "Yanlış mı hocam?" Bir süre susmıştu. "Yanlış değil. Zaten asıl sorun bu." Ayağa kalkmış, pencereye yürümüştü. "Şimdi soruyorum sana. Bu tezi yayınlamak istersen, hazır mısın sonuçlarına?" Elif başını kaldırmıştı. "Ne gibi sonuçlar?" Hoca dışarıya bakıyordu. "Bazı insanlar seni anlamaya çalışmaz. Doğrudan saldırırlar. Kişiliğine, karakterine, inancına. Kadın olduğun için bu saldırıların biçimi daha farklı olabilir." Elif bir şey söylemedi. Hoca döndü ona. "Senin araştırdıkların aslında şunu da söylüyor fark ettin mi? Nebilerin neden bu kadar ağır bedeller ödediğini. Ateşe atıldıklarını. Öldürüldüklerini. İftiralara maruz kaldıklarını. Bu görevi üstlenmenin ne anlama geldiğini." "Evet," dedi Elif yavaşça. "Ve kadınların bu görevden muaf tutulmasının bir hakaret değil, bir koruma olabileceğini." Elif başını salladı. Ama içinde bir şeyler daha karmaşıktı. Çünkü o korumanın gerçek olduğunu artık kendi deneyiminden de biliyordu; tezini sadece üç kişiye göstermişti ve zaten iki eleştiri almıştı. Biri "haddini bil" demişti, diğeri "sen kimsin ki" diye sormuştu. Nebi değildi. Sadece bir öğrenciydi. Ama bu kadar küçük bir adım için bile bu kadar büyük bir rüzgar esiyordu. Mezuniyet töreni. Ailesi en ön sıradaydı. Annesi ağlıyordu, babası dik duruyordu gurur içinde. Elif sahneye çıktığında adını seslendiren ses hoparlörden kısık geldi. Diplomayı aldı, fotoğraf çektirildi, döndü. Arkadaşı Selin koluna girdi. "Tezini yayınlayacak mısın?" "Bilmiyorum henüz." "Korkuyor musun?" Elif bir süre bahçedeki çınara baktı. Yapraklar yeni açmıştı, taze ve yeşildiler. "Korkuyorum," dedi dürüstçe. "Ama asıl korkum şu: Yayınlamasam ve bu soruları sadece kendi kafamda tutarsam, ne olur? O zaman gerçekten kimseye faydası olmaz. Hiçbir şey sorgulanmaz. Hiçbir şey anlaşılmaz." Selin başını omzuna yasladı. "O zaman yayınla." Yayınladı. Dergi küçüktü, akademikti, sınırlı bir okuyucu kitlesine ulaşıyordu. Yine de tepkiler bir haftada geldi. Önce internet yorumları, sonra bir forum tartışması, sonra bir hoca arkadaşının telefonu. "Elif, seninle aynı fikirde değilim ama argümanların sağlam. Tartışmak ister misin?" Bu ilk gerçek diyalogdu. Elif "evet" dedi. Kötü mesajlar da geldi. Ama Elif onları okurken tuhaf bir netlik hissetti içinde. Sanki tarihten seslenen o sesler, o nebilere haykıranlar, bugün de aynı şeyleri söylüyordu. Büyülenmiş. Haddi değil. Sen kimsin ki. Aynı kelimeler. Aynı korku. Aynı direnç. Bir akşam annesiyle çay içerken annesi sordu: "Pişman mı oldun?" Elif bardağını tuttu, sıcaklığını hissetti avuçlarında. "Hayır," dedi. "Pişman değilim. Çünkü şunu anladım; Kur'an'ı gerçekten anlamak istiyorsak, kendi metnine dönmemiz lazım. Gelenekten değil, kaynaktan okumamız lazım. Ve bu sadece kadın meselesi değil. Bu, dili doğru anlamak meselesi. Allah'ın söylediklerini doğru duymak meselesi." Annesi sessizce baktı. Sonra elini tuttu. "Baban senin için çok korkmaya başladı." "Biliyorum." "Ben de korkuyorum." Elif annesinin eline sıkıca tutundu. "Ama," dedi annesi, sesi kısılarak, "seni de tanıyorum. Sen bu soruyu içinde tutamazdın. Tutmak seni öldürürdü." O gece Elif masasına oturdu yeniden. Önünde boş bir sayfa vardı. Yeni bir makale başlayacaktı; bu sefer resul kavramının daha geniş bir okuması üzerine. Meleklerin resullüğü, nebi olmayan insanların resullüğü, kadın ve erkeğin bu kavramlar içindeki yeri. Kalemi kâğıda ilerledi. "Kur'an, kapalı bir metin değildir. O, her neslin kendi diliyle, kendi dürüstlüğüyle ve kendi cesareti ile yeniden okuması gereken canlı bir sestir..." Dışarıda rüzgar vardı. Pencereden giren hava sayfayı hafifçe kaldırdı ve bıraktı. Elif yazmaya devam etti.
KİTAP İZLERİ
Kapak Kızı
Ayfer Tunç
Ayfer Tunç’un "Kapak Kızı" Romanı: Çıplaklığın Katmanları ve Toplumsal Yüzleşme Ayfer Tunç’un ilk olarak 1992’de yayımlanan ve daha sonra "zemin aynı zemin, inşa aynı inşa"
İncelemeyi Oku