Ahmet, küçük kasabanın tek camii kütüphanesinin tozlu rafları arasında saatlerce kaybolurdu. On yedi yaşında, meraklı gözleri ve hiç susmayan bir zihniyle büyümüştü. Babası ona küçükken şunu söylemişti: "Soru sormayan adam, körle aynıdır." Ve Ahmet hiç körleşmemişti. O akşam elinde kalın bir Kur'an tercümesiyle raflar arasında dolaşırken, köşedeki masada oturan yaşlı bir adama takıldı gözü. Adam, kucağında hem Kur'an hem de eski, deri ciltli başka bir kitap tutuyordu. İkisini aynı anda okuyordu sanki. Ahmet'in içini bir merak sardı. Yavaşça yaklaşarak "amca aynı anda iki kitap mı okuyorsunuz?" dedi. Adam başını kaldırdı. Gözlerinin çevresindeki kırışıklar yıllarca düşünmenin iziydi. Güldü hafifçe. "Otur," dedi sadece. Adam'ın adı Hüseyin Hoca'ydı. Emekli bir ilahiyat hocasıydı. Elindeki eski kitap İncil'di. Ahmet irkildi. Kasabada hiç böyle bir şey görmemişti. Dikkatli bir sesle hocam onu okumak... doğru mu?" dedi. Hüseyin Hoca kitabı masaya koydu, parmaklarını birleştirdi. "İşte tam da bu soruyu bekliyordum senden. Ama önce bana şunu söyle. Bu kitabın değiştirildiğini nereden biliyorsun?" dedi. Ahmet "öyle duydum," dedi. "Kimden?" Ahmet sustu. Gerçekten bunu hiç düşünmemişti. "Camide söylendi... hocalar anlattı..." "Peki Kur'an'ı hiç bu gözle okudun mu? Yani şu soruyu sorarak: Allah bu kitaplar hakkında ne diyor? Hüseyin Hoca yavaşça Kur'an'ı açtı. Ali İmran'ın üçüncü ayetine geldi. Parmağını ayetin üzerine koyarak bak Allah diyor ki, Kur'an'ı ellerindekini tasdik edici olarak indirdi. Ellerindekini. Yani o gün Hristiyanların ve Yahudilerin elinde bulunan kitapları. Onaylamak için gönderildi." dedi. Ahmet öne eğildi, okudu. "Ama tahrif ayetleri var. Bakara'da, Nisa'da..." dedi. "Evet, var," dedi Hoca. "Ve ben sana o ayetlerde geçen kelimeyi açıklayayım." Bir kağıt aldı, yazdı: Tahrif. "Bu kelime Arapça'da 'harf'ten gelir. Kenardan itmek, eğmek, bükmek demek. Bir şeyi fiziksel olarak yok edip başkasıyla değiştirmek değil. Anlıyor musun farkı?" Ahmet yavaşça kaşlarını çattı. "Yani... metni yok etmek değil mi?" "Değil. Bakara 75'te ne deniyor biliyor musun?" Hoca okudu: 'Allah'ın sözünü işitirler, sonra ona akıl erdirdikten sonra bilerek onu çarpıtırlardı.' Burada aynı ayeti işiten insanlar var. Aynı metni okuyorlar. Ama anlamını eğip büküyorlar. Bu kitabı yakmakla, yok etmekle, yerine başka şeyler yazmakla ilgili değil." Ahmet bir süre sessiz kaldı. Dışarıdan ezan sesi geliyordu. Sonunda, peki, Maide 47. ayet... 'İncil ehli Allah'ın onda indirdiğiyle hükmetsinler'... bu ne anlama gelir?" dedi. Hüseyin Hoca güldü, bu sefer daha derin bir sevinçle. "Aferin. İşte asıl soru bu." Parmaklarını masaya vurdu. "Bu ayet Kur'an'ın indirildiği döneme ait. Yani M.S. 7. yüzyıl. Allah, o dönemde Hristiyanlara diyor ki: 'Elinizde olan İncil'le hükmedin.' Eğer o İncil tahrif edilmiş, bozulmuş, çarpıtılmış olsaydı... Allah bozuk bir kitapla hükmetmelerini emreder miydi? Bu, O'nun hikmeti ve kudreti ile bağdaşır mı?" Ahmet bu soruyu zihninde evirdi çevirdi. Hayır, bağdaşmazdı. Ahmet yeni bir itirazla "ama hocam binlerce yıl geçti. Belki zamanla değiştirdiler?" dedi. Hüseyin Hoca ayağa kalktı, raftan kalın bir kitap çıkardı. İçinde eski el yazmalarının fotoğrafları vardı. Sayfaları çevirerek "1947'de bir çoban Ölü Deniz kıyısındaki mağaralarda bir şey buldu. Kumran Tomarları. M.Ö. 200 ile M.S. 70 yılları arasına ait Tevrat metinleri. İki bin yıllık. Ve bugünkü Tevrat ile birebir örtüşüyor." Kitabı Ahmet'in önüne koydu. "Eğer metin değiştirilseydi, bu mağaradaki tomarlar farklı olurdu." dedi. Ahmet fotoğraflara baktı. Kırılgan, sararmış parşömenler. Üzerlerindeki harfler hâlâ netti Hoca oturarak "üstelik İncil M.S. 7. yüzyılda zaten Asya'ya, Afrika'ya, Avrupa'ya yayılmıştı. Farklı dillerde, farklı coğrafyalarda binlerce nüsha vardı. Katolikler, Ortodokslar, Protestanlar birbirinden bağımsız topluluklar. Birinin değiştirdiği bir metni diğerleri kabul eder miydi? Hemde sesini çıkarmadan?" Ahmet düşündü. Doğru, mantıklıydı bu. Ama içinde hâlâ bir şüphe kıpırdıyordu. "İznik Konsili," dedi. "Orada değiştirildi diyorlar." Hoca hafifçe güldü. "M.S. 325. Bak, tarihçiler ne diyor." Parmağını kaldırdı. "O konseyde tek tartışılan konu İsa'nın doğasıydı, Tanrı ile ilişkisiydi. İncil metni gündeme bile gelmedi. Ve o dönemde inançları için işkenceye uğramış, öldürülmüş binlerce Hristiyan vardı. Bu insanlar bir metnin sessizce değiştirilmesine göz yumarlar mıydı? Şehitler, ölmeden önce neyi okuyup ezberlediklerini biliyorlardı." Kütüphane artık sessizleşmişti. Diğer ziyaretçiler gitmiş, raf lambaları yumuşak bir ışık veriyordu. Ahmet yeniden Ali İmran'ı açtı, 113. ayeti buldu. Yavaşça okudu: "Kitap ehlinden Allah'ın ayetlerini okuyarak gece vakitlerinde secdeye duran bir topluluk vardır... İşte onlar salihlerdendir." Alçak sesle, "bu ayet değiştirilmiş bir kitabın insanları için söylenebilir mi?" dedi. "Hayır," dedi Hüseyin Hoca sakin bir kesinlikle. "Eğer ellerindeki kitap bozulmuş, değiştirilmiş olsaydı, Allah onları 'salihler' olarak nitelendirmezdi. Bu ayet, özün korunduğuna işaret ediyor." Ahmet bir süre daha düşündü. Sonra farklı bir soru sordu, bu sefer sesi biraz daha içten geliyordu. "Hocam, peki Kur'an'a ne oldu? O da yanlış yorumlanmadı mı?" Hüseyin Hoca durdu. Bu soruyu beklemiyordu. Sonra hafifçe öne eğildi. "Evet," dedi. "Aynı şey Kur'an'a da oldu. Kelimeler kaydırıldı. Tefsirler yazıldı, bazı kelimeler meallerde gizlenip yerlerine başka kelimeler eklendi. Parantez içleri kullanılıp âyetlerde yer almayan kelimeler ayetlerde varmış gibi gösterildi. Hadislerle bazı ayetlerin üstü örtüldü. Sabah namazı denildi, oysa ayette sabah Kur'an'ı okunması emrediliyordu. Tahrif dediğimiz şey, metnin fiziksel yok edilmesi değil; anlamın bükülmesi, bağlamın saptırılmasıdır. Ve bu, her kutsal metne yapılmıştır." "O zaman ne yapacağız?" dedi Ahmet, sesinde gerçek bir çaresizlik vardı. "Okuyacaksın," dedi Hoca. "Kendin okuyacaksın. Soru sorarak okuyacaksın. 'Bana öyle söylendi' diye değil, 'burada ne yazıyor?' diye okuyacaksın. Yapay zekayı kullanarak kelime kelime bu kelimenin anlamı nedir köken anlamı nedir zamanla değişiklik oldu mu? diye komut vereceksin. Yunus Suresi 95 ne diyor biliyor musun?" Ahmet başını salladı. "Allah diyor ki: 'Ve Allah'ın ayetlerini yalanlayan kimselerden olma yoksa hüsrana uğrayanlardan olursun.' Ayetleri yalanlamak, onları körce reddetmek de bir yok etme biçimidir." Ahmet o gece eve dönerken elinde iki şey vardı: Hüseyin Hoca'nın verdiği küçük bir not defteri ve zihninde dönen yüzlerce soru. Defteri açtı. Hoca birkaç şey yazmıştı: Tahrif, metnin yok edilmesi değil, anlamın bükülmesidir. Kur'an önceki kitapları tasdik eder, yok saymaz. Salih insanlar bozuk kitap okumaz. Ama bozuk zihinler doğru kitabı yanlış okur. Her kutsal metin, hem korunmuştur hem de yanlış anlaşılmıştır. Bunlar çelişki değildir. Ve en altta, daha büyük harflerle: Soru sor. Korkma. Soru, imanın düşmanı değil; tembelliğin düşmanıdır. Ahmet o gece camiin avlusundaki bankta uzun süre oturdu. Gökyüzüne baktı. Yıldızlar her zaman olduğu gibi yerlerinde duruyordu. Kelimeler eğilip bükülürdü, diye düşündü. Ama hakikat bükülmezdi. Sadece zaman zaman tozlanırdı. Ve tozu silmek için önce elini uzatman, sonra da gözünü açman gerekiyordu. Defteri cebine koydu. Yarın kütüphaneye erken gidecekti.
KİTAP İZLERİ
Olduğu Kadar Güzeldik
Mahir Ünsal Eriş
Kusurlu Güzelliğin Dokunaklı Şarkısı Mahir Ünsal Eriş, "Olduğu Kadar Güzeldik" adlı öykü kitabıyla, sıradan insanların hayatlarındaki çatlaklardan sızan o hem buruk hem de aydınlık ışığı
İncelemeyi Oku