Sabahın erken saatlerinde ezan sesi mahalleye yayılırken Hüseyin Efendi gözlerini açtı. Yetmiş iki yaşındaydı ve ömrünün her Kurban Bayramı'nı aynı ritüelle geçirmişti: Erken kalk, sabah namazını kıl, kurbanlık koçu bağladığı yerden al, götür. Ama bu sabah bir şeyler farklıydı. Geçen hafta torunu Selim, üniversitenin birinci sınıf öğrencisiydi, ona bir şeyler söylemişti. Akşam yemeğinde, sofranın başında, hiç beklenmedik bir anda. "Dede," demişti Selim, çatalını bırakarak. "Kurban kesmenin Kur'an'da gerçekten emredilip emredilmediğini hiç düşündün mü?" Hüseyin Efendi önce gülümsemişti. Çocuksu bir soru gibi gelmişti kulağına. "Ne demek düşündüm mü, evlat? Kurban Bayramı İslam'ın şartlarından biri değil mi? "Kur'an'da kurban ibadeti var mı?" Sofrada bir sessizlik olmuştu. Hüseyin Efendi'nin oğlu Cemil, yani Selim'in babası, rahatsız bir öksürük sesiyle konuyu kapatmaya çalışmıştı. Ama büyükbaba ile torun arasında o an bir şey başlamıştı; kapanmayan bir parantez. O geceden bu yana Hüseyin Efendi uyuyamamıştı düzgünce. Raftan Kur'an'ı indirdi. Yıllardır okurdu ama çoğunlukla anlamına bakmadan, Arapça'sının ahengine sığınarak. Bu sefer farklı baktı. Kevser Suresi'ni açtı. Üç ayet. Kısa, yoğun, derin. "Şüphesiz biz sana Kevser'i verdik. Şu hâlde Rabbin için namaz kıl ve kurban kes." Duraksadı. Selim'in söyledikleri aklına geldi. "Venhar kelimesinin kurban kesmek anlamına geldiğini kim söyledi, dede? Sözlüklere baktın mı hiç?" Bakmamıştı. Hiç kimse sormamıştı ki bunu ona. Ne babası sormuştu, ne hocaefendi, ne de imam. Sabah namazından sonra imamın yanına gitti. Kasabada herkes sayardı bu adamı; yıllarca ilahiyat okumuş, sakalı düzgün, sesi tok biriydi. "Hocam," dedi Hüseyin Efendi, biraz çekinerek. "Kevser'deki venhar kelimesi... Sadece kurban kesmek mi demek?" İmam önce kaşlarını çattı, sonra yumuşadı. "Kardeşim, bu kelime hakkında farklı görüşler vardır evet. Şafi mezhebi mesela namazda elleri göğse kaldırmak olarak yorumlar." "Yani Şafiler kurban kesmez mi?" "Farz saymaz Şafi mezhebi. Vacip de değil, sünnet." "Peki Hanefiler?" "Hanefiler vacip der." "Malikiler?" İmam bir an durdu. "Sünnet." Hüseyin Efendi yavaşça başını salladı. "Yani aynı ayet, üç mezhebe göre üç farklı hüküm çıkarıyor?" İmam cevap vermedi hemen. Pencereden dışarı baktı. Avluda birkaç kurbanlık koyun bağlıydı, meliyordu usulca. Öğleden sonra Selim geldi dedesinin yanına. Hüseyin Efendi onu bekliyordu; bu sefer sofrada değil, bahçede, incirin altında oturuyordu. "Geçen hafta söylediklerini araştırdım," dedi yaşlı adam, sesi alçak ama sert. Selim sessizce karşısına oturdu. "Kevser'in cennetteki bir ırmak olduğunu söylüyorlar hep. Ama Duha Suresi'ne, İnşirah'a baktım. Allah orada resulüne tek tek sayıyor verdiği nimetleri. Yetimken barındırdım, yolsuzken yol gösterdim, yoksulken zengin ettim... Belki Kevser gerçekten o nimetlerin tümüdür." Selim gözlerini kırpmadan dinliyordu. "Ve venhar..." Hüseyin Efendi durdu. "Göğüslemek. Karşına dikilmek. Zorluğa göğüs germek. O dönemde nebi her yandan saldırıya uğruyordu. Oğlu ölmüştü, 'soyu kesik' diye aşağılanıyordu. Allah teselli ediyordu onu." "Evet dede," dedi Selim sessizce. "Peki neden bize böyle öğretmediler?" Selim cevap vermedi. Çünkü bu sorunun cevabı kolay değildi ve ikisi de biliyordu bunu. Akşama doğru komşu Ramazan geldi. Elinde kasap poşeti, yüzünde bayram neşesi. "Hüseyin abi, bugün kurbanını kestirmedin mi? Kasap sordu." Hüseyin Efendi bir an baktı adama. "Kestirmedim Ramazan." "Neden? Hasta mısın?" "Hayır. Düşünüyorum." Ramazan güldü. "Ne düşünüyorsun bayramda?" "Kırk yıldır her bayram kurban kestim. Ama geçen hafta fark ettim ki neden kestiğimi hiç sorgulamadım. Kur'an'ın neresinde yazıyor diye bakmadım. Sadece 'öyle yapılır' diye yaptım." Ramazan'ın gülüşü yavaşladı. "Hoca emretti ya..." "Hoca hangi hocası emretti Ramazan? Kur'an mı emretti, rivayet mi?" Sessizlik çöktü aralarına. Bahçeden hâlâ koyun sesleri geliyordu. Gece geç vakit Hüseyin Efendi yalnız kaldığında masaya oturdu. Önüne bir kağıt çekti. Yazmaya başladı; oğluna, toruna, belki hiç tanımadığı birine. "Yetmiş iki yıl yaşadım. Bu yaşa kadar dini, kendim düşünerek değil, başkasının düşüncesiyle yaşadım. Bugün ilk kez sormayı öğrendim. Belki geç kaldım. Ama Kur'an diyor ki: 'Kendilerine okunan kitabı sana indirmemiz onlara yetmedi mi?' Demek ki okumak yetmiyor. Anlamak gerekiyor. Sorgulamak gerekiyor." Kalemi bıraktı. Dışarıda ay doğmuştu. Uzaktan bir teki daha meleyen koyun sesi duyuldu; sonra sustu. Hüseyin Efendi, belki de ömrünün en sessiz bayram gecesini geçiriyordu. Ve o sessizlik, yıllar içinde birikmiş onlarca soruyu barındırıyordu içinde. Sorgulamak, bazen en derin ibadettir.
KİTAP İZLERİ
Ezbere Yaşayanlar: Vazgeçemediğimiz Alışkanlıklarımızın Kökenleri
Emrah Safa Gürkan
"Ezbere Yaşayanlar": Modern Bireyin Konforlu Yanılgılarına Zihinsel Bir Baskın Emrah Safa Gürkan'ın kaleminden, "biricik" olduğumuz yanılgısına neşter vuran, disiplinler arası bir entelektüel serüven. Herkesin kendini
İncelemeyi Oku