"Yazdıklarım bir gün anlaşılırsa, bilin ki o gün dünya ölmüş demektir." - Franz Kafka"

Hurafenin Gölgesinde Bir Ömür

Kırk beş yıldır vaaz veren Muhsin Hoca, sesi eskisi kadar güçlü olmasa da bilgeliğiyle cemaati etkilemeye devam ediyor. Bir sabah camiden çıkıp avluda masum bir şekilde sohbet eden genç çifti görünce, yıllardır öğrettiği "karşı cinse bakmanın haram olduğu" düşüncesiyle çelişen duygular yaşıyor. Bu an, yaşlı hocanın içsel sorgulamasını başlatıyor.

yazı resim

Muhsin Hoca, yetmiş iki yıllık ömrünün kırk beşini caminin kürsüsünde geçirmişti. Sesi artık eskisi kadar gür çıkmıyordu ama cemaati hâlâ onu dinlerdi; çünkü o konuştuğunda insanlar, söylediklerinin altında bir şeylerin yattığını hissederdi. Bilginin ağırlığı, sözün içinden dışarı sızardı bir şekilde. O sabah camiden çıkarken, avluda genç bir çiftle karşılaştı. Yirmi üç, belki yirmi dört yaşlarındaydılar. Kız öğrenci görünümlüydü; sırtında büyük bir çanta, elinde bir kitap. Erkek ise ona bir şeyler anlatıyor, kız da gülerek dinliyordu. Aralarında ne dokunma ne de uygunsuz bir şey vardı. Sadece iki insan, sabah güneşinin altında sohbet ediyordu. Muhsin Hoca onları izlerken içinde eski bir his kabardı. Yıllarca verdiği o derslerin sesi yankılandı kulaklarında: "Karşı cinse bakmak haramdır. Gözü haramdan sakınmak farzdır." Ama bu sefer o ses, daha önce hiç olmadığı kadar rahatsız edici geldi. Her şey, üç gün önce oğlu Kemal'in ziyaretiyle başlamıştı. Kemal, İstanbul'da ilahiyat okuyordu. Babasının izinden gitmişti ama babasından farklı bir yol tutmuştu; kitapları daha çok sorgulamak için okuyordu, kabullenmek için değil. Babası bunu sevmezdi, ama susturamazdı da. O akşam sofradan sonra Kemal, elinde birkaç sayfa notla geldi yanına. "Baba," dedi, sesi her zamanki gibi saygılıydı ama kararlıydı, "sana bir şey sormak istiyorum. Karşı cinse bakmak haram mı?" Muhsin Hoca kaşlarını çattı. "Bu soruyu sormak için mi geldin İstanbul'dan?" "Bu soruyu sormak için değil. Ama bu sorunun cevabını seninle düşünmek için evet, geldim." Hoca bir süre oğluna baktı. Sonra, yılların alışkanlığıyla, "Haramdır, Kur'an'da yazmaktadır" dedi. Kemal masanın üzerine notlarını koydu. "Nerede yazıyor, baba? Hangi ayette?" Muhsin Hoca beklediği cevabı vermedi hemen. Çünkü aklında beliren ilk ayet, İsrâ Suresi'nin otuz ikinci ayetiydi. "Zinaya yaklaşmayın." Ama oğlu daha o ağzını açmadan konuştu: "İsrâ otuz iki'yi söyleyeceksen, önce o sureyi baştan sona bir daha okumanı istiyorum, baba. Yirmi üçüncü ayetten otuz sekizinciye kadar. Ana babaya saygı var orada. Yetim hakkı var. Ölçüde adalet var. Kibri terk etmek var. Bunların hepsinin içinde, aynı nefeste, zina yasağı geçiyor. Ama bakmaktan tek kelime yok." Hoca sustı. "Peki Nûr otuz?" Kemal başını salladı. "Evet, orada 'gözlerini sakınsınlar' yazıyor. Ama baba, 'haramdan sakınmak' ne demek Kur'an'da? Domuz eti haram. İçki haram. Faiz haram. Zulüm haram. Bunlar açıkça yazıyor. Eğer karşı cinse bakmak da bu kategorideyse, neden aynı netlikte yazılmamış. Kur'an neden bu konuda bu kadar kapalı konuşmuş olsun ki, başka her şeyi bu kadar açık söylerken?" Muhsin Hoca ellerini masaya koydu. Parmakları hafifçe titredi. "Ahzâb'ın elli ikisini hiç düşündün mü, baba?" diye devam etti Kemal, sesi yumuşaktı ama içeriği sert. "Allah, Nebi'ye diyor ki: 'Bundan sonra kadınlar ve bunları başka eşlerle değiştirmen, onların güzelliği sana hayranlık verse de, antlaşmayla sahip oldukların hariç helal değildir. Ve Allah her şey üzerine denetleyicidir.' Yani Nebi, kadın güzelliğini görüyor. Fark ediyor. Etkileniyor. Ve Allah bunu söylerken, bakmayı haram saymıyor. Sadece belirli evlilik sınırlarını düzenliyor." Oda uzun süre sessiz kaldı. O gece Muhsin Hoca uyuyamadı. Kütüphanesine gitti. Yıllarca ders verdiği kitaplara baktı. Tefsir ciltleri, fıkıh kitapları, hadis derlemeleri. Onlarca yıl onlarla nefes almıştı. Ama o gece ilk defa şunu fark etti: Bu kitaplar belirli bir çağın, belirli bir coğrafyanın, belirli bir toplumsal düzenin ürünüydü. Orta çağ İslam dünyasında kadın ve erkeğin kamusal alanda birbirinden ayrılması, zamanla dini bir zorunluluk gibi yazılmıştı sayfalara. Tarih, nerede bitip dinin nerede başladığını işaret etmemişti. Nûr Suresi'ni açtı. Otuzuncu. ayeti defalarca okudu. Sonra otuz birinci ayeti. Sonra geri döndü, surenin başına gitti. Bağlamı gördü; görmek istediği için değil, artık görmemek için bir nedeni kalmadığı için. Sonra aklına Musa nebinin kıssası geldi. Medyen'deki kuyu. İki genç kız. Musa onlara yardım etmişti. Konuşmuşlardı. Ve Kur'an, o sahnede bakmayı haram kılmamıştı; aksine, o sahneyi anlatmıştı sade ve doğal bir şekilde, sanki olması gereken buymuş gibi. Süleyman ile Sebe Melikesi. Bir kraliçe ile bir resul. Yüz yüze. Konuşarak. Ve Kur'an, o konuşmayı bir günah olarak kaydetmemişti. Sabah ezanı okunduğunda Muhsin Hoca hâlâ masasının başındaydı. Kemal uyandığında babasını öyle buldu; gözleri kızarmış, önünde açık bir Kur'an, etrafında dağılmış notlar. "Baba," dedi sessizce, "iyi misin?" Hoca başını kaldırdı. Oğluna baktı. Uzun süre baktı. "Kemal," dedi sonunda, sesi kısıktı, "kırk beş yıl kürsüde oturdum. Kırk beş yıl insanlara din anlattım." Durdu. "Ve bugün anlıyorum ki, Kur'an'ı değil, Kur'an'a sonradan eklenmiş yorumları anlattım. Bunu söylemek ağır geliyor. Ama doğru." Kemal bir şey söylemedi. Babasının yanına oturdu. "Bakışın kendisi haram değil," dedi Hoca, sanki kendine anlatır gibi. "Bakışın niyeti, bakışın insanı nereye götürdüğü önemli. Kur'an bunu söylüyor zaten. Ama biz bunu alıp, her bakışı haram ilan ettik. Ve bunu din sandık." O günden sonra Muhsin Hoca değişmedi; dönüştü. Kürsüde artık farklı konuşuyordu. Daha yavaş, daha dikkatli. Bir ayet okurken şunu da eklemeye başladı: "Bu ayetin içinde bulunduğu bağlama bakalım." İnsanlar önce şaşırdı. Sonra dinlemeye başladı. Bazıları rahatsız oldu; çünkü yıllarca öğrendiklerinin sorgulanması, insana sanki zeminin kaydığını hissettiriyordu. Bir gün cami çıkışında yaşlı bir kadın yaklaştı yanına. "Hocam," dedi, "siz artık 'harama bakmak yasak değil' mi diyorsunuz?" Muhsin Hoca güldü. Tatlı, yorgun bir gülüştü bu. "Hayır hanımefendi," dedi. "Ben diyorum ki: Kur'an'ın açıkça haram saymadığı şeyi biz haram sayamayız. Bakışın günahı, bakışın kendisinde değil; niyetinde ve götürdüğü yerdedir. Bunu Kur'an söylüyor. Bunu ben söylemiyorum." Kadın düşünceli bir yüzle ayrıldı. O akşam Muhsin Hoca avluda oturdu. Yanında bir fincan çay, elinde Kur'an. Aklına o sabah gördüğü genç çift geldi. Gülen kız, anlatan erkek. Sabah güneşi. Yıllarca böyle bir sahneye baksaydı, içinde bir rahatsızlık duyardı. Şimdi ise sadece iki insanın sohbetini gördü. Sade, masum, insani. Kur'an'ı kapattı. Gökyüzüne baktı. Önemli olan, bakışın miktarı değil; niyetin saflığı diye düşündü. Sonra ekledi kendi kendine, yalnızca dudaklarını kıpırdatarak: Ve dini anlamak için, önce onu hurafenin gölgesinden çıkarmak gerekiyor. Çayını yudumladı. Akşam ezanı yaklaşıyordu.

KİTAP İZLERİ

İnsan Olmak

Engin Geçtan

Türkiye'nin Ruhuna Tutulan Ayna: Engin Geçtan’ın Eskimeyen Klasiği Üzerine Her ülkenin edebiyatında, nesiller boyu elden ele dolaşan, altı çizilen cümleleriyle adeta kolektif bir yol arkadaşına
İncelemeyi Oku

Yorumlar

Başa Dön