Leyla dosyayı kapattı. Ekranın mavi ışığı yüzünde titreşiyordu, gece yarısını çoktan geçmişti. Üç yıldır aynı üniversite koridorlarında yürümüş, aynı kütüphane masalarında oturmuş, aynı soruyla boğuşmuştu: Neden? Neden bir kelime, aynı kökten geldiği hâlde, bir yerde bir anlam taşırken başka bir yerde başka bir şeye dönüşüyordu? Neden bu dönüşüm hep aynı yönde işliyordu? Tezini savunmasına iki gün kalmıştı. Sabah erkenden kalktı. Annesi mutfaktaydı, çay demlemişti. Leyla, çantasını omzuna alırken "bugün jüri üyeleriyle ön görüşme var," dedi. Annesi bardağı masaya bıraktı. "Tek başına gidecek misin?" Leyla duraksadı. Annesinin sesinde bir eleştiri yoktu; sadece alışkanlıktan gelen bir soru, yıllarca tekrarlanmış bir refleks. Tek başına mı? "Evet, anne." Dışarı çıkarken, apartmanın merdivenlerinden inerken, aklında o cümle döndü durdu. Tek başına mı? Sanki yalnız başına yürümek, yalnız başına düşünmek, yalnız başına var olmak; hâlâ bir izin meselesiymişçesine. Şehir sabahın erken saatlerinde farklı görünüyordu. Otobüs durağında yaşlı bir kadın oturuyordu, yanında bavulu yoktu, sadece bir çanta. Nereye gidiyordu? Kim bilir. Belki kız kardeşine. Belki hastaneye. Belki sadece bir sabah havasına. Leyla yanına oturdu. Kadın başını kaldırdı. Yüzünde derin çizgiler vardı ama gözleri canlıydı. "Öğrenci misin?" diye sordu. "Evet. İlahiyat." Kadın hafifçe güldü. "O zaman çok şey biliyorsundur." "Tam tersine," dedi Leyla. "Ne kadar çok okursam, o kadar çok soru biriktiğini anlıyorum." Kadın bir süre sustu. Otobüs geldi, ikisi de bindi. Profesörün odası kitap doluydu. Raflar zemine eğilir gibi sarkmıştı, masanın üzerinde açık kalmış bir Arapça sözlük vardı. Profesör Hale Hanım, altmışlı yaşlarında, saçları beyaza çalmış, gözlüklerini burnunun ucuna indirmiş bir kadındı. Leyla'nın tezini aylar önce almış, üzerinde çalışmıştı. "Otur," dedi. Leyla oturdu. Hals hanım "jüride iki isim var ki senin argümanına sert çıkacaklar. Hazır mısın?" dedi. "Hazırım." "Saihat meselesinde filolojik argümanın sağlam. Ama biliyorsun, sana itiraz etmeyecekler. Sana neden bunu araştırdığını soracaklar." Leyla başını kaldırdı. "Çünkü," dedi Hale Hanım yavaşça, "bir soruyu sormak, bazen cevabından daha tehlikelidir." Sessizlik uzadı. Dışarıdan şehrin uğultusu geliyordu. Leyla, " o zaman neden sorduğumu da anlatırım." dedi. Neden sorduğunu ilk kez iki yıl önce, annesinin ablasının evinde anlamıştı. Teyzesi Fatma, kırkbeş yaşındaydı ve hayatında hiç uçağa binmemişti. Binememişti demek daha doğru olurdu. Önce babası izin vermemişti, sonra kocası. Çocukları büyüdükten sonra kocası hastalanmıştı. Hasta iyileştikten sonra bu sefer "kim götürecek" meselesi çıkmıştı. Bir mahrem lazımdı, yanında bir erkek lazımdı. Fatma Teyze bir gün yemek masasında, kimseye hitap etmeden, sadece tabağına bakarak şunu söylemişti: "Ben hacca gidemeyeceğim. Ömrüm yetse de gidemeyeceğim." Kimse cevap vermemişti. Sanki duyulmamış gibi. O gün Leyla kütüphaneye gitmiş ve saatlerce okumaya başlamıştı. Hadisleri okudu. Fıkıh kitaplarını okudu. Sonra Kur'an'ı okudu. Dikkatli dikkatli, kelime kelime. Ve o kelimeye takıldı. Saihat. Savunma günü geldi. Salon küçüktü, beş kişilik bir jüri. Leyla sunumuna başladığında sesi titredi, ama devam etti. "Tahrim Suresi 5. ayette 'saihatin' kelimesi geçmektedir," dedi. "Bu kelime, Arapça'da 'dolaşan, gezen, hareket eden' anlamına gelir. Tevbe Suresi'nde aynı kökten gelen kelime, hiçbir tartışmaya yol açmadan 'dolaşan, gezen' şeklinde çevrilmektedir. Ancak Tahrim Suresi'nde, muhatap kadınlar olduğunda, pek çok meal bu kelimeyi 'oruç tutan' olarak vermektedir." Jürinin en sağındaki üye, yaşlı bir erkek, elini masaya koydu. "Müfessirler bu kelimeyi 'oruç' anlamında yorumlamışlardır. Bu gelenek yüzyıllardır sürmektedir." Leyla bekliyordu bu soruyu. "Bir yorumun yaşı onun dilbilimsel doğruluğunu garanti etmez. 'Oruç' anlamına gelen Arapça kelimeler 'savm' ve 'siyam'dır. Bunların hiçbiri bu ayette geçmemektedir. Eğer Kur'an 'oruç tutan' demek isteseydi, bu kelimeleri kullanırdı. Kullanmamıştır." dedi. Sessizlik. "Peki," dedi başka bir jüri üyesi, daha genç bir kadın, sesi meraklı. "Sizi bu soruya götüren neydi?" Leyla bir an durdu. Fatma teyzenin tabağa bakışını düşündü. O sesi düşündü. Ben hacca gidemeyeceğim. "Bir kadının hacca gidememesini düşündüm," dedi. "Ve bir dinin kutsal metninin, o kadına aslında ne söylediğini merak ettim." Savunma üç saat sürdü. Sorular sert geldi, bazıları itiraz değil adeta meydan okumaydı. Leyla her soruya metne dönerek cevap verdi. Filolojiye döndü, bağlama döndü, Meryem'in kıssasına döndü. "Meryem bir noktada, ailesinden ayrılarak yalnız başına bir yere çekildi. Kur'an bunu anlatırken yanında mahrem aramadı. Kınamadı. Aksine o sahneyi, tarihin en kutsal anlatılarından birinin başlangıcına yerleştirdi." dedi. Jüri başkanı gözlüklerini çıkardı. "Tezinizin temel argümanı şu mu: Geleneksel yorum, dilbilimsel değil ideolojiktir?" "Evet," dedi Leyla. "Bir metnin ne söylediğini değil, ne söylemesini istediğimizi görmek; yorum değil, müdahaledir." Öğleden sonra sonuç açıklandı. Tez kabul edildi. Leyla binadan çıkarken telefonu çaldı. Annesi arıyordu. "Nasıl geçti?" "İyi geçti." "Geçti mi yani?" "Geçti, anne." Kısa bir sessizlik. Sonra: "Aferin sana." Leyla güldü. Küçük, yorgun, gerçek bir gülüş. Akşam Fatma Teyze'ye gitti. Çay içtiler, kadın az konuştu, Leyla da fazla anlatmadı. Sadece bir noktada, bardağını masaya koyarken şunu söyledi: "Teyze, sen hacca gidebilirsin." Fatma dönüp baktı. "Kur'an sana izin veriyor. Bizzat, kendi kelimeleriyle." Kadın bir şey söylemedi. Uzun süre pencereden dışarıya baktı. Leyla onun gözlerinde bir şeyin kımıldadığını gördü. İnanmak ile inanamamak arasındaki o ince çizgide, yıllarca söylenmemiş bir şeyin yerinden oynadığını. Geç vakit eve dönerken durağa otururken aklına o sabah tanıştığı yaşlı kadın geldi. Nereye gittiğini hiç sormamıştı. Belki de önemli değildi nereye gittiği. Önemli olan gidebiliyor olmasıydı. Leyla kalktı, eve doğru yürüdü. Şehrin ışıkları yavaş yavaş yanıyordu. Sokaklar doluydu; yürüyen, koşan, acele eden, duran insanlar. Kadınlar, erkekler, yaşlılar, gençler. Hepsi hareket hâlindeydi. Saihat. Dolaşan. Gezen. Hareket eden. Yalnızca bir kelime değil, bir hak.
KİTAP İZLERİ
Kapak Kızı
Ayfer Tunç
Ayfer Tunç’un "Kapak Kızı" Romanı: Çıplaklığın Katmanları ve Toplumsal Yüzleşme Ayfer Tunç’un ilk olarak 1992’de yayımlanan ve daha sonra "zemin aynı zemin, inşa aynı inşa"
İncelemeyi Oku