Kayseri'nin dar sokaklarından birinde, iki katlı taş evin alt katında küçük bir bakkal işletirdi Kamil Efendi. Ellili yaşlarının ortasında, saçlarına ak düşmüş, elleri nasırlı, yüzü güneşten yanmış bir adamdı. Sabahın beşinde kalkar, dükkânını açar, akşamın sekizine kadar çalışırdı. Komşular onu severdi; hem içten konuşurdu hem de veresiye yazmaktan çekinmezdi. Ama Kamil Efendi'nin içinde taşıdığı bir şey vardı ki kimse bilmezdi. Bir borç. Yıllarca kendisine inandığı bir borç. Her şey on beş yıl önce başlamıştı. Kamil o zamanlar genç bir esnaftı, yeni evli, iki çocuk sahibi ve iflas etmek üzereydi. Tedarikçisi peşindeydi, kirası birikmişti, evde yiyecek azalmıştı. Tam o günlerde kapısını Mehmet Bey çalmıştı. Mehmet Bey, şehrin tanınan iş insanlarındandı. Kravatlı, saatli, güler yüzlü bir adamdı. Kamil'in elini sıkmış, "Senin doğru insan olduğunu biliyorum" demişti. Sonra cebinden çıkardığı zarfı masaya bırakmıştı: "Bu sana yeter. Geri ödemeni bekliyorum ama acele yok." Kamil o gece ağlamıştı. Ailesinin önünde değil, dükkânının deposunda, un çuvallarının arasında. Sessizce. Ve o günden sonra Mehmet Bey, Kamil'in gözünde bambaşka bir yer edinmişti. Neredeyse kutsal bir yer. On beş yıl geçti. Kamil borcunu ödedi, dükkânını büyüttü, çocuklarını okuttu. Ama içindeki Mehmet Bey algısı değişmedi. Her Cuma namazından çıkışta Mehmet Bey'in evine uğrardı. Her bayramda ilk ziyaret oraya olurdu. Birisi Kamil'e iyilik yaptığında "Allah razı olsun" demek yerine içinden "Keşke Mehmet Bey gibi biri olsaydı" derdi. Adını koymamıştı buna. Ama kalbi, o zarfı tutanın eline bağlanmıştı. O yıl kasım ayıydı. Kamil'in küçük oğlu Furkan, üniversite sınavına hazırlanıyordu. Bir akşam eve geldi, yüzü solgundu. "Baba," dedi, "dershane ücretini ödeyemedik. Hoca yarın son gün dedi." Kamil hesabını biliyordu. Kasada o para yoktu. Çarçabuk düşündü. Tek çıkar yol, Mehmet Bey'den yardım istemekti. Ama Mehmet Bey o ay hastaneye kaldırılmıştı; kalp ameliyatı geçirmişti. Ziyaretine gitmişti Kamil, ama para istemek... İçi elvermiyordu. O gece yatamadı. Oğlunun yüzü gözünün önünden gitmiyordu. Sabah ezanıyla camiye gitti. Namazını kıldı. Sonra bir süre öylece oturdu. İmam o gün hutbeden önce kısa bir şeyler söyledi, Kamil tam duyamadı ama bir cümle kulağına takıldı: "Rızkı Allah'ın yanında arayın." O gün dükkâna dönerken farklı bir şey hissetti içinde. Tarif edemezdi ama bir şeyin yerinden oynadığı gibiydi. Öğleden sonra, hiç tanımadığı biri dükkâna girdi. Orta yaşlı, sakin görünüşlü bir adamdı. İki kilo peynir, ekmek, birkaç kutu konserve aldı. Ödeyeceği sırada cüzdanına baktı, sonra Kamil'e baktı. "Esnaf mısınız siz?" "Evet," dedi Kamil. "Benim de bir bakkalım var, Sivas'ta. Bu aralar zor geçiyor. Bazen buradaki toptancılardan mal alıyorum. Siz de alıyor musunuz?" Uzun uzun konuştular. Adam çıkarken Kamil'in eline bir kartvizit tutuşturdu: "Toptan iş yapmak isterseniz arayın. Fiyatlarım iyi." Kamil kartvizite baktı. Sonra telefon etti. O telefon görüşmesinin sonunda, aylardır arayıp bulamadığı bir tedarikçi bağlantısı kurulmuştu. Üç hafta içinde dükkânının cirosu neredeyse iki katına çıktı. Furkan'ın dershane parası ödenirken geriye de para kaldı. Ama asıl değişim içinde yaşandı. Kamil o geceyi düşündü. Sabah namazında duyduğu o cümleyi düşündü. Mehmet Bey olmadan da kapının açılabildiğini gördü. Tanımadığı bir adamın tesadüfen dükkânına girişini, o sıradan alışverişi, o kartviziti... Tesadüf müydü gerçekten? Kamil Efendi yavaş yavaş anlamaya başladı: Yıllardır yanlış bir yere minnet duymuştu. Mehmet Bey iyi bir insandı, evet. O zarfı uzatan el iyiydi. Ama o eli hareket ettiren, o insanı o anda o kapıya yönlendiren kim? Bir akşam Kur'an'ını açtı. Sayfaları çevirdi. Bir yerde gözü takıldı: "Siz rızkı Allah'ın yanında arayın ve O'na hizmet edin, O'na şükredin." Kitabı kapattı. Gözleri dolmuştu. Yıllarca şükrünü doğru adrese yöneltmemişti. "Allah'a şükür" demiş ama kalbinde Mehmet Bey'in elini tutmuştu. Biri düşkün düştüğünde "Keşke Mehmet Bey orada olsaydı" demişti içinden, "Allah görür" dememişti. Bu farkındalık onu içten sarstı. Ama yıkmadı. Aksine bir şeyler yerine oturdu. Günler geçtikçe Kamil Efendi değişti. Bunu etrafındakiler de hissetti. Artık bir müşteri kendisine teşekkür ettiğinde "Estağfurullah, Allah nasip etti" diyordu ve bunu söylerken içi dolup taşıyordu. Çünkü artık buna gerçekten inanıyordu. Bir gün komşu bakkalın çırağı, Kamil'e geldi. Genç on yedi yaşında çocuktu. "Abi, param yok. Annem hastane için ilaç parası istiyor. Bir hafta sonra veririm." Kamil adama baktı. Sonra kasadan parayı çıkardı, verdi. "Allah'a şükret çocuğum," dedi. "Şimdi o parayı sana gönderen Allah'tır. Ben sadece postacıyım." Çocuk garip baktı ama parayı aldı. Kamil kendi kendine güldü. Postacı... Evet, işte buydu. Mehmet Bey de postacıydı. O tanımadığı tedarikçi de postacıydı. Asıl gönderen hep aynıydı. Bir akşam Furkan, babasının yanına oturdu. "Baba, sen son aylarda değiştin." "Nasıl değiştim?" "Bilmiyorum. Daha... sakin oldun. Daha yerinde gibi hissettiriyorsun kendini." Kamil oğluna baktı. "Yıllarca yanlış bir kapıya şükrediyordum evlat," dedi. "Kapıyı açan elin değil, o eli yaratan Allah'ın yolunu buldum nihayet." Furkan anlamış gibi başını saladı ama tam olarak kavrayamamıştı. Aradan iki yıl geçti. Mehmet Bey bir kış sabahı vefat etti. Kalbi durmuştu. Kamil cenazeye gitti, tabutun başında uzun süre durdu. İçtenlikle ağladı. Ama bu sefer ağlayışının içinde başka bir şey vardı. Ne çaresizlik ne de sarsılmış bir dayanak noktasını yitirmenin panik hissi. Sadece temiz bir hüzündü bu. İyi bir insanı uğurlamanın hüznü. Çünkü Kamil artık biliyordu: Mehmet Bey gitmişti ama rızkın sahibi gitmiyordu. Kapılar kapanıp açılırdı; asıl olan kapının arkasındakindeydi. Kabristan çıkışında gökyüzüne baktı. Kış güneşi soluk ama kararlıydı. İçinden şükretti. Mehmet Bey için değil, onu da yaratan Allah'a. O gece dükkânını kapatırken rafları silerken içinde bir cümle dolanıp durdu. Elçi Süleyman'ın bir gün tahtına bakıp söylediklerini hatırladı, çocukken babasından duymuştu bu kıssayı: "Bu Rabbimin beni sınaması için lütfundandır. Şükür mü edeceğim, nankörlük mü?" Kamil sessizce güldü. Bir bakkal dükkânıyla bir hükümdarın tahtı arasında dağlar kadar fark vardı. Ama şükrün doğrultusu ikisi için de aynıydı. Lambayı kapattı. Kapıyı kilitledi. Ve "Elhamdülillah" dedi. Sadece diliyle değil, bütün kalbiyle.
KİTAP İZLERİ
Cumhuriyet'in İlk Yüzyılı
İlber Ortaylı
Cumhuriyet'in Mirası ve Geleceği Üzerine Bir Sohbet Milletlerin kurucu yüzyıllarıyla hesaplaşması, kopuş ve devamlılık arasındaki o hassas dengeyi sorgulaması, tarih yazımının en çetrefilli alanlarından biridir.
İncelemeyi Oku
