Şehrin gürültüsü henüz dinmemişti. Gece yarısından sonra bile trafiğin uğultusu, binaların camlarından içeri sızıyor; neon ışıklar karanlığı hiçbir zaman tam anlamıyla bırakmıyordu. Meryem, küçük dairesinin tek penceresinden sokağa bakıyor, elindeki çayı içemiyordu. Soğumuştu zaten. Üç aydır uyuyamıyordu. Doğru dürüst değil demek daha doğru olurdu; gözlerini kapıyor, ama zihin durdurmayı bilmiyordu. Düşünceler geliyordu, birbirini kovalıyordu, bazen saatlerce. Bazen de o yarı uyanık, yarı uyku halinde —rüya mı bu, gerçek mi bilmeden— beden tükenip gözler açılıyordu sabahın körü. Ve gün yeniden başlıyordu. Yorgun. Ağır. Annesi iki hafta önce aramıştı. "Komşunun Fatma Hanım'ın kızı böyle bir şey yaşadı, dediler. Bir hoca varmış, bakıyormuş insanlara. Belki sen de..." Meryem telefonu tutarken parmaklarının gerildiğini hissetmişti. "Anne, lütfen." "Ne lütfeni yavrum, belki üzerinde bir şey var, belki biri bir şey yapmış—" "Anne." O gece annesini kısa kesmişti. Ama söylenenler zihninde kalmıştı. Çünkü insan çok yorulduğunda, çok karanlıkta çok uzun süre kaldığında, bir ses başlıyor içinde. Ve o ses bazen mantıklı konuşmuyor. O ses diyor ki: Ya doğruysa? Sabah erken saatlerde uyandığında Meryem masaya oturdu. Önüne bir kağıt çekti. Yazacak bir şeyler vardı aklında ama ne yazacağını bilmiyordu. Kalem bir süre boşlukta kaldı. Sonra yazdı: Neden bu kadar yorgunum? Altına yazdı: Ne zaman başladı? Ve altına: Kime sormam gerekiyor? Son soruyu yazdığında durdu. Kaç kişiye sormuştu artık. Doktora gitmişti, kan tahlilleri normal çıkmıştı. İşte buydu zaten en tuhafı; her şey normal. Tiroid normal. Hemogram normal. Uyku testi için sıra bekliyordu ama beklemenin kendisi yoruyordu. Psikologa gitmeyi düşünmüştü. Ama bir türlü gidememişti. Nedeni vardı; söylediğinde gülünç gelecekti ama neydi o neden? İçinde bir ses vardı —aynı ses— ve diyordu ki: Psikolog ne anlayacak? Manevi bir şey bu. İşte o ses. O ses çok şey söylüyordu. Çok konuşuyordu. Ve Meryem, o sesin bazen kendisi olmadığını düşünüyordu. Hocaya gidenler vardı çevresinde. Biri yazmıştı sosyal medyada; "Yıllarca depresyon çektim, ilaç kullandım, ama asıl şifa manevi yolculukla geldi." Altına yüzlerce yorum. "Bu hoca harikaymış." "Ben de gittim, çok fayda gördüm." "Numarası var mı?" Meryem bu yorumları okumuştu. Uzun uzun. Sonra kapatmıştı. Çünkü bir şey batıyordu içine. Söyleyemediği, tarif edemediği bir şey. Bir yanlışlık hissi. Ama yorgunluk o kadar ağır basıyordu ki, bu hissi bastırmak kolay geliyordu. O gece ablası aradı. Abla, şehrin öbür yakasında yaşıyordu. Çocukları vardı, hayatı kalabalıktı. Ama sesi her zaman tanıdıktı; o ses Meryem'i daha küçükken teselli etmişti, hâlâ edebiliyordu. "Nasılsın?" "İyiyim." Sessizlik. "Meryem." "Abla." "Anlat." Ve Meryem anlattı. Uyuyamadığını, yorgunluğunu, başının döndüğünü, bazen tam olarak nerede olduğunu bilemediği o tuhaf anları. Ablası dinledi. Hiç kesmedi. Bitince sordu: "Psikolog buldun mu?" "Aramadım." "Neden?" "Bilmiyorum. Sanki... manevi bir şeymiş gibi hissediyorum." Abla bir süre sessiz kaldı. Sonra dedi ki: "Dinle beni. Sana bir şey sormam lazım. Bu hissin —manevi bir şeymiş gibi hissetmeni — sana kim öğretti?" Meryem duraksadı. "Ne?" "O sesin, 'bu manevi bir şey, psikolog anlamaz' diyen sesin... bu fikir nereden geliyor? Sen mi düşündün bunu, yoksa hep çevrenden mi duydun?" Meryem cevap veremedi. "Çünkü," dedi abla, "yorgunluk gerçek. Uykusuzluk gerçek. Bunların nedeni bir doktor veya psikolog tarafından anlaşılabilir. Ve bunları anlamak, Allah'a güvenmekle çelişmiyor. Aksine." Ablanın tavsiyesiyle gittiği psikolog genç bir kadındı. Sade bir ofisi vardı; pencereden ağaçlar görünüyordu. İlk seansta Meryem çok az konuştu. Psikolog da zorlamadı. Sadece dinledi ve zaman zaman sorular sordu. Basit sorular. "Bu düşünce ne zamandan beri var?" "Bu his geçiyor mu, yoksa sürekli mi?" "Kendinizi güvende hissediyor musunuz?" Beşinci seansta bir şey oldu. Psikolog dedi ki: "Siz çok uzun süredir bir döngü içindesiniz. Bir düşünce geliyor, sizi korkutuyor, o korkuyu bastırmaya çalışıyorsunuz, bastıramayınca kendinizi suçluyorsunuz, bu suçlama yeni bir korku üretiyor. Ve bu döngü geceleri kapanmıyor. Bedeniniz dinlenemiyor çünkü zihniniz durmak bilmiyor." Meryem oturduğu yerde dondu. Basitti. Çok basitti. Ama kimse böyle söylememişti. "Peki bunu nasıl durdururuz?" "Yavaş yavaş. Adım adım. Ama önce şunu bilmenizi istiyorum: Bu sizin bir zayıflığınız değil. Bu, uzun süre taşıdığınız bir yükün bedende açtığı bir iz." O gece eve dönerken Meryem durup gökyüzüne baktı. Şehir gürültülüydü, ama o an tuhaf bir sessizlik vardı içinde. Süreç kolay değildi. Birkaç ay boyunca hem terapiye devam etti hem de doktorun önerisiyle yaşam düzenini değiştirdi. Yürüyüşler başladı; sabah erken, şehrin ağırlaşmadan önceki saatlerinde. İlk haftalar çok kısa sürdü bunlar. Beş dakika. On dakika. Ama bedenin toprağa bastığı, havanın yüze değdiği o anlarda bir şeyler gevşedi. Yavaş yavaş uyku düzeni oturdu. Ve bir gün —tam olarak hangi an olduğunu söylemek mümkün değil— o ses sustu. O "ya doğruysa, ya üzerinde bir şey varsa, ya psikolog anlamıyorsa" diyen ses. Tamamen Susmadı tabii ki. Ama artık onun bir ses olduğunu biliyordu Meryem. Kendisi değildi o ses. Ve sesin konuşması, sesin haklı olması anlamına gelmiyordu. Bir akşam annesiyle telefonda konuşurken annesi yine açtı konuyu. "O hocaya gittin mi?" "Hayır anne." "Ama—" "Anne, bak. Sana bir şey sormak istiyorum." Meryem durdu. "Kur'an'da cin kovma ritüelinden bahsediyor mu? Böyle bir şey var mı?" Annesi şaşırdı. "Yani... olmalı. İnsanlar yapıyor." "İnsanların yapması, Kur'an'da olduğu anlamına gelmiyor. Ben baktım. Böyle bir şey yok. Cinler Kur'an'dan kaçmıyor; Kur'an'ı dinliyorlar. Kur'an bunu bile bize söylüyor. Ve benim sorunum, din meselesi değildi. Psikolojik bir döngüydü. Bedenimin bozulan bir dengesi vardı. Bunu bir doktor ve psikolog gördü." Sessizlik. "Peki şimdi nasılsın?" "İyiyim. Gerçekten." "Uyuyabiliyor musun?" "Uyuyabiliyorum." Annesinin sesi yumuşadı. "Elhamdülillah." "Elhamdülillah," dedi Meryem. Ve bunu söylerken içinde hiçbir performans yoktu. Şükür, gerçekti. Çünkü şifa geldiğinde —hangi yoldan gelirse gelsin, bir doktorun sorusuyla, bir psikologun dinlemesiyle, bir sabah yürüyüşünün sessizliğiyle— onu verenin kim olduğunu biliyordu. Aylar sonra Meryem, üniversiteden bir arkadaşının mesajına baktı. Arkadaşı "Çok kötüyüm. Bir türlü düzeltemiyorum. Biri bana bir hoca önerdi, gitmeli miyim sence?" diye yazmıştı. Meryem uzun süre ekrana baktı. Sonra yazdı: "Seni dinlemek istiyorum. Ne zaman konuşabiliriz?" Arkadaşı hemen yanıt verdi: "Yarın müsaitim." "Yarın konuşalım o zaman." Telefonu bıraktı. Pencereye yürüdü. Sokak ışıklıydı, gürültülüydü, şehir hiç durmuyordu. Ama artık içinde bir şey vardı. Bir zemin. Sağlam, sessiz, gerçek bir zemin. Kalpler yalnızca Allah'ın zikriyle huzur bulur — bunu ilk duyduğunda soyut gelmişti. Şimdi anlamıştı ne demek olduğunu. Huzur, kaçmakla gelmiyor. Korkuyu sahte güçlere havale ederek gelmiyor. Hakikati görmeyle, yüzleşmeyle, ve o yüzleşmede yalnız olmadığını bilmekle geliyor. Topraktan ve ateşten yapılmış iki ayrı varlık türü vardı bu dünyada. Ama ikisi de aynı soruyu taşıyordu: Ne için yaratıldım? Kime hesap vereceğim? Meryem'in cevabı artık netti. Ve o netlik, ayaklarının altında her şeyden sağlam bir zemin oluşturuyordu.
KİTAP İZLERİ
İyilik
Şebnem İşigüzel
Bir Yalancının Son İtirafları: Şebnem İşigüzel’in “İyilik” Romanında Parçalanan Bir Hayat Şebnem İşigüzel, çağdaş Türk edebiyatının en cesur seslerinden biri olarak, okuru her zaman rahatsız
İncelemeyi Oku