Kasaba küçüktü. Evlerin çoğu birbirine yaslanmış gibi durur, minare gölgesi sabahları doğudan batıya süzülürdü. Emekli müfettiş Halim Bey, her sabah aynı saatte uyanırdı — saat olmadan. Yıllar içinde bedenine işlemiş bir alışkanlıktı bu. Pencereyi açar, havanın rengine bakardı. Fecrin ilk kızıllığı ufukta beliriverince kalkardı. Ne bir alarm, ne bir çağrı. Sadece ışık. O sabah torunu Tarık da yanındaydı. Üniversitenin ikinci yılındaydı, şehirden gelmişti. Dedesinin ellerini sıkıca tutmuş, masanın karşısına oturmuştu. Gözlerinin altında mor halkalar vardı. "Dede," dedi, "senin gibi biri bana bunları söylemeli." Halim Bey çayı bardağa döktü, acele etmedi. "Söyle bakalım."nTarık bir süre masaya baktı. Sonra başladı: "Hocamız dedi ki beş vakit farzdır, kazası da farzdır, Cuma erkeklere mahsustur, bunlar değişmez. Ben de dedim ki Kur'an'da kaç vakit var peki? Sustu. Sonra beni cahillikle suçladı." Halim Bey güldü — içten, kınamadan. "Sen ne dedin tam olarak?" "Hud'da iki uç ve geceye yakın diyor. İsra'da güneşin batıya yönelmesinden gecenin karanlığına kadar namaz diyor. Nur'da sabah namazından önce, öğle dinlenmesinde, akşam namazından sonra çocuklarınız sizden izin istesin deyip dolaylı olarak namaza işaret etmektedir. Bunlar beş vakit mi eder, dede? Ben matematiği de okudum, Kur'an'ı da." Halim Bey bardağı koydu. Parmağını kaldırmadı, sesi yükseltmedi. "Haklı soru," dedi. "Devam et." Tarık defterini çıkardı. Kenar boşluklarına notlar düşmüştü, okul not defteri değil buydu — ama içi doluydu. "Bakara 238'de 'salâtu'l vusta'dan bahsediyor. Herkes bunu 'öğle namazı' ya da 'ikindi namazı' diye çeviriyor. Ama 'vusta' kelimesi aynı surenin 143. ayetinde geçiyor — 'ümmet-i vasat'. Orta ümmet değil, en hayırlı ümmet anlamında kullanılıyor. Öyleyse 'salâtu'l vusta' neden orta namaz olsun? En faziletli namaz olmuyor mu?" Halim Bey pencereye baktı. Güneş artık tam doğmuştu, kasabanın kiremit çatıları üstünde yayılıyordu. "Ebu'l Hasen bunu Cuma namazı olarak yorumladı," dedi. "Yalnız değilsin." Tarık durdu. "Bilmiyordum bunu." "Bilmeni istemiyorlar," dedi Halim Bey, yumuşak bir sesle. "Çünkü bilirsen soru sorarsın. Soru sorarsan onların işi zorlaşır." Öğleden sonra ikisi de kasabanın eski camisinin yakınına oturdu. Cami boştu o saatte. Tarık konuşmaya devam etti. "Cuma namazının bir günü yok aslında, değil mi dede? Yani Kur'an'da 'Cuma günü' diyor ama tarihe bakınca ilk Cuma namazını Medineliler kendi aralarında kıldı. Es'ad ibn Zurâre ve on iki kişi. Sonradan Mus'ab ibn Umeyr devam ettirdi. Nebimiz Muhammed daha gelmemişti bile." "Doğru." "Ve o günü neden seçtiler? Pazar kuruluyordu o gün. Herkes zaten oradaydı. Pratik bir karardı." Halim Bey başını salladı. "Aruba Günü diyorlardı o güne. İslam öncesi. Cuma ismini de o topluluk koydu — toplanma günü anlamında." Tarık bir süre caminin duvarına baktı. "Yani Cuma namazının özü toplanmak, birlikte olmak, Allah'ı zikretmek. Gün değil, eylem." "Ayet ne diyor?" diye sordu Halim Bey. Tarık ezbere okudu: "Ey iman edenler! Toplantı günü salât için çağrıldığınız zaman hemen alışverişi bırakın ve Allah'ı anmaya koşun." "'Ey iman edenler' diyor," dedi sonra. "Erkekler değil. Müminler." "Evet," dedi Halim Bey. "Kadınlar da o hitabın içinde." Akşama yakın Tarık kaza namazını sordu. Sesi daha alçalmıştı, sanki bu soruyu sormak için daha uzun bir cesaret gerekmişti. "Dede, kaza namazı Kur'an'da geçiyor mu?" Halim Bey düşündü — ama cevabı bildiği için değil, nasıl söyleyeceğini düşündüğü için. "Oruç için geçiyor. Bakara 184 ve 185. Hastalık varsa, yolculuk varsa, sonra tamamla diyor. Açık." "Namaz için?" "Namaz için geçmiyor." Tarık yutkundu. "Nisa 103 ne diyor?" "'Salât müminler üzerine vakitli yazılmıştır.' Vakitli. Kendi vaktiyle kayıtlı." "Ve savaşta bile kılınacak diyor." "Terk edilmeyecek. Yani en ağır şartta bile vakti içinde eda edilmesi esas." Tarık defterine baktı. "Öyleyse kaza denen şey Kur'an'ın tercihi değil. Allah orucun kazasını emretti. Namazın kazasını emretmedi. Bu fark bilinçli bir fark." Halim Bey ayağa kalktı, kasabanın üstüne çöken mor alacakaranlığa baktı. "Allah ne emrettiyse o farz. Allah'ın kitabında olmayan bir yükümlülüğü dine eklemek — bu başka bir şey." Gece, uyumadan önce Tarık defterine bir şeyler yazdı. Halim Bey kapının önünden geçerken durdu, içeri girmedi. Sadece baktı. Torununun kalemin ucuyla bir şeyler çizdiğini gördü — belki vakitler, belki sorular, belki bir harita. Halim Bey kendi odasına gitti. Yatmadan önce pencereyi araladı. Hava soğuktu. Gökyüzü temizdi. Sabah yine aynı saatte uyanacaktı — saat olmadan. Fecrin kızıllığı yeterliydi.
KİTAP İZLERİ
Kör Pencerede Uyuyan
B. Nihan Eren
Gündelik Hayatın Kör Penceresinden Sızan Endişe B. Nihan Eren, yedi yıllık bir aranın ardından yayımladığı "Kör Pencerede Uyuyan" ile çağdaş Türk öykücülüğündeki yerini sağlamlaştırıyor. Yapı
İncelemeyi Oku