Elif sabahın erken saatlerinde, henüz güneş tam olarak doğmamışken uyandı. Odası loştu, ama telefon ekranından yüzüne mavi bir ışık vuruyordu. Kulaklıklar hâlâ kulaklarındaydı; gece yarısı uyuya kalırken çalmaya devam etmişlerdi. Ekrana baktı. Playlist'in sonuna gelmiş, durmuştu. Kalktı, abdest aldı. Daha namaz vakti geçmemişti. Ama seccadeye oturduğunda garip bir ağırlık hissetti içinde, tarif edemediği bir şey. Dudakları Fatiha'yı mırıldanırken zihni başka bir yerdeydi; gecenin şarkılarından birinin melodisi, farkında olmadan kafasında dönüp duruyordu. "Hayat bana adil davranmadı... sen olmadan yaşayamam..." Başını öne eğdi. Namaz bitti. Ama huzur gelmedi. Elif yirmi üç yaşındaydı ve İstanbul'un kalabalık bir semtinde küçük bir dairede tek başına yaşıyordu. Üniversite bitince annesinin, babasının, çocukluğunun kaldığı Konya'yı terk etmiş İstanbul'da iyi bir iş bulmuştu. Ama şehir büyüktü ve büyüklüğü içinde insanı küçülten bir yanı vardı. İlk aylarda Kuran dinleyerek uyurdu. Sonra bir arkadaşı bir playlist paylaştı. "Bunları duymalısın, ruhuna iyi gelir" demişti. Şarkılardsn bazıları İngilizce'ydi, bazıları Türkçe. Anlatılan şeyler tanıdıktı; yalnızlık, özlem, haksızlığa uğramışlık hissi. Elif kendini o sözlerde buluyordu sanki. "İşte bu," diyordu içinden, "tam benim hissettiğim bu." Farkında olmadan playlist uzadı. Haftalar, aylar geçti. O sabah işe gitmeden önce Elif telefona baktı. Annesinden mesaj vardı:
"Nasılsın kızım? Seni arıyorum açmıyorsun. Hayrola."
Aslında Elif kulaklıkla müzik dinlerken titreşimi görmüş, "sonra ararım" diye bırakmıştı. Ancak unutmuştu. Başparmağıyla mesajın üzerinde durdu. Yazmak istedi ama ne yazacağını bilemedı. "İyiyim" yazmak doğru geldi, ama gerçek miydi? Gerçekten iyi miydi? Bir hafta önce işte küçük bir haksızlık yaşanmıştı. Haksızlık belki de değildi, sadece bir yanlış anlama. Ama Elif o günden beri içini kemiren bir öfkeyle yaşıyordu. Gece yatağa uzandığında kafasında şarkıların sözleri dönüyordu:
"Neden ben. Neden hep ben?"
Ve tuhaf olan şuydu: Bu sözler artık ona garip gelmiyordu. Sanki kendi düşünceleriymiş gibi hissettiriyordu. O gün öğle arasında ofisteki küçük mutfağa çekildi. Telefonu çıkardı, annesini aradı.
Annesi' "Kızım! Sesinde hem sevinç var hem hafif bir sitem dedi.
"Anne, meşguldüm. Özür dilerim."
"Neyse, hayrola. Sesten anlaşılıyor, iyi değilsin."
Elif güldü. "Sen nasıl anlıyorsun hep?"
"Anne olduğum için." Sessizlik. Sonra: "Orada namaz kılıyor musun kızım?"
Elif duraksadı. "Kılıyorum." Doğruydu bu. Ama son zamanlarda bazen kaçırıyordu. Bazen şarkı dinlerken vaktin geçtiğini anlayamıyordu.
"Kuran okuyorsun?"
Bu soruya cevap vermekte biraz gecikmesi, cevabın kendisi gibiydi zaten.
Annesi yumuşak bir sesle konuştu: "Elif, sana bir şey anlatayım mı? Babam, annem anlattı bana. Derlerdi ki, kulağından giren şey kalbine oturur. Severek dinlediğin şeyin sözlerini zamanla içselleştirirsin. Eğer o sözler isyan içeriyorsa, sen de farkında olmadan isyanı içselleştirirsin."
Elif mutfağın penceresinden dışarıya baktı. Sokaktan insanlar geçiyordu. Koşturan, telefona bakan, kahve taşıyan insanlar.
"Ben isyan etmiyorum ki anne."
"Etmiyorsun belki. Ama hissediyor musun? Kadere küskünlük, hayata şikâyet, bir türlü geçmeyen bir haksızlığa uğramışlık hissi?"
Elif bir şey demedi.
"O da bir çeşit isyandır kızım. Ve her zaman nereden geldiğini bilemeyiz."
O akşam Elif eve erken geldi. Telefonu masaya koydu. Kulaklıklara bakmadı.
Eski bir alışkanlıkla Kuran uygulamasını açtı. Nisa Suresi'ndeydi bir yerden. Okumaya başladı.
140. ayete geldiğinde durdu.
"Şüphesiz ki Allah size indirdiği kitapta, ayetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, onlar başka bir söze dalıncaya kadar onlarla beraber oturmayın; o zaman siz de onlar gibi olursunuz. Şüphesiz Allah iki yüzlüleri ve kâfirleri cehennemde toplayacaktır."
Uzun süre o ayetin üzerinde kaldı. Ayetin işaret ettiği ortamlar, meclisler, sözler. Sonra kendi hayatına baktı. Gece yarısına kadar dinlediği şarkılar. "Neden ben?" diye haykıran sesler. "Sen benim her şeyimsin" diyen sözler. "Kimseye hesap vermem" diyen ezgiler. Bunlar sadece melodiler değildi. Her biri bir dünya görüşüydü. Her biri bir inanış biçimiydi. Ve o aylarca bunları severek dinlemişti; tekrar tekrar, gece uyku öncesi, sabah kahvaltısında, işe giderken. Telefonu aldı, playlist'i açtı. Şarkılara baktı. Onlarca şarkı. Farkında olmadan bazılarının sözlerini bile ezberlemişti. Sileyim diye sordu kendine. Silmedi hepsini. Ama bir şeyler yaptı o gece. Masaya oturdu, bir kâğıt aldı, eski usul. Ve annesinin sorduğu soruları kendine yazdı:
"Dinlediğim bu şarkı Allah'a olan inancımı güçlendiriyor mu, zayıflatıyor mu?"
"Bu sözler kadere rıza konusundaki tavrımı etkiliyor mu?"
"Bu müzik ibadetlerimi aksatıyor mu?"
Her şarkıyı bu süzgeçten geçirmeye çalıştı. Bazıları geçti. Güzel melodileri vardı, zararsız sözleri. Bazıları geçmedi. Geçmeyenleri sildi. Garip bir şey hissetti. Silme tuşuna bastığında önce hafif bir boşluk geldi. Sonra, çok yavaş, neredeyse fark edilmez biçimde, bir ferahlık. Haftalar sonra Elif yine o mutfaktaydı. Bu sefer yalnız değildi; iş arkadaşı Selin de kahve yapıyordu. Selin konuyu müzikten açtı. "Şu şarkıyı duydun mu? Çılgın bir şey." Elif gülümsedi. "Duydum, evet." "Çok güzel değil mi? 'Hayat bana ne yaptı' diyor ya, tam kalbime oturdu." Elif bir an düşündü. Eski Elif hemen "evet, çok iyi, tam benim halim" derdi. Bu sefer biraz sessiz kaldı. Sonunda "güzel bir melodi," dedi. "Ama sözlerdeki o his... bilmiyorum. Ben son zamanlarda fark ettim, sürekli o tür şeyler dinledikçe kendimi hep mağdur hissediyordum. Sanki hayat gerçekten bana haksızlık yapıyormuş gibi." Selin şaşkınlıkla baktı. "Değil miydi?" Elif güldü. "Belki bazı şeyler gerçekten zordu. Ama onlara bakış açım değişti. Şimdi 'neden ben' diye sormak yerine 'bu imtihan bana ne öğretecek' diye soruyorum." Selin başını eğdi. "Dini bir şey mi bu?" Elif çekinmeden "Evet," dedi. "Ama aynı zamanda çok pratik bir şey. Zihne ne koyarsan, zihin onu büyütür." O gece Elif yatmadan önce telefona baktı. Playlist değişmişti artık. Kimi ilahiler, kimi sadece enstrümantal müzik, kiminin de sözleri temiz, düşündürücü şarkılar. Kulaklığı taktı. Uyumadan önce, uzun zamandır olmadığı kadar sakin bir zihinle, dua etti. Kısa bir duaydı. Sadece şunu söyledi: "Allah'ım, kulağımdan gireni kalbime yerleştirme. Kalbime girecek şeyleri sen seç." Sonra gözlerini kapadı. Ve bu sefer uyurken kafasında dönüp duran bir melodi yoktu. Sessizlik vardı. Temiz, huzurlu bir sessizlik.