"Sabahın yedisinde uyananların tek suçu, akşamın beşinde ölenlerden olmalarıdır." – Terry Pratchett (kurgusal)"

Yıldızların Gölgesinde

Belirsizliklerle dolu hayatında tek tutunduğu dal astroloji olan 27 yaşındaki Zeynep, muhasebe firmasında terfi beklerken, eski ilişkisinin gölgesinde ve annesinin evlilik baskısı altında yaşamını sürdürüyor. Her sabah doğum haritasına bakarak günlük motivasyonunu bulan genç kadın, mantık dünyasında yaşayan iş arkadaşı Selin'e bile yıldızların dilini anlatmaya çalışıyor.

yazı resim

Zeynep, sabahın erken saatlerinde telefon ekranının mavi ışığında gözlerini kıstırarak doğum haritasına bakıyordu. Odası yarı karanlıktı; tek ışık kaynağı ekrandaki o renkli çizgiler ve sembollerdi. "Venüs yedinci evde," diye mırıldandı. "Demek ki bu ay aşkta şansım açık." Yirmi yedi yaşındaydı. Üç yıldır çalıştığı muhasebe firmasında terfi bekliyordu, eski sevgilisiyle ayrılalı altı ay olmuştu ve annesinin sürekli "ne zaman evleneceksin" sorusuyla bunalıyordu. Hayatı tam anlamıyla belirsizlik içindeydi. Ve bu belirsizlik içinde tek sabit şey, her sabah okuduğu burç yorumlarıydı. Öğleden sonra, ofisteki molada arkadaşı Selin masasına gelip oturdu. Gülerek yine mi o uygulamayı açtın?" dedi. Zeynep ciddi bir yüzle "toplantıda neden bu kadar gergin olduğumu anladım," dedi. "Mars sekizinci evde. Çatışma enerjisi yüksek." Selin bir an baktı. Bilgisayar mühendisiydi, yan masada çalışırdı. Zeynep'in bu havasını yıllardır bilirdi ama son zamanlarda giderek yoğunlaşmıştı. Yavaşça "Zeynep," dedi. "Toplantıda gergindin çünkü müdür o raporu üç gün önce istedi ve sen dün gece bitirdin. Mars'ın bununla ne ilgisi var?" Zeynep telefonu indirdi. Bir şey söylemek istedi ama söyleyemedi. O akşam Zeynep, üniversiteden eski hocası Kemal Bey'in davetine gitti. Küçük bir buluşmaydı; birkaç eski öğrenci, bir akşam yemeği. Kemal Bey emekli bir felsefe profesörüydü. Saçları tamamen ağarmış, gözlüklerinin camı kalınlaşmıştı ama zihni eskisi gibi keskindi. Yemek sırasında Zeynep, farkında olmadan burç meselesini açtı. Masadaki birkaç kişi gülümsedi, biri "ben de bakıyorum bazen" dedi. Kemal Bey ise çatalını bırakıp Zeynep'e döndü. "Sana bir şey soracağım," dedi. "Sınıfta beş yüz kişi olsa ve hepsine 'önünüzde zorlu bir dönem var ama sonunda güçleneceksiniz' dense, kaçı 'bu tam beni anlatıyor' der?" Zeynep düşündü. "Çoğu herhalde." "İşte buna Barnum Etkisi diyoruz," dedi Kemal Bey. "İnsanlar genel ifadeleri kendilerine özel sanır. Astroloji bunun üzerine kurulu. Sana özel bir şey söylenmiyor; sadece öyle hissettiriliyor." "Ama bazen o kadar doğru çıkıyor ki—" "Kaç kere tutmadı?" Zeynep sustu. "Tutanları hatırlıyorsun," dedi Kemal Bey yumuşakça. "Tutmayanları unutuyorsun. Buna doğrulama yanlılığı diyoruz. Beynimiz zaten böyle çalışıyor. Astroloji bunu biliyor ve kullanıyor." Eve dönerken Zeynep yürümeye karar verdi. Hava serin, sokaklar sakin. Gökyüzüne baktı. Yıldızlar gerçekten oradaydı, parlak ve hareketsiz. Aklında Kemal Bey'in sözleri dönüyordu ama başka bir şey de vardı. Geçen hafta camisinde katıldığı sohbet. İmam Hüseyin Efendi konuşmuştu, Cin Suresi'nden ayetler okumuştu. "De: Size söylenen yakın mıdır yoksa Rabbim ona uzun bir zaman mı belirlemiştir bilmem. Gaybı bilendir. Gaybını kimseye göstermez. Resullerden razı olduğu dışında çünkü o onun önünden, iki elinden ve arkasından gözetleyiciler sevk eder. Rablerinin risaletini bildirdiklerini kesin bilmesi için ve yanlarında olanı kuşatmıştır ve her şeyin miktarını saymıştır." O anda garip bir netlik hissetmişti. Eğer cinler bile, gökten bilgi almaya çalışırken engelleniyorsa, bir telefon uygulaması nasıl geleceğini bilebilirdi? Durdu. Orta kaldırımda öylece durdu. Bütün o sabahlar, telefona bakarak geçirdiği dakikalar... "Bu ay ilişkide dikkatli ol." "Yeni başlangıçlara açık ol." Bunlar onu yönlendiriyordu. Kararlarını etkiliyordu. Patronuyla toplantıya gergin girdiğinde kendini sorgulamak yerine "Mars sekizinci evde" demişti ve rahatlamıştı. Ama bu rahatlama sahte bir rahatlıktı. Ertesi sabah uyandığında, alışkanlıkla telefona uzandı. Uygulamayı açtı. Parmağı yorumun üzerinde gezdi. Sonra kapattı. Kendine farklı bir soru sordu: Bugün yapabileceğim en önemli şey ne? Raporunu üç gün önce bitirmek. Müdürle dürüst konuşmak. Annesini aramak, sadece konuşmak için. Belki Selin'e bir şeyler söylemek. Bunların hiçbiri bir gezegenin konumuyla ilgili değildi. Haftalar geçti. Zeynep uygulamayı silmedi hemen, bir köşede tuttu. Ama açmadı. Bazen eski alışkanlık canlandı, parmağı gitti. Sonra durdu. Bir gün Selin yanına geldi. "Ne değişti sende?" dedi. "Daha sakin görünüyorsun." Zeynep güldü. "Bilmiyorum tam olarak. Sanırım... belirsizlikle barışmaya çalışıyorum. Her şeyin bir açıklaması olmak zorunda değil." "Ama insanlar açıklama ister." "Evet," dedi Zeynep. "Ben de istiyordum. Ama sahte açıklama, gerçek karmaşıklıktan daha mı iyi? Bilmiyorum artık." O akşam Zeynep, penceresinin önüne oturdu. Gökyüzü açıktı. Yıldızlar yine oradaydı. Onlara baktı. Güzeldiler. Gerçekten güzeldiler. Ama onlar ona ne söyleyebilirdi ki? Milyarlarca yıllık ışık, milyonlarca kilometre uzaktan gelen fotonlar. Bunlar onun terfisini, aşkını, annesinin sesini, Selin'in gülüşünü nasıl bilecekti? Telefonu aldı. Bu sefer uygulamayı değil, annesini aradı. Üç çalışta açıldı. "Zeynep mi? Hayırdır bu saatte?" "Hayır yok anne," dedi Zeynep. "Sadece konuşmak istedim." Telefonda annesinin sesini duyunca içinde bir şey yumuşadı. Gerçek, elle tutulur, ısınan bir şey. Yıldızlar hâlâ oradaydı. Ama artık onlardan bir şey beklemiyordu.

KİTAP İZLERİ

Öyle miymiş?

Şule Gürbüz

Şule Gürbüz’ün Zaman ve Anlam Arasındaki Yankısı Bir kitabı roman yapan nedir? Belirli bir olay örgüsü, gelişen karakterler, diyaloglar mı? Şule Gürbüz’ün “Öyle miymiş?” adlı
İncelemeyi Oku

Yorumlar

Başa Dön