..E-posta: Şifre:
İzEdebiyat'a Üye Ol
Sıkça Sorulanlar
Şifrenizi mi unuttunuz?..
Işık verirseniz, karanlık kendiliğinden yitecektir. -Erasmus
şiir
öykü
roman
deneme
eleştiri
inceleme
bilimsel
yazarlar
Anasayfa
Son Eklenenler
Forumlar
Üyelik
Yazar Katılımı
Yazar Kütüphaneleri



Şu Anda Ne Yazıyorsunuz?
İnternet ve Yazarlık
Yazarlık Kaynakları
Yazma Süreci
İlk Roman
Kitap Yayınlatmak
Yeni Bir Dünya Düşlemek
Niçin Yazıyorum?
Yazarlar Hakkında Her Şey
Ben Bir Yazarım!
Şu An Ne Okuyorsunuz?
Tüm başlıklar  


 


 

 




Arama Motoru

İzEdebiyat > Öykü > Anı > Hakan Yozcu




22 Ağustos 2019
Küçük Bir Leblebinin Başıma Açtığı İş  
Hakan Yozcu
Yatağa girip uyumaya çalıştım. Uyu uyuyabiliyorsan. Sağa sola döndükçe sanki daha da büyüyordu sızı. Hareketten besleniyordu sanki… “Ah bir sabah olsa!” diye dua ediyordum. Saat başı bir tane ağrı kesici alıyordum. Arada bir kocakarı ilaçlarına da başvurmuyor değildim. Ama hiç birinin faydası olmuyordu.


:BAF:


               KÜÇÜK BİR LEBLEBİNİN BAŞIMA AÇTIĞI İŞ
     Yaz mevsiminde en çok sevdiğim anlar, akşam vaktidir. Kavurucu sıcak, bu saatte gücünü kaybeder, yerini tatlı, serin ve ılık bir havaya bırakır.
     Günün bütün yorgunluğunu atarsınız bu vakitte. Demli bir çay, sade bir kahve dinlendirir sizi. Ben, genelde çayı tercih ederim. “Hararet alır” derler. Gerçekten de iyi demlenmiş, güzel bir çay tüm hararetinizi alır ve sizi sakinleştirir.
     Çayın yanında küçük bir paket leblebi açıp yemek de benim için ayrı bir zevktir. Nedense çok severim leblebiyi. Yumuşak ve daha besleyici olduğundan daha ziyade sarı leblebiyi tercih ederim.. Bir avuç sarı leblebi açlığınızı da bastırır. Midenizi rahatlatır.
     Akşam, oturup bir paket leblebi açtım. Ama bu defa sarı değil, beyaz leblebi gelmişti önüme. Olsun. “Bir zararı olmaz” dedim. Afiyetle yemeğe başladım leblebiyi. Çok nefis bir tadı vardı. Her ağzımda çiğnediğimde bambaşka bir tat veriyordu damağıma. “İşte mutluluğun sırrı.” diyordum. Tabii yanında da dostluğunu benden esirgemeyen ince belli bir bardak çay vardı. Leblebiden bir iki ağzıma atıyor, ardından demli çayımdan yudumluyordum. Leblebinin lezzetini daha iyi hissediyordum böylece…
     Çayım bitmek üzere idi. Tabağımda da üç-beş tane kadar leblebi kalmıştı. İki tanesini attım ağzıma. Çiğnemeye başladım. Sen misin çiğneyen. Ağzımın içinde “Kütürt” diye bir ses. Sanki 7 şiddetinde deprem oluyordu. Leblebiyi çiğnemeye devam ettim. Çok sert gelmişti bir tanesi. Taş gibiydi adeta. Taş çiğnesen ağzında ezilir, un ufak olurdu. Ama bu leblebi erimek nedir bilmiyordu. Kütür, kütür sesler çıkmaya devam ediyor ağzımdan…
     Mesele, ilerleyen saatlerde anlaşıldı. Ağzımda ağrılar hissetmeye başladım. Dilim ister istemez sağ üstteki bir dişime gitmeye başladı. Biliyordum ki en çok sevdiğim dişimdi bu…
     Biraz sonra elimi de götürdüm dişime. Sallanıyordu. Dolgusu vardı. “Yerinden oynamıştır” diye düşündüm.
Hastaneyi aradım. Durumumu anlattım. “Doktor var mı şu anda?” diye sordum. “Maalesef, bu saatte diş doktorumuz olmaz. Yarın için randevu verelim.” dediler. Çaresiz ertesi gün için randevu aldım.
Çile dolu saatlerim o andan itibaren başladı. Diş ağrısı her, geçen saat, daha da ilerliyordu. Hava aldıkça durulmaz oluyordu. Ağrı kesiciler ile sızıyı dindirmeye çalıştım. Ama fayda etmiyordu. Ağrı arttıkça artıyordu.
Neden hep gece yakalardı bu ağrı insanı? Neden hep imkânsız saatlerde bulurdu insanı? Bunları düşünecek zamanım olmuyordu. Çünkü diş ağrısı düşünmeme izin vermiyordu.
Yatağa girip uyumaya çalıştım. Uyu uyuyabiliyorsan. Sağa sola döndükçe sanki daha da büyüyordu sızı. Hareketten besleniyordu sanki…
“Ah bir sabah olsa!” diye dua ediyordum. Saat başı bir tane ağrı kesici alıyordum. Arada bir kocakarı ilaçlarına da başvurmuyor değildim. Ama hiç birinin faydası olmuyordu.
Zaman geçmiyor, sabah olmak nedir bilmiyordu. Gecenin yarısını da geçmişti. Sabaha yaklaşıyorduk. Çaresiz bir insan edasıyla yataktan kalkmış, salona inmiştim. Ağrılarımı unutmak için televizyonun başına geçmiş film izlemeye başlamıştım. Ama bu da çözüm olmadı. Ağr,ı gittikçe büyüyordu zira. Koskocaman bir dev oluyordu…
Biraz daha vakit geçti. Sabah ezanı okunmaya başladı. Gün ışımasına saatler kalmıştı. Ama gün ışıması da yeterli değildi. Randevum saat 10.00’da idi. Bu saate kadar nasıl bekleyecektim bilmiyorum.
Koltukta biraz uyuya kalmışım. Uyandığımda saat 06.00 idi. Sabah olmuştu ve gün ışımıştı. Ağrılarım biraz olsun dinmişti. Ama hala sızı devam ediyordu.
2 ağrı kesici daha aldım. Sabaha kadar bu kaçıncı hap idi bilmiyorum. En azından sızıyı biraz olsun dindiriyordu.
Nihayet vakit gelmişti. Hemen hastanenin yolunu tuttum. Özel bir hastane olduğu için zamanında vardım. Allah’tan tam vaktinde doktor beni odasına aldı. O da ne? Doktor, hanım hanımcık bir bayan. Oysa hep erkek görmeye alışmışım. Bir an için tereddüt ettim. Bayan bir diş doktoruna nasıl güvenebilirdim? Ya dişi çekmek gerekirse nasıl çekebilecekti? Gücü yetecek miydi? Kalbimin nasıl çarptığını ancak ben biliyordum. Boncuk boncuk terler akıyordu alnımdan ve yanaklarımdan. Nefes almalarım dahi değişmişti. Korkuyordum. Nabızlarım çoğalmış, kalp atışlarım iyice artmıştı. “Kalp krizi mi geçiriyorum?” demekten alamadım kendimi…
Durumumu anlattım. “Leblebi yemiştim. Sanırım dolgu kırıldı” dedim. Devam ettim: “Çok korkuyorum” dedim. Gülerek “Korkmayın” dedi. “Bana güvenin yeter” dedi. Beni, o korkunç, canavar gibi görünen adını asla öğrenmediğim koltuğuna oturttu. Bu canavarı, doktor istediği gibi yönetebiliyordu. Yükseltiyor, alçaltıyor, ışığı yakıyor, yakınlaştırıp uzaklaştırabiliyordu. Ellerinde bulunan aletler ağzımın içinde vızıldayan arılar gibi ses çıkarıyordu: “Dişiniz kırılmış” dedi. “Dolgu değil. Keşke dolgu düşseydi. İşimiz daha kolay olurdu” dedi. “Önce bir film çekelim. Görelim. Ona göre ne yapacağımıza karar veririz.” dedi.
Beni aşağıya filmciye gönderdi. Gittim. Filmi çektirdim. Elime bir CD verip tekrar gönderdiler. İşte tekrar doktorun yanındaydım.
Filmi bilgisayardan açıp inceledi. “Çok kırılmış. Köke kadar inmiş. Kanal tedavisi falan olmaz. Köprü de yok. Çekmemiz lazım” dedi.
Dedi demesine ama beni de o an bir korku sardı. Rengim attı. Sesim değişti. Konuşamaz oldum. Çok kısık bir sesle “Özür dilerim. Yanlış anlamayın. Dişimi çekebilecek misiniz? Gücünüz yeter mi?” dedim. Güldü. “Benim işim bu” dedi. “Merak etmeyin diş çekmenin güç ile bir alakası yok. Tamamen bir teknik işi bu” dedi. “Ben de bu işi çok iyi biliyorum. Branşım bu” dedi… Bana bir güven gelmişti. Çünkü daha önce birçok diş doktoru ile çalışmıştım ama hepsiyle de benden kaynaklı sorun yaşamıştım.
Nedense bana bir güven geldi. Kendimi doktorun ellerine bıraktım. Gözlerimi kapattım. Ağzımı açtım ve doktor ne dediyse onu yaptım.
“ Ağrı hissetmemeniz için iğne yapacağım. Burnunuzdan nefes almaya çalışın. Korkulacak bir durum yok. Rahat olun.” dedi.
Ben, doktor ne söylediyse aynen uymaya çalıştım. Ama yer yer nefes almakta zorlandım. Kullandığı aletten ağzıma tuzlu su doluyordu. Bu da beni zorluyordu. Sadece burnumla nefes almak da zor oluyordu benim için. Arada bir doğrulmaya çalışıyordum. Ağzımı çalkalamak veya tükürmek istiyordum. Asistanı elindeki çekici bir hortumla sürekli ağzımın içini temizliyordu. Bu da nefes almamı güçlendiriyordu. Israrla burnumdan nefes almam istenmişti. Ama zordu bu benim için. Burundan nefes almak olmuyordu. Ağzımın içi tuzlu su doluydu. Bazen de su yutuyor gibi oluyordum. Yani doktora zorluk çıkması için bütün şartlar beni yokluyordu.
Doktor arada bir “Sabır edin lütfen. Az kaldı. Bitiyor” diyordu… Ama bana göre de bitmek nedir bilmiyordu. Zaman durmuştu ve geçmiyordu bir türlü…
Şunu itiraf da etmek istiyorum ki bu yaşa kadar birçok diş doktoruna gittim. En sabırlısı, en dayanıklısı ve en rahat çalışanı bu oldu diyebilirim. Hatta bana “Ne olur bana bir daha gelmeyin” diyerek sitem eden doktor dahi olmuştu. “Sizinle çalışmak imkânsız. Çok zor bir hastasınız” diyen olmuştu.
Bu bayan, en azından sabırlı ve beklemesini biliyor…
Uzatmak istemiyorum… Bir saate yakın bir süre nihayet doktor hanım: “Geçmiş olsun. Bitti.” dedi…
Aman Tanrım! Dünyalar benim oldu. Bitmişti. Diş çekimi demişti ama resmen ameliyat yaptı. Kırılan dişin çıkması kolay olmadı. Mecburen aletlerle kesip biçmiş ve sabırla işini bitirmişti.
“Dikiş atmam lazım” dedi. Görmemek için ben gözlerimi kapattım. Bir dakika sonra “Bu da bitti” dedi…
Evet. Bu da bitmişti. “Ben de bittim” dedim. “Ne oldu? İyi misiniz?” dedi.
“Çok yoruldum” dedim. “İyisiniz iyisiniz” dedi. “Korktuğunuz gibi olmadı. Biraz dinlenin. Size ilaç vereceğim. Bunları alacaksınız. Birkaç saat bir şey yemeyip içmeyin. Gün boyunca ılık şeyler için.” dedi…
Teşekkür ettim.
Biraz sonra en çok sevdiğim dişimi orada bırakıp dışarı çıktım.
Arabaya binip evimin yolunu tutarken “Ah leblebi! Başıma ne işler açtın” deyip durdum.
22.08.2019 - Gazimağusa



Söyleyeceklerim var!

Bu yazıda yazanlara katılıyor musunuz? Eklemek istediğiniz bir şey var mı? Katılmadığınız, beğenmediğiniz ya da düzeltilmesi gerekiyor diye düşündüğünüz bilgiler mi içeriyor?

Yazıları yorumlayabilmek için üye olmalısınız. Neden mi? İnanıyoruz ki, yüreklerini ve düşüncelerini çekinmeden okurlarına açan yazarlarımız, yazıları hakkında fikir yürütenlerle istediklerinde diyaloğa geçebilmeliler.

Daha önceden kayıt olduysanız, burayı tıklayın.


 


İzEdebiyat yazarı olarak seçeceğiniz yazıları kendi kişisel kütüphanenizde sergileyebilirsiniz. Kendi kütüphanenizi oluşturmak için burayı tıklayın.

Yazarın anı kümesinde bulunan diğer yazıları...
"Kuzucuk Köyü"nde Sabah Kahvesi
Düşen İlk Yağmur
Ulu Çınar
Son Dua
4. Türkoloji Buluşması Kktc Gezisi
Beyaz Melekler
Topuk Dikeniyle Yaşamak
Küçük Bir Kaza Yaşadık
Posta
Sıra Beklerken

Yazarın öykü ana kümesinde bulunan diğer yazıları...
Sevgisiz Sevgi
Gulit
Emanet
Ritsa Gölü Efsanesi
İran’dan Acı Bir Aşk Hikâyesi
Aksilikler
Bağdat Hurması
Nasılsın?
Ferhat Gibi
Güle Güle Omarım

Yazarın diğer ana kümelerde yazmış olduğu yazılar...
Minik Bir Şaire Rastladım [Şiir]
50. Yaş Şiiri [Şiir]
Yağmur [Şiir]
Yollarım Sana [Şiir]
Nar Gözlüm [Şiir]
Kazan Mesnevisi [Şiir]
Sen Bilirsin [Şiir]
Bırakıp Gitme [Şiir]
Yaşayan Ölü [Şiir]
Analar [Şiir]


Hakan Yozcu kimdir?

1964 doğumluyum. Kuzey Kıbrıs'ta yaşıyorum. 1988 Erzurum Atatürk Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden mezun oldum. 20 yıl çeşitli okullarda edebiyat öğretmenliği yaptım. Uzun yıllar Yenivolkan ve Güneş Gazetelerinde köşe yazarlığı yaptım. Şu an Habearkıbrıslı ve Güncelmersin Gazetelerinde yazıyorum. Birçok internet gazete ve sitelerinde yazılarım yayınlanıyor. Şiir, öykü ve tiyatro oyunları yazıyorum. Bu alanlarda çeşitli ödüllerim var. Kendime ait basılmış "Güzel Bir Dünya" ve "Mesela Başka" isimli iki adet öykü kitabım var. 7 tane tiyatro oyunum var. 6 yıl Kıbrıs Türk Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü görevinde bulundum. Halen Başbakan Yardımcılığı Ekonomi, Turizm, Kültür Ve Spor Bakanlığı'na bağlı Müşavirim.

Etkilendiği Yazarlar:
...


yazardan son gelenler

 




| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık

| Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi |

Custom & Premade Book Covers
Book Cover Zone
Premade Book Covers

İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim Yapım, 2019 | © Hakan Yozcu, 2019
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır.
Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.