bunu da diyeyim, temsilci olmak isteyenlerin adlarını siteden başka sitelerden duyuracağız, her neyse, beklediğiniz ya da aradığınız fırsat olabilir sizin için, katılın bize, düşlerimiz büyük, ama düş olarak kalmasını istemiyoruz ve çalışıyoruz elbette,
?
???
July 2026 tarihinde katıldıSon forum iletileri
nisan ayında çıkacak edebiyat dergimizin yaşadığınız şehirde temsilcisi olmak isterseniz bana ulaşın
patatesinsan@hotmail.com
her yere, köylere, dağ başlarına bile ulaşmak istiyoruz, ulaşacağız da...bu harekete destek olacak herkesi bekliyoruz,
► K eğitim, kültür, sanat EDEBİYAT DERGİSİ
♦Vasat insanlar olaylarla, basit insanlar kişilerle, büyük insanlar fikirlerle uğraşır.♦Edebiyat gündemini belirleyen merkez bir dergi, yayınevi olmak hedefimiz. ♦Biz farklı bir enerji barındırıyoruz ve bunu yansıtacağız.Geleceğin genç yazarları bu dergiden, bu yayınevinden çıkacak.♦Koca Seyit 275 kiloluk top mermisini kaldırmıştır tek başına, biz de öyle bir şeyin peşindeyiz.♦ ♦DERGİMİZ NİSAN AYINDA ÇIKIYOR!
http://www.kedebiyatdergisi.tr.gg/
http://ktaptanitim.blogspot.com/
http://www.lotusu.tr.gg/
http://www.izedebiyat.com/yazi.asp?id=33403
İsa Kantarcı,
arkadaşlar gelişmeleri size bildireceğim...her neyse...yazmaya vurgun herkes bizle....buyurun gelin....şiirle öyküyle romanla ya da başka türde yazılarla yatıp kalkan..okuyan....böylece yaşama gücü olan herkese duyurulur....verdiğim adresleri mutlaka inceleyin...
seni bekliyorum,
osman oğuz,
hissettiğini ben de hissettim..............
bu sitede zamanında epey kavgalar ettik burada, iyi şeyler de oldu, bütün o eski arkadaşlarıma selam.
kenan nerdesin.
direne selam.
zeynepe selam.
herkese selam olsun.....
ben K edebiyat dergisini çıkaracağım nisan ayında.
bütün arkadaşlar...bekliyorum yazılarınızı...şiirlerinizi...öykülerinizi..........
İSA KANTARCI, hah, şimdi hatırlarsınız..
sevgiler..
BİR KAÇ YAZI OKUDUM OKUMAYI ÇOOOOOOOOOOK SEVİYORUM KİTAP KURDUYUM DİYEBİLİRİM,BENİM İÇİN İYİ YA DA KÖTÜ YAZI YOKTUR HERKESTEN BİR ŞEYLER ÖĞRENECEĞİME İNANIYORUM.AHMED ARİF BAŞTA OLMAK ÜZERE ÜMİT YAŞAR,CEZMİ ERSÖZ,REŞAT NURİ GÜNTEKİN,AGATHA CRİSTE KİTAPLARINI SEVİYORUM...ASLINDA BÜTÜN KİTAPLAR HOŞUMA GİDİYO.
BENİ KİTAP OKUMADINDA AÇ KALMIŞ GİBİ HİSSEDEN BİRİ DAHA VARSA O ANLAR.BU SİTEYİ ÇOK BEĞENDİM YAZILARINIZI OKUMAYA BAŞLADIM BİLE HEPİNİZE BAŞARILAR DİLİYORUM.İKİ ROMANIM VE ÜÇ ŞİİR KİTABIM VAR ŞİMDİLİK KENDİME SAKLIYORUM.... HEPİNİZE BAŞARILAR DİLİYORUM..[[B]][[U]][[IMG SRC="" ALT="" BORDER=0]][[A HREF=""]][[/A]][[/U]][[/B]]
binlerce şiir arasında bir kişiye ait şiirin başlığı diğerlerine oranla büyük puntolarla ve uzun zamandır böyle görünmekte...
bilmediğimiz bir özelliği mi var yoksa...
bu yanlışlığın düzeltilmesini rica ediyorum , çok arkadaşım sitemde bulundu ve özel postalara yanıt alamadığım için buraya yazmayı uygun buldum...
merhaba...
uzun süredir (hatta nerdeyse hiç) izedebiyat formlara yazmazken ve hazır birkaç satır diğer bölümlere not bırakmışken aklıma takılan bir konuyu buradan sormak istedim..."Firavun Sarhoşluğu" ve "Makaramda İpler Tükenir" başlıklı şiirlerimi ki önemsediğim şiirlerdir...izedebiyatın yeni eklenen şiirler bölümünde hiç göremedim...
merakımı bağışlayınız lütfen...
selam ve anlayışla...
Felsefi temelleri olmayan bir edebi birikim ne kadar tamdır?
Güzel bir başlık...güzel olmasına güzel'de izninizle ben de şöyle bir soru yönelteyim...
öncelikle bizim üzerinde konuşabileceğimiz kendimize ait bir felsefemiz var mı acaba ?
selamlarla...Fatih Yavuz Çiçek
merhaba...doğrusu izedebiyat formlarına çok sık katılıp yazmıyorum...kendi sayfama eklediğim şiirlerin benin iznim alınmadan bir şekilde başka sitelere eklendiğini farkettim...altında isim yazıyorsa sorun yok...çok eskiden yazdığım ve önemsemediğim şiirleri zaten ç'alsa ne olur...bunu yapan kendinden başka kimi kandırabilir ki ? ama yeni eklediğim şiirlerin nerede olursa olsun benim iznim dışında hiç bir yerde yayınlanmasına izin vermiyorum...
kitap yayınlama konusunda yazılan görüşleri okudum...rahmetli mehmet kaplan'ın öğüdüdür...kitap çıkarmak isteyenlerin en az 10 yıl beklemesini önerir...
bir de günümüzde önüne gelen şiir antolojisi çıkarıyor...bu antolojilerin hazırlanırken özenli davranılmadığı ve gerçekten kalıcı değeri olan şiirlerin değil rastgele seçimlerle ve bizim'de bir eserimiz yayınlansın mantığının işlev kazandığını düşünürüm.
Yine de kitap çıkarmak isteyen arkadaşların kendilerine sunulan sözleşmeleri mutlaka bir hukukçuya inceletmelerini önermek isterim.
ve yine şiir kitabı konusunda ülkemizde yeteri kadar iyi yetişmiş editör olduğunu da sanmıyorum...
sözü uzatmayayım...umarım daha sık yazma fırsatı bulurum...
Fatih Yavuz
dünya gözü ile sürem bi sefa
sevdiğim öpüpte.. o gül yanaktan
getir el basayım.. ister musafa
muaftır aşkımız.. binbir yasaktan
keman kaşın yaya yanmışım aman
sarıl gel bir yanda bulduğum zaman
aşkın ile ölme şereftir inan
sende men eyleme bizi bu haktan
güzelliğin meydan vermez hilafa
seni seven kimse çekmezmi cefa
eskidir öz kavli bizde bu vefa
kuvayi milliye milli misaktan
hak aşkına söyle nedir tılsımın
hüsnümü var sende ümmü gülsümün
sabahla üstüne sarıl göğsümün
şafakta sökünce güneş afaktan
alın benzer gonca gülün destine
vefanı değişmem onca dostuma
üşür isem gece çeksem üstüme
sıcak tutar beni yün bir kazaktan
sen olma derdimi kimlere açam
bu aşkın zehrini doldur ver içem
bayramda kursunlar altından geçem
birlikte seninle bir dizi taktan
seni sevmek benzer içmek şerbeti
senden ayrı kimse bilmez heybeti
aşkınla dolandım gezdim gurbeti
göl hazar don nehri bahri azaktan
otursam ağlasam dibinde dizin
kızıl renkli saçlar kimlere hüzün
salın dur yüksekte kesmeden hızın
ey rüzgarın kızı yıldızı aktan
kalbimin gül cemal ahu perisi
mahına vurgunum varmı berisi
yan bakmasın sana yamyam sürüsü
kesilirim sanki elden ayaktan
zencir bilmez hışmım gelmez dizgine
gölgen mekan olmaz karga kuzguna
azgınlar karşımda uğrar bozguna
esirgerim seni her tür tuzaktan
niyazım odur ki.. burda kalırsam
gözüm açık gider ahdın alırsam
helal et hakkını bir gün ölürsem
bekleme yolumu gayrı uzaktan.. ..ah amaan aman.. vaay.. :0(
Ya sen, hayatında kimse olmadı mı?
Oldu, yaşayamadığın bir aşk varsa yüreğinde yanında kim olursa olsun nerde olursan ol asla unutamıyorsun her şey yalan oluyor bir anda yüreğinin kaldığı biri varsa her şey daha farklı ilerliyor hayatında çoğu zamanda komediye dönüşüyor aslında sen anlamadan
Sonra fark ediyorsun bazı şeyleri muhasebesini yapmaya başlıyorsun hayatın, neden mutlu olmadığını sorguluyorsun, neden buradayım, kimim ben , böyle yaşayamadığını fark ediyorsun bir anda her şey kararıyor dibe vuruyorsun işte tam o anda ne yapmak istediğini anlayabiliyorsun ama sadece o anda anlıyorsun dibe vurma anında ve yüzeye çıkmak için yani istediğini almak için ilahi bir güç beliriyor içinde ve sadece onun için nefes almaya başlıyorsun ..
İnsanlar sadece aşık olmadıkları zaman mutsuz oluyorlar hiç fark etmedin mi ?
Sürekli bir şeylerden şikayet eden insanlar var etrafımızda dünya hayatı işte derler ya onun gibi ama aşık bir insanı diğerinden ayırmak o kadar kolay ki gözlerinden anlarsın bütün yaşadıkların gözlerinde saklıdır insanların oradan her şeyi görebilirsin pencere gibidir .bakmayı bilmelisin hepsi bu
Kısaca işte bende aşkın sayesinde ayakta umutla durup yüzeye çıkmayı başarabildim
En son Paul Auster'in Yükseklik Korkusu adlı romanını okudum. Kitap daha ilk cümlesiyle okuru kendine bağlıyor:
"Su üzerinde ilk yürüdüğümde on iki yaşındaydım."
Kesinlikle tavsiye ederim mutlaka okuyun...
YOZLAŞMAYA DUR DİYELİM
Yozlaşma yabancı hayranlığıyla başlar. Eskiler din açısından Arapça, edebiyat açısından Farsça dilini, kültürünü benimsemişler, kendi dillerini, kültürlerini küçümsemişlerdir. Daha sonra batılılaşma başlamış, onların teknikleri alınacağı yerde dilleri, kültürleri alınmıştır. Önce Fransızca moda olmuş, daha sonra dünya savaşları, işçilerimizin Almanya sevdaları yüzünden Almanca ön plana çıkmış, en sonunda İngilizce sözcükler, Amerika etkisi dilimizi, kültürümüzü egemenliği altına almıştır.
Ziya Gökalp, kendimize dönmek, Türkçe sözcükler kullanmak gerektiği ileri sürmüştür ama yazdığı şiire “dil” değil de Arapça bir sözcük olan “lisan” adını vermiştir. Bu şiirde eş anlamlı sözcüklerden Türkçesini almamız söyleniyor ama Gökalp eş anlamlı söz demiyor da, “müteradif söz” diyor! Şerif Mardin’in yazdığına göre, “On sekizinci yüzyılda, resmi yazışmalarda seci kuralına uymak zorunlu hale getirilmiştir. Seci, cümlenin sonunun nokta yerine, cümle ile kafiyeli bir kelime ile bitmesi kuralı idi. Bu yüzden bazı yazışmalarda anlam kafiyeye feda ediliyor, işler son derecede yavaş ilerliyordu. 1829 yılında Rus orduları Edirne’ye dayandığında haber Sultan’a kafiye bulmak yüzünden geç iletilmiş, 2.Mahmut da bu gibi durumlarda, ‘katibane elfaz’a gerek olmadığına dair ferman yayınlamak zorunda kalmıştı.” Bu duruma gülmek mi, ağlamak mı gerekiyor acaba?
Halit Ziya Uşaklıgil, dilde sadeliğe karşıdır, ona göre Arapça ve Farsça sözcükler, tamlamalar dilimize sütle şekerin karıştığı gibi karışmıştır, ayırmak olanaksızdır...
“Türkçe, ağzımda annemim sütüdür” diyen Yahya Kemal Beyatlı “Eski Şiirin Rüzgârıyle” öyle bir coşmuştur ki, “Bir Saki” gazelinde sadece 15 Türkçe sözcük kullanmış ama Arapça, Farsça sözcüklere 38 kez yer vermiştir!
Dildeki yozlaşma gülünç olaylara da neden olmuştur.
Eski zamanlardan birinde, Anadolu valilerinden birine “iliniz dahilindeki mevaşi adedinin bildirilmesi” diye bir yazı gelir. Vali kime sorduysa mevaşinin ne olduğunu bilemez, o da “Yazılırken yanlış yazılmış olacak. Herhalde maaşlıları soruyorlar” diye düşünerek en başta kendisini yazdırıp memurların adlarını alta ekler, yollar. Bir süre sonra zehir zemberek bir yanıt gelir. Mevaşi meğerse büyükbaş hayvan demekmiş...
***
Halep medresesi müderrislerinden Hami Efendi, dilde eskiye bağlı kalmaya aşırı özen gösteren hocalardan biridir. Öğrenciler kendi aralarında konuşurlarken bile basit ve duru bir anlatım kullanmalarına kızıyor, onlardan çok tumturaklı, yabancı tamlamalarla dolu, secili bir “ifade-i meram” bekliyordu. Bir seferinde öğrencilerinden birinin “çok susadım yahu” demesine pek kızmış, onu bir güzel payladıktan sonra, “Çok susadım, su içtim” gibi kaba laflar bir medrese talebesine yakışmaz. Böyle diyeceğin yerde, en azından ‘derunum ateş-i nar ile püryan idüğünden bir kadeh-i lebriz ab-hoş güvar nuş ederek teskin-i ateş-i dilfikar ve bu suretle iktisab-ı ferah-ı bişümar eyledim’ diyebilmelisin ki, okumuş yazmış adam olduğun belli olsun” demişti. (Okumuş yazmış adam olduğunun fark edilmesi; işte bütün mesele bu!)
Bir kış günü, Hami Efendi köşesine kurulmuş, karşısına öğrencilerini dizmiş, derse dalmıştı. O sırada mubassır, yeni yanmış korlarla tepeleme dolu bir mangal getirmişti. Mangalın üzerinden kırmızılı mavili alevler yükseliyordu. Belliydi ki, kömürler gereği gibi yanmamıştı. Bir ara bu korlar birbirine sürtündü, bu sürtünmeden birkaç kıvılcım çıktı, dalgın ders vermekte olan hocanın sarığına sıçradı. Heybetli sarık yanmaya başladı. Öğrencilerden biri bu durumu gördü ama “Hocam, sarığınız yanıyor” diye kaba bir dille konuşmaya çekindi. Bir iki dakika kafasında tasarladıktan sonra, “Ey hace-i bi misal, vey üstad-i zikemal, bu şakird-i pür kelal şol vechile arz-ı hal eyler ki; Bi hikmet-i müteal nar-ı mangaldan bir şerer-i cevval pertap ile ser-i al el-âlinizdeki sarığı iş’al eylemiştir” diye bağırdı.
Ne var ki, bu konuşmanın hazırlanıp söylenişinin tamamlanmasına kadar, sarık çoktan alev almıştı bile...
Yakın tarihimizden bir örnek verelim.
Hukuk dersinde profesör, öğrencilerine bir hukuk problemi sorar. Kimi, falan lehinde dava açarız, kimi de filan lehinde dava açarız der ama hoca hiçbirini kabul etmez. Şaşıran öğrenciler “Hocam, bütün ihtimalleri söyledik ama hiçbirini kabul etmediniz. Aklımıza başka bir şey gelmiyor. Siz söyleyin de öğrenelim o zaman” diye onun yüzüne bakarlar.
(Şimdi şu yanıta bakın da asıl neden neymiş anlayın.)
“Bir kere, söylediğiniz cümle yanlış. Köylü Mehmet Dayı gibi dava açarız diyorsunuz. Dava ikame eyleriz demeli, farklı olduğunuzu hissettirmelisiniz!”
***
Köylünün biri doktora muayene olur. İlaçlarını alır ama nasıl kullanacağını bilemez. Doktora telefon eder. Doktor, “O supozituarlar makattan alınır” der. Köylü anlamaz, muhtara sorar, o da bilemeyince çekinerek doktora bir daha telefon eder. Doktor, “Anüsten alınacak” diye konuşur. Köylü tanıdıklarına sorar, kimseden olumlu bir yanıt alamayıp doktora bir daha telefon açar: “Kusura bakma doktor bey, ben bu ilacı ne yapacaktım?” diye konuşur. Doktorun sabrı taşmıştır: “Kıçına sok kıçına!” diyerek telefonu kapatır.
Köylü gene anlamaz, “Tüh yahu, der. Doktor beyi kızdırdık!”
***
Esin Afşar yabancılaşmamızı, yozlaşmamızı bakın nasıl dile getiriyor:
“Ortalıkta bir sürü şempanze
Karıştırıp argo ve İngilizceyle dilimizi
Unutmuşlar adeta kendi dillerini
Nasıl diyorlar? Eee! Eee!
Ay, moon moon, maymun!
Biz Amerakanofiliz
Unutmuşuz demeyi güle güle
Bakkal Ahmet bile
Uğurlarken diyor “bye bye abla”
Dexter, Timberland, Sebago
Go, go, go
Lokantalar, mağazalar, butikler
Hepsinde Amerikan isimler
Biz Amerikanofiliz
Yahu neredeyiz biz?
Bu şehir İstanbul mu?
Texas, Newyork, Hollywood mu?
“Morning morning nereye dostum?”
“Give empty kafam bozuk!”
Can opener ver şuradan
Açalım da içelim biraları
Bulalım kafaları
“hayret bişeysin doğrusu”
“Tamam mı?” “tamam”
“oldu mu?” “oldu”
“Yahu ne oldu, ne oldu?”
“Ne oldu sana böyle?”
Ralp Lauren gömlek istedim anamdan
Bir araba laf işittim babamdan,
Birader bunlar kafayı yemiş
Yerli malı giymeliymiş,
“Vah vah! Durum kötü desene
Babanı doktora götürsene!”
A dostlar! İşte böyle
Uzayıp gider bu hikâye
Titreyip kendimize gelelim hele
Kurtaralım kendimizi, kentimizi, dilimizi de!”
***
Şimdiye dek hep olumsuzluklardan söz ettik. Amacımız içinizi karatmak değil, bunları değiştirmek için çok çalışmak gerektiğini sergilemek. Sorunları iyi bilelim de ona göre önlem alalım, yozluğu, yabancılaşmayı yurdumuzdan kovmak için savaşalım.
Ord. Profesör Hıfzı Veldet Velidedeoğlu bakın ne diyor bu konuda:
“Bizim kuşağın ilk dil öğrenimi tümüyle Osmanlıca tabana oturur... Babamıza mektup yazarken bile ‘babacığım’ ya da ‘sevgili babacığım’ diye başlamak kaba ve senli-benlilik sayılırdı. İlle ‘pek muhterem pederim’ ya da ‘bais-i feyz ü hayatım efendim’ demek gerekirdi, bu yüzden, benim Osmanlıca tabanından öz Türkçe tabanına geçmem elbette kolay olmadı. Çocukluk ve gençlik çağındaki eğitimin iliklere kadar işlemiş alışkanlıklarından öyle kolay sıyrılamıyor insan...
Ben öz Türkçe aşamasına, Atatürk’ün bizlere aşıladığı ulusal bilinçle ulaştım... Atatürk’ün başlattığı öz ve bağımsız Türkçe ateşini bizden sonraki kuşakların daha dagür olarak sürdüreceklerinden kuşkum yoktur. Çünkü Türk’ün bağımsızlığı, gerçek Atatürkçülük ve Türk ulusçuluğu bunu gerektiriyor.”
Yazarımızın umudunu ve güvenini boşa çıkarmayalım, kötü alışkanlıklarımızdan sıyrılalım, “Hiçbir şey dilden daha önemli değildir” diyen Konfüçyüs hızlandırsın çabalarımızı, yabancılaşmaktan, yozlaşmaktan kurtulmak için var gücümüzle çalışalım.
Kara kara kazanlar
Kara yazı yazanlar
Rahat yüzü görmesin
Dilimizi bozanlar!
Erhan Tığlı
*********
Yetmişli yıllardı… Selimiye askeri kışlasının, karanlık küflü ve soğuk bir hücresine kapatıldığı an, işte o an; hayatının en mutlu günlerini, burada geçirebileceğini nereden bilebilirdi ki? Bu ürkütücü, eski at ahırından bozma hücrede, başına neler geleceğinden habersiz bir üniversitesi öğrencesiydi henüz. Hayatının baharında, aşktan meşkten ve mevcudiyetten bir haber; yirmisinde ve kafasında kavak yelleri esmekteydi.