Hitabımda bir yanlışlık yok, kısaltmanızla size hitap etmişim. Yanlışsa geri çekerim.
Evet sayın Zeynep Gün. Haklısınız benim sinirlerim hakikaten bozuldu.
Ve sayın Yakup Suphi Yel!
Asıl ben sizden özür dilerim. O anlık haletiruhiyem.. inanın çok farklı idi.
Sayın Zeynep Gün’ün dediği gibi sinirlerim bozuktu ve size öyle bir ileti atmış bulundum.
Ayrıca; Nida benim eski bir arkadaşımdı. Ve erkek o.O nun anlayacağı tarzda bir hicviye yaptım size attığım önceki iletide.. Ben onu hoş gördüğüm gibi, o da beni hoş görür diye düşündüm.
Ayrıca forumu kişiselleştirdiğim için tüm katılımcılardan özür diliyorum. Kırdıklarım da dahil…
Saygılarımla…
Gittim...
?
???
July 2026 tarihinde katıldıSon forum iletileri
Dinlemek, anlatmak, bakmak.
Etkin bir anlatımın sırrı, kendi okurunu yaratmasındadır. Varolan okurlara seslenmek, anlatmak değil, öğretmeyi içerir. İnsan neden anlatsın? Günümüzde insan neden hala anlatsın diye de genişletilip netleştirilebilir bu soru. Bize sürekli bir şeyler sunulur. Öyle bir dünya içine kurulmuşuz ki, hareketsizlik içinde bize sunulanı devşirme veya dönüştürme özgürlüğü tanınmaksızın büyük metnin taarruzuna mağdur bırakılıyoruz. Ne yapsın insan bunca metin birimi veya parçalanışı karşısında? (büyük metni okuma gayretleri boşunadır: üst-gerçekliği aradan alınmıştır yeryüzünün!) İçine gömülen ilgili dinleyiciyi en sonunda yitirmekten başka ne çaresi olabilir tekil insanın?
Evet, bir şey, tarihimizin ilk şafak anlarından beri bizi dinlemeye itmekteydi. Dinleyicisiydik kocaman evrenin. Dinleyerek evrenin yasalarını öğrendik. Kulak misafiri olmak değildi işimiz, hayır: kulak veren dikkatli öğrencilerdik. Müzik, en azından ritimli bir olgu bütünü olarak süzülürdü dünya içimize. Ve bunun bir anlamı olurdu: şu ya da bu kılıfı içinde betimlediğimiz. Şimdi artık öyle değil. Biz dinleyici olmaktan çıktık. Yerine henüz yeni bir rol biçilmiş de değil doğa tarafından, -biz büyük metnin mağdurlarıyız şu an.
Dünya, soyutlanmış bir sahne olarak kafamızın içinde bir top gibi iç-duvarlara çarpa çarpa seker durur. Bir hisse sahibiz evet, mamur, bulanık, sersem bir hisse; sendeleyip durur bizimle birlikte, bir o yana bir bu yana. Dil? Dilimiz kekemeden öteye gidememektedir. Anlatımı kıran bir araçtır dil. Açığa çıkarmaktan, betimlemekten muafiyeti tescil edilmiş bir sıçrama tahtası. His veren bir şey, tat ve doku yaratan bir şey, dil dedikleri. Uyarıcılar bulup satmak, günümüzün en belirgin icadıdır. Dil, bir uyarıcıdır artık. Bir hap gibi. Bu nedenledir ki, dil “sinyaller”den oluşan bir “iletişim aracı”na indirgenmiştir. Anlatıcılar, günümüz anlatıcıların tümü, sinyallere tıpkı tren makinistlerin lokomotifteki düğmelere gibi hükmeden ve serbestçe kullanabilmeyi öğrenmiş kişilerdir. Orta ve büyük parmakların belli bir tazyikle birbirinden kopması: parmak şıplatması.
James Joyce’un hayali gerçektir bize. Onun “avantgardist” tutumu, bizim bünyemizde bir tür bayat deja-vu duygusundan başka bir heyecan, dürtü yaratmıyor; dışarıdaki sahnede, hani gündelik hayat sahnesi var ya, evet, gerçekliğin kendisi tarafından her an bize anlatılan Dünya, 24-saatlik bir Bloom Dünyasıdır artık. Bunun ayrıca yazınsal metin düzeyine rafine edilmiş hali, elbette ki buruk ve bayat bir anımsatmadan öteye gidemez. Bir de anlatımlarda şöyle –tuhaf- bir rekabet angajmanı söz konusu: görsel araçların sundukları dünya ile sidik yarışına giren metinler. Ne hoş ama! Ne adaletli bir rekabet doğrusu! Sonuçta bir tek belirleyen vardır: Heyecan, farklılık, tek düzeliğin ötesini iptal etmiş bir gerçeklikten kurtuluş, ne pahasına olursa olsun. Buna “öyküler” deniyor.
Öykü anlatmak, ne budur ne de şudur. Rekabet hissi basmaz insana. Heyecan beklentisi teşvik edilmez. Kulak duyusunu yitirmiş bizler için öykü dinlemenin sırrı nerededir artık? Kestirmek zor. Öyle metinler bir araya getirilmelidir ki, öyle narin ve yine de kalın hatlı örgü teknikleri ile dünya yeniden bireşimsel bir titreşime geçirilmelidir ki, evet, bu işte öykü dinlemenin ta kendisidir duygusunu tekrar yaşayabilelim. Peşinen öykü dinlemenin ne olduğu konusunda hiçbirimizin bilgisi veya deneyimi günümüz gerçekliğini ve durumunu ölçebilecek ayarda ve denklemde değildir. Bizi bir büyük alış veriş mağazasının çeşitli reyonlarında bir tur attırmaya zorlayan romanlar olsun, iç dünyamızın teşhirci orgazmlarını bize allandıra ballandıra çağrıştıran göz kamaştırıcı düşleri olsun; kırık dökük kapı önümüzün hurdalığını gözümüzü körelterek önümüze yığan çaresizlik tacirliği olsun: bunları dinlemiyoruz, bunlara birer uyarıcı gözüyle kendimizi molalarımızda bozuk para gibi dağıtıyoruz. Hepimiz farkındayız: dinlemiyoruz. Gözümüz başka, uzak yerlerdedir hep, o büyük metni özlüyoruz. Kaybolmuş, aradan çıkarılmış büyük metni. O büyük sırrı. Hani var ya: Kafka’nın “mesaj”ındaki ulak, imparator ölüm döşeğinde hani bütün saray halkı önünde yanına çağırıp kulağına o büyük mesajı fısıldar da, ulak sonra yola koyulur: ama boşuna, zira saray o kadar büyüktür ki, iç avlularından bile –varsayalım ki bir gün çıkabildi- saray bahçelerine bile ulaşması olası dışıdır hani, fakat, yine bunları da geçti diyelim, o surları nasıl geçecek peki? Mümkün değil, mümkün değil, geçemez, ama –tut ki- o ilk suru ve ondan sonraki surları da geçti, peki o tarlaları, o denizleri ve ülkeleri nasıl geçecektir ulak…sense bir akşam vakti pencerende oturmuş öylesine uzaklara bakıp beklersin koltuğunda.
Bir tek tesellimiz vardır artık: ulağın yolda olduğu kanaati. Hep yolda olduğu, ebediyen yolda, saray avlu ve bahçe ve surlarını yorulmadan aşmaya çalışarak bize doğru yola koyulmuş olduğu bilinci…pencereden böyle dalgın dalgın bakışımız yoksa nasıl gerekçelendirilebilir, nasıl açıklanabilir?
Evet: kuşkusuz etkin bir anlatımın sırrı, kendi okurunu yaratmasındadır.
Aşka olan inancımı, dün gece gözyaşlarımla toprağa gömdüm. Bu hayata beni bağlayan sen, ardında bir mektup bırakarak, veda bile etmeden hatta kapıyı bile çekip vurmadan gittin. Boş bir zarfın içinde, A4 ebadında boş bir kâğıt bırakarak.
Sana kızmıyorum, kızgınlığım kendime. Sarı liralı odaların duvarlarında hala asılı olan resmine bakan gözlerime kızıyorum. El yordamı ile lambanın düğmesini bulmak için çok yalvardım, resimlerini duvardan kazımak, sesini kulak memelerimden atıp sökmek için. Olmadı be gülüm. Yastığında bıraktığın çukurluğa sarılıp uyudum her gece. Ve sen varmışçasına kızarmış ekmeğin kokusunu balkonlara saldım. Vaktinden önce uyanmayasın diye, çöp tenekelerini sokağın bir ucuna taşıdım. Kamyon sesine alerjin hala sinemde. Yatak odanın kapısını hep usulca araladım ki seni öptüğümde gözlerin benle açılsın. Ve sen artık yoksun.
İşten dönüş saatini kollamama gerek yok artık, bu kapı iki kez çalınmayacak ve sen kendi kapını anahtarla açacaksın seni karşılayan ben, olmayacağım ve ben aynı saatte açtığım kapıda seni bulamayacağım.
Çilingir sofran olamasan da hazır olacak, 35’lik rakın. Yine bardağıma az diyerekten, bir duble dolduran sen, her mutfağa gidişimde bardağım hiç eksilmeyecek, ben de aldırmayacağım.
Biliyorum, yoksun. Seni, olduğun vakitlerden kıskanıyorum. Gidişinin ilk akşamı gibi, seni gözyaşlarımla toprağa gömüyorum. Sen yazmaya korktun ama ben cesurca yazıyorum, ELVEDA.
Başlaması kolaydır, ama yirmi sayfa sonra bittiğinizi hissedebilirsiniz.
O gün berbat bir ruh halinde olsanız da yazmak zorundasınız.
Romanın aynı yörüngede devam ettirmeniz için, nasıl başladığınızı unuttuğunuz anda, her sayfası başkasının elinden çıkmış gibi durur.
Çorba olmamasına dikkat metnin.
Arada bunun işe yarar bir metin olmadığını düşünürsünüz, o zaman hiç yazmak istemezsiniz,
Romana başlarken edindiğiniz inancı canlı tutmak gerekli.
Bitmesi için acele ettiğinizde, bataklıktaki bir insana benzersiniz, kötü cümleler çıkar elinizden, çok sabırlı olmak gerek.
Sık sık iyi bir cümle bulabilmek için dakikalarca pc ekranına bakarsınız, avucunuzu yalarsınız.
Yazarken sizi aktif hale getiren duyguyu düşünceyi hep hatırlamak gerek. Yoksa tek cümle gelmiyor.
Tıkanıklığa en iyi gelen şeylerden biri, karakterleri karşılıklı konuşturmaktır.
Bir sayfa yazıldı diyelim, üstünden tekrar gitmelisiniz, düzeltme yapmalısınız, böylece odaklanmanız kolaylaşır.
Yazdıkça, yeni şeyler bulursunuz, elinize bir öykü gelmiştir, onu anlatın, ama bunun roman içindeki yerinin de farkında olun, arada öykü anlatmak metni zenginleştirir.
Aforizmalar…çok yararlıdır, onların yüzlercesi var, onlardan faydalanın…
Süslü anlatmaktan kaçının.
Diyelim bir adamı anlatıyorsunuz, bir cinayet anlatacaksınız, durun ve düşününü, tarihteki cinayetleri hatırlayın, dünyadaki cinayetler, zihniniz iyice açılır, ama metinden kopmamaya dikkat, yazarken böyle hatırlamalar yapmak, yeni şeyler bulmanızı sağlar,
Bazen hazırlıklı geçmek gerek pc başına. Notlar alın. Onlara göre uydurun. Yani bu bölümde şöyle olsun böyle olsun gibi hesaplamalar yapmak…
Sorun yaratın metinde, düğüm, sonra bunu sayfalara yaya yaya sorunu çözün.
Ser..düğüm et…çöz…
Okuru sürükle…
Sizin sinirleriniz bozulmuş.
Sanırım, bu durumda ben her an ve akşam sarhoşum; zira her katılımcı arkadaşa önadı ile ve -belli özel durumlar hariç- "siz" diye hitap ediyorum. Forumdaki yazılarımda bu açıktır; bunu sarhoş olmakla ilişkilendiriyorsanız, kabul, haklı olmalısınız: sarhoşum. Bir daha sarhoşken size Sayın Onur Olgun diye hitap ederim...hay aksi, durumu şimdi anladım, kızgınlığınızı da: sizin önadınız Onur değil, soyadınız Onur'muş; bu durumda benim sarhoşluğum değil, dikkatsizliğim söz konusu...sahiden özür dilerim.
Ama ne kadar hassaslaşmış bu insanlar burada...galiba sonunda sarhoş olacağım ben de...
suyel
Not: ben size önceki yazımın not bölümünde "suyel" şeklindeki hitabınızdaki dikkatsizliğinizi bir şeyle (hele hele sarhoşlukla) ilişkilendirmeden "adım suphi" diye açıklamada bulunurken, ayıktım ama, değil mi? Neyse, olur böyle şeyler. Ama ne yazık ki, forumu böyle gereksiz itişmelerle işgal ediyoruz. Bundan ders çıkarabilecek miyiz?
Siz kim oluyor da, bana onur diye hitap edebilme yetkisini kendinizde buluyorsunuz?
Geçin bunları..., bu akşam sizin sarhoşluğunuza veriyorum.
Şu an normal olamazsınız.
E ki oluyorsanız..
Bi daha diyeceğim söz olmaz size..
Onur,
böyle karar verdiğinize üzüldüm; yazık. Ama kararınıza artık daha fazla müdahale etmek de haddime değil, sadece bir düşünün diyebilirim.
Bu arada iki düzeltme vey açıklama gereği daha doğdu:
"Şimdilik sevgiyle kalın" derken, "görüşürüz" anlamında bir sözdü; yani "bir sonraki görüşmeye kadar"; bu "şimdilik" ifadesini bu aralar daha sık kullanılır oldum, galiba yanlış oluyor.
İkinci konu ise "benim bilgi birikimin burası için fazla" olduğu yönündeki" sözleriniz; teşekkür ederim, ama bu konuda sizinle aynı fikirde değilim; kendi birikimimle yıllarca karşı karşıy akalmış bir insan olarak başka insanların birikimlerini ciddi ciddi merak eder, ilgiyle ve özenle dinler oldum; ve görüyorum ki; kendi birikimimden öte (belki benim kadar kendini ifade etme konusunda ısrarlı olmasa da) çok daha esaslı, derin ve anlamlı birikimlere sahip birçok insan ve arkadaş var etrafımda, yakın uzak çevremde. Bir bilseniz, kimlerle ne kadar içten ve yoğun bir bilgi alış verişi içindeyim, hepsinden nasipleniyorum, hepsinden bir ders alıp "kendi birikimim"in çoğaldığına tanık oluyorum; sonuçta aslında benim diye sanılan birikimim, dürüst olmam gerekirse, binlerce insanın bendeki emeğidir. Her neyse, bunu samimiyetle söylediğimi anlayacağınızdan kuşkum yok.
Son bir açıklama veya ne derseniz diyin: Nida Hanımefendi diyorsunuz. Haddime değil ama, şu an şaşkınım; cehaletime gülüyorum; ben onu bir bay sandım. Aslında başından beri -gerçi ne fark eder?- onu hemcinsim diye düşündüm; dediğim gibi, bir şey fark etmez, bir kişi bir kişidir, ama yine de şaşırtıcı benim için. Acaba o Nida Hanımefendi, Zonguldak'tan katılan Nida arkadaşımız mı? Galiba ben sahiden saf salak bir insanım, tam tersi dışarı yansısa veya sanılsa da...-
Evet, ben de başka bağlamda sizinle tekrar görüşürüm diye umuyorum. Belki de forumda kalırsınız, aktif olarak katılırsınız; zaman tanıyın kendinize...
"şimdilik" hoşça kalın.
Suyel
(Adım Suphi Yel; suyel bir kısaltmadır)
"şimdilik sevgiyle kalın.
Suyel"
Sayın suyel!
Öncelikle “şimdilik sevgiyle kalın” derken neyi ima etmek istediğinizi pek anlamış değilim. Yani yarın ne olur bilemem mi demesine getirdiniz?
Neyse.. O uzun iletiyi zatım adına düzenlediğiniz için, en azından beni önemsediğinizi sanıyorum. Önemsemeyenler, asla ve asla önemsemeyeceklerdir. Ki bu artık onların sorunu. Zira; Bana eyvallah demenin zamanı geldi. Bütünüyle tabii..Şiirlerim ve yazılarımı geri çekmem değil. Artık ben olmayacağım. (Burada parantez içine yazıyorum; Eğer şahsıma yapılacak bir taarruz olursa yine buradayım.)
Bu arada araya bir şey daha sıkıştırayım. Sayın Nida Hanımefendiye sözüm.. Benim eserlerimi (Ben eser olarak görmüyorum, sadece yazdıklarım diyeceğim..) Okumak istiyorsan, www.merihli.com - www.edebice.com -
www.siirizi.com – adreslerine giderek görebilir, hatta ve hatta sesli olarak dinleyebilirsin. (Yazdıklarımın reklam olarak algılanmaması dileğiyle...)
Sayın Suyel! Buraya kadar yazdıklarımdan sonra, sizin; benim felsefi ve psikolojik durumu mu anlamış olmanız gerekir diye düşünüyorum. Freud’dan bahsediyorsunuz. Burada şov yapanlar bunu anlarlar mı? Gidin hadi, sorun kendilerine! Ben hepsinin ipliğinin kalitesini biliyorum, kısa zamanda da olsa öğrendim. Yapıcı olmaya çalıştım zamanında, ama mamafih beceremedim.
Sizinle çok daha iyi ve seviyeli yerlerde karşılaşmak ve sohbet etmek isterdim.
Ama dünya küçük inşallah bir yerlerde denk geliriz.
Size son olarak diyeceğim.
Siz buraya fazlasınız. Sizin bilgi birikiminiz buradan çok ve çok öte…
Size, şimdilik sevgiyle kalın demiyorum, hep sevgiyle kalın diyorum…
merhaba , ben daha yeniyim bu sitede ve küçüklüğümden beri öykü ve roman yazıyorum :)
şiirLe ilgilenmiyorum ama öykü ve romanda iyi olduğumu söylüyorlar .... Siteyi biraz daha gezeyim :)
Geç kalmış bir anlatı. Yazıya şiir süren, şiiri yazı içinde saklayan bir anlatı. Yazar insan içine düşmüş, kendinden çıkmış, topluma bulanmış. İnsanı kah geşmişine, kah çocukluğuna, kah neşeye, karamsarlığa iteliyor. Yaşar Kemalden sonra mitos cu anlatı. Doğayla insanı ayırt etmeyen, doğayı da bir karakter sayan toğrağımızın anlatısı. Türkülerde böyle değil midir? Bir can da taşın toprağındır. İlk öykün çok sarstı beni Semih Süren. Diğerleri arayışın belki ama. Ben va karım da oksu ilki gibi toprak kukan öyküler istiyoruz. Semih Süren okunur. Metafor dehası... Gözleniyorsun.
Türkü Gibi, şiir gibi. Semih Süren
Türkü Gibi, şiir gibi. Semih Süren
Değerli Onur,
"cevap hakkım-2" adlı iletinizi okudum. Belki haddime değildir, hiç muhatap olmamam gerekir belki de, ama sizin iletinizin dibindeki durumu ve içine -nasıl bilmiyorum- sürüklendiğiniz konum ve rolünüzü görünce, çok üzüldüm, hatta bir tür öfke duydum (size değil, duruma yönelik öfke). Bu sizi tasdik ediyor, size hak veriyorum anlamında söylenmiş bir söz değil, hak verme veya dağıtma bana düşmez, hiç düşmez, ama katılım duygusu çok ilgili ve yoğun oluyor böyle durumlarda; insan susamıyor işte. Beni birçok yönden düşündürüyor bu (forum endeksli) haller. Düşündürüyor, ama anlamlandırmayı bir türlü başaramıyorum. Kendim de -ucundan kıyısından- bulaştığımı hissediyorum kimi zaman ve anlarda; neye bulaştığımı da pek somutlaştıramıyorum doğrusu, -elle tutulur değil gibi, ama bu bulaşımdan daha somut bir şey de yok gibi: insanı içine sürüklüyor, kendisi içine savurup atıyor, -oysa forumun en temel işlevlerinden birisi, insanın kendisinin dışındaki şey, düşünce ve verimliliklerle yüzleşmesi değil mi diye sorası geliyor...bazen yanıtı da var bu sorunun: hem evet, hem hayır, insan hem dışındakilerle yüzleşecek, hem kendi (suskunluklardan rafine olmuş) kendi benliğindeki birikimini başkalarına sunacak; forum bu olsa gerek. İşte çıkmazlarımız da bundan ibaret: ben ile sen arasında dengeyi bulmak. Kim benden daha ileri (bağışlayın) işer; kim benden daha iyisini icat eder? Kim hangi kasıtla neden şunu veya bunu yaptı? İlginçtir, ama Mefistofeles'in karakteri ile ilgili hemen hemen hiçbir aydınlık veya netleşme yoktur, ama bir tek özelliği açıktır: birçok şeyin yapılmasına, kendisi hiçbir şey üretmeden vesile olur; insana soru sormayı zorunlu bir mekanizmayla salık verir. Fakat, asıl bizi "yüce" kılan şey nedir? Kendimizle bağıntılı şeyler mi? Kişisel fikrimi söylemek istiyorum: hayır. Kendi benliğimizle bağıntılı şeylerin bizi yüce kıldığına inanmıyorum, daha doğrusu böyle bir hayat deneyimi veya hayat pratiğine tanık olmadım. Karıncalara bakıp utanca boğulabilir insan: onlar sürekli çalışıp üretir, sürekli, hiçbir kaygı veya umut gütmeksizin; hiç zamanınız oldu mu: bir yaprağın, renk alabilmesi nasıl sancılı bir süreçtir; renkten renge dönüşmesi ne büyük zahmetler ve mucizevi kudretlerle gerçekleşiyor? Bildiğiniz -akıl-dışı- yaprak! Her şeyin biribiri için kalp attığı, can attığı ve yöneldiği bu nesnelerle dolu dünyada, bir tek insan -akıllı ya!- kendini diğer varlıklardan ayrıştırmak için inanılmaz güç ve enerji sarf ediyor! İşte burada benim aklı ve bilgim duruyor; kısacası: adlandıramıyorum. İşte bu çaresizliğimle size bakınca öfke duyuyorum; içimden size -haklı olup olmamanız umurumda olmadan- elimi uzatıp, yanlış bir kaygı veya odaklanma içine sürüklendiğinizi fısıldamak geliyor, ama beni yanlış anlayacağınız, size akıl veriyormuşum gibi yorumlayacağınzdan korkuyorum. Şiir, bize çoğalmayı öğreten berrak bir nesnedir, değil mi? Tekilleşmeyi değil. Bir şiir yazan (iyi kötü şiir değil, şiir sadece) kişi, o kadar yücelmiş, o kadar değerli bir konuma gelmiştir ki, o kadar narindir ki, içinde seyrettiği duygusal/düşünsel/görsel boyut, bizler kim oluyoruz da, bunu -bu anı- değersiz görüp en azından okumaya bile tenezzül etmiyoruz? Şiir ile ilgili -teknik boyutu olsun, mecazi derinlikleri olsun- konuşmaya, paylaşmaya yüz tutunca insan, "özdeşleşme yasası" içinde yer almıyorsa, kaygı veya umudu şiirle doğrudan ilgili değildir, şiir onun gözünde başka bir oluşumun aracı haline indirgenmiştir. Ama, şiir denilen şey, bu dünyaya gelmiş en narin ruhlu insanların en son adasıdır; bir şiir sayesinde hala insanlar arasından ikamet etmeyi sürdürmeye kararlılık bulmuşlardır. Bu kadar değerli bir şeyi ben azından, duyusal/düşünsel ve insanal ahlak açısından "emek" diye sayar, saygı duyarım; kısacası: okumaya, özenle ona bakmaya güç bulmak için kendi meselelerimi aşmayı öğrenmeye çalışırım. Şimdi bu uzun sözlerin hedefi, tabii ki sizsiniz,- size yöneliyor sözlerim, ve şunu hatırlatmak içindir:
Siz siz olun, olayların ve forumun kenarında, kıyısında, dikenli telli sınırında bir köşeye sıkışıp kalmış biri olarak değil, herkesle aynı anda ortada, merkezde olduğunuzu görün; burası kimsenin, yani sizin de, benim de başkalarının da, kişisel tasarrufunda olan bir yeri değil; burası bizim ortak irade ve kararlılıkla, ortak emek ve saygıyla özenle ve itinayla beslememiz ve çeşitlendirmemiz, zenginleştirmemiz gereken bir ortamdır.
Gelecekte, pekala nesnel bir konu bağlamında biz, yani siz ve ben, karşı karşıya da gelebiliriz, bunu çok fazla önemsememelisiniz. Şimdi de kimi katılımcı ile karşı karşıya kalmış olabilirsiniz, haksız yere bile olsa, -bunun hiçbir anlamı yok; ama kendinizi yok saymanız veya bir savaş ortamında hissetmeniz de aynı şekilde yanlış ve yersizdir. Bu "öğütlerimi" (aslında bunlar size birer yalvaran rica benim gözümde) bana lütfen çok görmeyin emi...-
şimdilik sevgiyle kalın.
Suyel
dem vurulur geceden kalma ışık ile
yıldız vurmuş sayıklamalar
ağız dolusu salya
esrik sevda düşleri
ne, zaman görünür
ne, el ile tutulur hüzün
iki yüz
riya uluorta
öylesine dolaşır elinde kalem
caka satar o yana / bu yana
adam olan anlar elbet / o ayrı
ama
herşey şiir bugün
herkes şair gayrı...