"Yarınki gazeteyi okumak için bugün ölmenin ne anlamı var ki?" *Mark Twain*"

Bir Sınav

Tıp fakültesi son sınıf öğrencisi Yusuf'un hayatındaki kritik anı: Başarılı iş insanı babasının şirketinde çalışma beklentisi ile kendi ideallerini gerçekleştirme arzusu arasında kalan genç doktor adayı, köy sağlık ocağında görev yapma kararını aileye açıklıyor. Baba-oğul arasındaki bu gerilimli an, kişisel tutkular ve aile beklentileri arasındaki evrensel çatışmayı yansıtıyor.

yazı resim

Sabahın erken saatlerinde, henüz ezan sesi şehrin üzerinde titreşirken Yusuf gözlerini açtı. Yirmi üç yaşındaydı, tıp fakültesinin son yılındaydı ve bugün hayatının en önemli kararını vermek zorundaydı. Babası Kemal Bey, şehrin en tanınan iş insanlarından biriydi. Kendi başladığı küçük eczane, bugün onlarca şubeli bir sağlık şirketine dönüşmüştü. Yıllarca gece gündüz çalışmış, Yusuf'u en iyi okullara göndermişti. Bunu da sık sık hatırlatırdı. "Yemek masaaında çatalını bırakıp Yusuf'a dönerek mezun olunca şirkete ortak olacaksın. Ben sıfırdan kurdum, sen zirveye taşıyacaksın." dedi. Yusuf elindeki bardağa baktı. "Baba... ben köy sağlık ocağı için başvurdum." Masanın üzerine derin bir sessizlik çöktü. Annesi Fatma Hanım kaşıklarını bıraktı, Kemal Bey ise sanki yanlış duymuş gibi bir süre bekledi, sonra gülerek "Ne?" dedi. "Doğu'da bir ilçeye. Üç yıllık zorunlu hizmet. Orada gerçekten ihtiyaç var, baba. Şehirde zaten doktor çok." Kemal Bey'in yüzü değişti. O tanıdık, kasılan çene. O gözlerin içini kaplayan soğuk. "Sen benim oğlumsun. Benim oğlum köy doktoru olmaz." O günden sonra ev bir savaş alanına döndü. Babası sabah kahvaltısında konuşmuyordu. Annesi ağlıyordu. Akrabalar telefon edip "Baban ne kadar fedakârlık etti, düşün biraz" diyordu. Yusuf geceleri odasında oturup düşünüyordu. Benden Allah'a ortak koşmamı istemiyor. Haram bir şey de istemiyor aslında. Sadece kendi hayalini yaşatmak istiyor. Bu durumda ne yapmalıyım? Üniversitedeki hocası, yaşlı ve sakin bir adam olan Doç. Halim'i hatırladı. Bir derste, tam da böyle bir durumdan bahsetmişti. "Lokman Suresi'nin 15. ayetini ezberleyenler çoktur," demişti hoca, tahtaya yazmadan sadece konuşarak. "Ama anlayan azdır. Allah, açıkça Kur'an'da “Ve eğer seni hakkında bilgin olmayan şeyi bana ortak koşman için zorlarlarsa onlara asla itaat etme" diyor. Ama hemen arkasından "ve dünyada onlarla iyilikle geçin ve bana yönelenlerin yoluna uy sonra dönüşünüz banadır. Yapmış olduklarınızı size haber vereceğim" diyor. Bu iki emir bir arada. Birini seçemezsin. İkisini birden taşımak zorundasın. Ağır, ama bu İslam'ın dengesi." Yusuf o gece çok az uyudu. Cuma günü öğleden sonra babası onu odasına çağırdı. Masasının karşısına geçip oturdu. Ciddi ama bu sefer farklı bir ciddiyet. Yorgun bir yüz. "Yusuf. Son konuşmamız bu. Ya bu şehirde kalırsın, ya da ben seni anlamıyorum artık." Yusuf derin bir nefes aldı. İçinde bir şey titredi. Ama konuşmaya başladı. "Baba. Seni çok seviyorum. Ve bana verdiğin her şeyin farkındayım. Gerçekten. Ama ben sana bir şey sormak istiyorum." Babası kaşlarını çattı. "Sen beni yetiştirirken ne istedin. Sadece zengin olmamı mı? Yoksa iyi bir insan olmamı mı?" istedin. Kemal Bey cevap vermedi. "Baba ben iyi bir insan olmak istiyorum. Ve inanıyorum ki bu gidişle iyi bir insan olacağım. Sana karşı gelmiyorum. Sana saygısızlık etmiyorum. Ama bu kararı değiştiremem. Çünkü değiştirirsem kendime ihanet etmiş olurum. Allah'ın bana gösterdiği yola ihanet etmiş olurum." Odada uzun bir sessizlik oldu. Kemal Bey masasındaki kalemi kaldırdı, bıraktı. Pencereden dışarı baktı. Sonunda "annen çok üzülüyor," dedi. "Biliyorum. Ben de üzülüyorum. Ama annemi de sevdiğim için, ona doğruyu söylüyorum. Yalan söyleyerek onu mutlu etmek istemiyorum." Yusuf ertesi sabah annesinin mutfakta tek başına oturduğunu gördü. Önünde soğumuş bir çay. Gözleri kırmızıydı. Yanına oturdu. Elini tuttu. "Anne." dedi. Fatma Hanım oğluna baktı. O bakışta kızgınlık yoktu artık. Sadece yorgunluk ve bir anne sevgisinin çaresizliği vardı. "Sen küçüktün," dedi Fatma Hanım yavaşça. "Dizlerini kana kana çiziyordun hep, koşarken düşüyordun. Ben her seferinde pansuman yapardım. Ama bir gün fark ettim ki bırakmak zorundayım. Koşsun diye." Yusuf annesinin elini sıktı. "Seni çok özleyeceğim." Annesi ağladı. Yusuf da gözlerini kıstı. Ama kararı değişmemişti. Gittiği ilçe, bir vadinin içindeydi. Kışın yollar kapanıyordu. İnternet zayıf, alışveriş merkezi yok, sinema yok. Ama sabah göreve gittiğinde, kapıda bekleyen yaşlı bir kadın vardı. Sırtındaki yükle saatlerce yürümüştü. Başka doktor yoktu. Yusuf o gün ilk kez, gerçekten doktor olduğunu hissetti. Altı ay sonra telefonu çaldı. Babası arıyordu. "Nasılsın?" dedi Kemal Bey. Sesi farklıydı. Sert değil. Sadece bir babanın sesi. "İyiyim baba. Çok iyiyim." Kısa bir sessizlik. "Annen merak etti." "Biliyorum. Ona da söyle, iyiyim." Bir sessizlik daha. "Iğdır tarafında köy köy dolaşan bir doktor duydum," dedi babası. "Gazetede çıkmış. Sen misin?" "Ben değilim," dedi Yusuf gülerek. "Ama tanıyorum onu. Burada herkes öyle." Kemal Bey bir şey demedi. Ama telefonu kapatmadı. "Sağlıklı ol," dedi sonunda. "Sen de baba. Sizi seviyorum." Yusuf telefonu kapattığında dışarıda güneş batıyordu. Uzaktan bir ezan sesi geliyordu, ince ve temiz. Abdest aldı. Seccadeyi serdi. İçinde ne pişmanlık vardı ne de zafer duygusu. Sadece bir huzur. Kur'an'ın dediği gibi: "Dünyada onlarla iyi geçin. Ve bana yönelenlerin yoluna uy." İkisini birden tutmuştu. Ağırdı. Ama mümkündü.

KİTAP İZLERİ

Onlar Hep Oradaydı

Sunay Akın

Sunay Akın’ın Hafıza Haritası: Tarihin Unutulmuş Patikalarında Bir Gezinti Sunay Akın'ın dünyasında Pearl Harbor baskınından kurtulan bir hastane gemisinin kurşun levhaları, Haliç'te bir caminin şadırvan
İncelemeyi Oku

Yorumlar

Başa Dön