Kır Kahvesinde
Saat altıyı geçti. Ne gelen var ne giden. Oysa beşte buluşacaktık. Hiç geç kalmazdı. Beni bekletmeyi sevmezdi. Çoğu zaman, hanım olmasına aldırmadan benden önce gelirdi. “Boş ver,” diyorum içimden, “gelir.” Beş yıldır böyledir çünkü. Her ayın ilk cumartesisi, saat beşte. Kamil Usta’nın kır kahvesinde.
Buraya bir patika yoldan gelinir. Ağaçlar eşlik eder insana. Yol boyunca konuşmazlar ama yalnız da bırakmazlar. Birden sağda çıkar karşına: Kamil Usta Kır Kahvesi. Bir yanı yola bakar, bir yanı orman yamacına. Yazlığı vardır, bir de küçük kışlığı. Ben yazlığını severim. Çimler üzerine serilen masalar, arkada akan berrak bir su… Bazen masamı o suyun yanına aldırırım. Su sesi, ağaç kokusu, çiçekler… ve karşımda sen.
Hafif bir rüzgâr eser. Taşıdığı kokuya doyamam. Kamil Usta bizi tanır artık. Biz oturduğumuz sürece bizim şarkıyı çalar. Sonra tavşankanı çayımız gelir. Ben çayı içerim, sana bakarım. Kaybolurum. Çay bitince bir yenisi gelir. Şarkı yine çalar. Ta ki biz gidene kadar. Kahve tenha olur çoğu zaman. Kimse şikâyet etmez. Bazen düşünürüm; Kamil Usta bizden gizli konuşur mu onlarla diye.
Saat altıyı yarım geçti. Beş kez aradım. Telefonu kapalı. Unutmuş olamaz.
Beş yıl önce, güzel bir günde tanışmıştık. Bir alışveriş merkezinde çalışıyordu. Telefon reyonunda. Ben vitrinlere dalgın dalgın bakıyordum; alışveriş niyetim yoktu. Zaman öldürüyordum sadece. Sonra bir ses duydum: “Buyurun beyefendi, yardımcı olabilir miyim?”
Döndüm. Beyazlar içindeydi. Masal prensesi gibi. Utangaçtım ama kendimi tutamadım. Yanına gittim. Amacımın askıntı olmak olmadığını, sadece tanışmak istediğimi söyledim. Sonradan gülecekti buna. “Neredeyse yalvarıyordun,” demişti.
Sonrası bildik hikâye. Sevdim, sevdi. Ailesi karşı çıktı. Direndik. O İstanbul’da edebiyat okuyordu, ben Bursa’da iktisat. Bu kahve, bizim dünyamız oldu. Saatler geçerdi fark etmezdik. Onunlayken zaman akar, sorunlar susardı. Parasızlık, sınavlar, babamın hastalığı… Hepsi dağılırdı. Ayrılınca geri dönerlerdi. Üstelik katlanarak. Hasret, gelecek korkusu… Ya bırakırsa? Ya başkasını severse? Yine de sevecektim onu. Mutlu olsun yeterdi.
Bunlar geçti artık. Mutluluk bizim hakkımızdı.
Telefon çaldığında sevindim. Numarasıydı.
“Evet,” dedim.
Karşıdan gelen ses, cümlelerini bitiremedi. Trafik kazası dedi biri. Gerisi sessizlikti.
O an anladım: İnsan, sevdiğini kaybettiğinde bağırmaz. İçinden bir şey kopar ve sesi bir daha eskisi gibi çıkmaz.
Keşke ben olsaydım. Bin kere ben ölseydim. O yaşasaydı.
Ama hayat, böyle bir adalet tanımaz insana. Bazı masalar hep eksik kalır. Bazı şarkılar, bir daha kimseye çalınmaz.
İnsan kalabildiysek, gerisi yeniden kurulur. Mehmet Salih Özsaraç
