Yan Taraf
Refik günlerdir aynı duvarın önündeydi.
Duvar dediği şey beton muydu, yoksa yıllardır içinden çıkamadığı düşünceler mi, ayırt edemiyordu artık. Bildiği tek şey vardı: Önünde bir engel vardı ve ona öğretilen, engellerin ancak üstünden geçilebileceğiydi.
Taşları tek tek dizdi.
Her taş biraz “keşke”, biraz “daha önce”, biraz da “ya şöyle olsaydı”ydı. Yükseldikçe çözüme yaklaşacağını sandı. Ama olmadı. Yukarı çıktıkça nefesi daraldı, manzara küçüldü. Hayat, tam da o yükseklikte daha az görünür oldu.
Refik durmayı hiç becerememişti.
Durmak, onun sözlüğünde vazgeçmekti. Vazgeçmekse zayıflıktı. O yüzden yorgunluğunu inkâr etti, ellerindeki acıyı görmezden geldi. Çünkü bazı acılar, insanın kendine anlattığı hikâyenin vazgeçilmez bir parçasıydı.
Sonra bir an geldi.
İnsan bazen bir an yaşar; bütün yıllar o ana sığar.
Refik başını biraz yana çevirdi. Sadece biraz… Ve o an fark etti: Duvarın hemen solunda, yıllardır orada duran bir açıklık vardı. Sessizdi. Genişti. Yeşil bir nefes gibi, mavi bir ihtimal gibi duruyordu.
Taşlara baktı Refik.
Sonra ellerine.
Sonra o boşluğa.
Anladı ki bazı duvarlar aşılmak için değildir. Bazıları, yanlış yere baktığımızı hatırlatmak için vardır. Ve bazı çözümler, daha fazla çaba istemez; sadece yön değiştirir.
Refik bir taşı yerine bıraktı.
Sonra bir tane daha.
Duvarın önünden değil, yanından geçti.
O an fark etti:
Hayat, çıkışı saklamamıştı.
Refik, sadece problemle fazla meşguldü.


