Ne Kadar Çok Öldük Yaşamak İçin
“Durmadan düşünüyorum ne kadar çok öldük yaşamak için.”
(Onat Kutlar)
Bu cümle insanın içini birdenbire sessizleştiriyor. Çünkü herkes biliyor ama az kişi söylüyor: Yaşamak dediğimiz şey, çoğu zaman hayatta kalmaktan ibaret. Ve hayatta kalmak için insan, kendinden parça parça vazgeçiyor.
Ne kadar çok öldük…
Bir cümleyi yutarken, bir itirazdan vazgeçerken, bir haksızlığa alışırken.
Bir gün daha geçsin diye, bir sorun çıkmasın diye, birileri üzülmesin diye…
Hep biraz daha sustuk. Hep biraz daha eksildik.
Yaşamak için öldürdük bazı duyguları.
Öfkeyi değil belki ama umudu.
İsyanı değil ama cesareti.
Çocukluğumuzu, hayallerimizi, “olmaz” denilen tarafımızı.
Bu ülke unutuşun kolay olduğu bir yer.
İnsanlar çabuk alışıyor; acıya, yoksunluğa, adaletsizliğe.
Unutmak burada bir refleks. Hatırlamak ise neredeyse bir direniş.
O yüzden bu cümle sadece bir yakınma değil, bir hesaplaşma.
“Ne kadar çok öldük yaşamak için” derken, aslında soruyor:
Bunca kaybın sonunda gerçekten yaşıyor muyuz,
yoksa sadece sürükleniyor muyuz?
Ellerinde fenerlerle dolaşanlar hâlâ var.
Karanlığa küfretmeyen ama ona alışmayanlar.
Unutmamayı bir direnç biçimi sayanlar.
Belki çok öldük…
Ama hâlâ bu cümle canımızı acıtıyorsa,
demek ki içimizde bir yer hâlâ yaşıyor.
Ve belki de asıl mesele tam burada başlıyor.
Mehmet Salih Özsaraç

