Bura da anlatılacak olan konu, bilimsel duyuşlu çıkarım eşliğinde ortaya konmaya çalışılan Yaratıcı Yüce Tanrı anlaması değildir. Burada anlatılan konu tarihsel bir serüvendir. Evrensel olanı değil yereli, Genel olanı değil özel olanı ifade eder.
Konu belki biraz Dede Korkut ile agnostik olması gereken “Yücelerden yücesin, kimse bilmez nicesin” demenin bilinememesine olmayacaktı.
Belki de biraz söyleyeni anonim olan “Allah’ı istediğiniz gibi düşünün. Ama şunu da bilin ki Allah düşündüğünüzden de gayrıdır” denmesi gibi kanımca ve adeta deisti yaklaşımı çağrışır anlatımlar (anlamlandırmalarla) olanın, hiç birisi de değildir.
Erken dönem içinde hemcinsler bilmediklerini hayal etmişlerdi. Ve hayal ettiklerine de inanmışlardı. Bu nedenle inanç çok erken dönemlerin tekil veya grup eylemi izleği de olan; grup hareketini doğuran duygulara değin istifhamların da ürünüydüler.
Mülkiyetçi döneme değin ilk inançlar içinde bugünkü anlamla yaratan bir tanrı fikri bulunmaz. İnançlar korku ile karışık kaçınmalı bir duyguyu; hayranlık hissi saygıyı, coşkuyu ya da güdülerin sağlanmasında erinci ifade eden istifhamlardı.
Bu tarz kendi eksiğini tamamlayıcı, bilmeyi isteyici, ama sınıflanamamış istifhamı inançların her biri bir; “groteskti” anlayıştı. “Animizm” bir anlayıştı. Bunun ile beraber her iki anlayış da bu tarz inançların kökenidirler.
Yani pek değerli bir felsefeci yazarımızın dediği gibi bu tarz “inanç istifhamı bilginin bittiği yerde başlar” ve öğrenme süreçleri başladığı zaman da inançlar, “başladıkları yerde biterdi”.
Daha tam sosyalleşmemiş zekânın; daha henüz hiç oluşamamış, toplumsallaştırmamış kişi ruhunun; ilk sel, doğal seyir haliydi, inançlar. İyelikle içine siyaset te karışacaktı.
“Ol mahi ki denizde yaşar, denizi bilmez” der ya Mevlana. İşte kolektif alan içinde yaşayanlar da kolektif alanı nesnel olgularıyla bilmiyorlardı. El düşüncesi bencil isteklerle kolektif alan içine açılmış, düşünsel ve giderek eylemsel alan olacaktı.
Bu nedenle kolektif atalar özel mülkiyetçi hile ile “El düşüncesini” tam olarak bilmedikleri; kendilerini öylece içinde buldukları kolektif alan yerine koymak sureti ile ve bencillik eşleşeni anlamayla kolayca El mana inancına inanıyorlardı.
İlk sel inançlar ben merkezliydi (egosantrik). Ve her şey eksantrik ti (bilinmedik ti, şaşırtıcıydı. Merkez dışıydı. Ortak paylaşımlı değildi). Acıyla sevincin, korkuyla hayranlığın, ciddi ile komiğin, uyku ile uyanıklığın; hayal ile gerçeğin tam ayrıştırılamadığı ve bunların bir arada kavrandığı “groteskti” duygu seliydiler.
İnançlar yine jeosantrik ti (yer merkezliydi). Bu tarz inançlarda her şey kendi gibiydi (canlıydı). Yavru bakımı gibi yalnızlık ve korunma duygusuyla gözetiliyordu. Her yer kendi gibi can, nefes, haz elem duyuşu ruhla doluydu. Yani şeyler canlıydı (animizm).
İnançlar hala da olup bitmiş değildi, bitmezdi de. Kendi kendisine düşünmenin soru tarzı istifham olan anlayışlardır. İnançlar dingin duruşta hayranlığın, yalnızlık içinde korkunun, himayenin ve kendini düşünmekte emniyetine güvence olan anlayışlardır.
İnançları genel anlamalarıyla biraz irdelenirse; inançlar kişisi sanı, kanıdan doğuyordu. Ve inanç, bu nedenle sanı veya kanıya bağlılıktı. Bilinmeyene inanılırdı. Oysa bilinen için inanç söz konusu dahi olamazdı. İnanç kişinin çeşitli olasılıklar içinde birisini seçmesiyle o kişi kendi sanı, kanı dediğimiz kendi inancını oluşturuyordu.
Yani her inancın altında koyu bir cehalet ve bilgisizlik yatar. Hayal gücünüzün gerçek hayatla bağı kopmuşsa, gerçekle bağın koptuğu yerde inancın hükmü başlar. Bazı ayrımlar da iyi bilinmelidir. Aslında inançlar bir doğru sanma işidir. İnan ise inanılan o konuyu doğrulanmış sanma işidir.
Aslında ilk sel bir hemcinsimizin uğurlu bir ağaca, uğurlu bir taşa inanmasıyla, modern bir dincinin babasız doğmuş Baküs’e veya duyarlı doğmuş bir kişiye inanması arasında hiç bir fark yoktur.
Aslında insanların inanırken ürettikleri inanç sal ürünler bilim dışıdırlar. Ancak inanmanın nedeni ihtiyacı bir gereklilik olmakla, o inanç bir gereklilikle eşleşmekle bilimseldir denebilmektedir.
Buğdayın ruhu, açlık ihtiyacını karşılayan bir inanma olmakla bu inancın açlık gibi bilimsel bir alt yapısı vardır. Her masal anlatımı da bir ihtiyacı karşılar. Masallar bir inancı açıklamaya matufturlar.
Erken dönem inançları yer yer pratikle sınanmakla bilimsel olma yolunda bir mesafe almışsa da pratikleşişi inanç köleci sistemle birlikte “inancı” süreç tersine durumla kör bir inanca dönmüştür.
Üretirken bilgi sahibi olan köle insan, üretileni paylaşırken asgari ücrete, alın terine, rızık edinmeye, kazancına vs. inanmakla “siyasal üst yapı”, inancı iyice sömürmüştür. Siyasi üstyapı kişinin kölece inancını kendi hizmetine sunmuştur.
Köleci sistem anlatımı içindeki öte dünya inancıyla insanlar bu dünyadan vaz geçmiştiler. İnançlara sorgulayıcı tutumla bakmayı çok kötü görmüşlerdi.
Söz gelimi egemen sınıfın vergi gibi birikmiş ve canlı bir kolektif emekten sağlar olduğu zenginlik değerlerini dile getirmeye “servet düşmanlığı” veya “takdire karşı gelmek” denmesi ile sorgulama anlayışına karşı durulmaktadır. Bu tarz tutumlarla “egemenin varlığı kutsal tabu” yapılmıştı.
Kolektifin artı emeğinin müsaderesine veya kolektif emek gücünü kâr adı altında sömüren zenginin; kolektif varlık değerlerine el uzatmasına sorgular bakmaya hasetlik denmiş. Bu tür yaklaşımlara cehennem inancıyla korku salınmıştır. Bu uğurda sabredici katlanışı, cennet inancıyla avutmuşlardı.
İnancın ben merkezli olması ile inancın düşünme, düşünceye merek eğilimi olma boyutu da vardı. Yine bir inancın merakı sorgulama boyutu bilimsel pratiğe kaçar. İnanç karmaşık duyguları içeren, düzenlenememiş duygu yönelimleriydi de.
İnanç totem dönemle birlikte, yani doğada düzenli grup halinde ortaklaşan iş bölümü ile sağlama yapılan dönemler de, üreten ilişkiler içinde de kısmen kolektif ilerlemişlerdi.
İşte erken dönemin bir sağlık perisi bu tarz kolektif ilerleyiştendi. Besleyici bir bereketin ruhu, kolektif bir koruyucu ruhun mana ilkesi böylesi bir ihtiyacı karşılayacak anlayışların istifham ürünüydüler.



