İnançlar kişisi sanı ve kanıdan doğuyordu. Ve inanç, bu nedenle sanı veya kanıya bağlılıktı. Bilinmeyene inanılır. Oysa bilinen için inanç söz konusu olamazdı. Çeşitli olasılıklar içinde birisini seçerek kişi kendi sanı, kanı dediğimiz inancını oluştururdu..
Yani her inancın altında koyu bir cehalet ve bilgisizlik yatar. Hayal gücünüzün gerçek hayatla bağı kopmuşsa, bağın koptuğu yerde inancın alanı başlar. Şu ayrımı da iyi bilmek gerekir. İnanç bir doğru sanma işidir. İnansa o konuyu doğrulanmış sanmaktır.
Aslında ilk sel bir hemcinsimizin uğurlu bir ağaca inanmasıyla, modern bir dincinin babasız doğmuş peygambere inanması arasında hiç bir fark yoktur.
İnsanlar inanırken ürettikleri im inanç mahsulleri, bilim dışıdırlar. Ancak inanmanın nedeni ihtiyacı olmakla bilimseldir.
Buğdayın ruhu, açlık ihtiyacını karşılayan bir inanma olmakla bu inancın açlık gibi bilimsel bir alt yapısı vardır. Her masal anlatımı da bir ihtiyacı karşılar. Masallar bir inancı açıklamaya matufturlar.
Erken dönem inançları yer yer pratikle sınanmakla bilimsel olma yolunda bir mesafe almışsa da köleci sistemle süreç tersine durumla kör inanca dönmüştür.
Üretirken bilgi sahibi olan köle insan, üretileni paylaşırken asgari ücrete, alın terine, rızklara, kazanca inanmakla siyasal üst yapı inancı iyice sömürmüştür. Siyasi üstyapı kölece inancı kendi hizmetine sunmuştur.
Köleci sistemde öte dünya inancıyla insanlar bu dünyadan vazgeçmiştirler. Eğemen sınıfın mal mülk gibi zenginlik değerlerini “servet düşmanlığı” diyerek kutsamıştı.
İnancın bir ben merkezli oluş boyutu ile bir de düşünme, düşünceye merek eğilimi olma boyutu vardı. İnancın burası bilimsel pratiğe kaçar. İnanç karmaşık duyguları içeren, düzenlenememiş duygu yönelimleriydi de.
İnanç totem dönemle, yani doğada grup halinde ortaklaşan iş bölümü ile sağlama yapılan dönemler de, üreten ilişkiler içinde inançlar kısmen kolektif ilerlemişlerdi.
İşte erken dönemin bir sağlık perisi, bir beslenici bereketin ruhu, bir koruyucu mana ilkesi böylesi bir ihtiyacı karşılayacak anlayışların istifham ürünüydüler.
Erken döneme değin inançlar bugünkü anlamla asla “tanrılı” inanç değildiler. Hele de asla mülk sahibi bir inancın anlayışı olan bir “feodal ve köleci bir din” değildiler.
Erken dönemde hemcinsler öldükten sonra don değişeceğine (görünüş değişeceğine), inanıyorlardı. Bir ağaç, bir kaya, bir dağ, bir kuş, bir ırmak olacaklarına inanıyorlardı.
Erken dönem inançları içindeki inanmalar dahilinde, mülkü elinde tutmayı meşru edecek bir tanrı ve cennet -cehennem tarzı ölüm sonrası diriliş zihniyeti hiç yoktu.







