Bu iş aslında bireyselleşmiş bencil düşünceler nedeniyle av ve avcı meselesiydi. Avcı dilediğine dilediği kadarla mal-mülk verme söylemiyle kişileri beklenti (avlanma) içine sokuyordu. Avcı bu tür oltaya getirici sözlerle beklenti içindeki tamahkâr kişilerin ağızlarına bal sürmesi gerekiyordu!
Hani piyangoda size de çıkabilir hesabı bir olta senaryoydu. “El herkese rızkını verir” söylemi içinde kişiler kendi kişisel bencil iç sesleri ile “El bana da mülk verir” diye geçiriyordu.
Uygulamada görülecekti ki kimine somut olarak mal-mülk dediğimiz kolektif güç vs. verilirken kimine de mülk sahibi kapısında “çalışma, mülk sahibinin kapısında rızkını arama” payı verilmişti.
Bu tarz El vari paylaştırma işi kolektif alandaki gibi herkesin karşılıklı transfer emeklerden hakkı olması yerine her şey El takdiri şanstı. Kaderdi. Kısmetti. Talihti vs. Artık çalışma işi öngörülü zorunlu kolektif etki olmayıp, “şanstı”.
Bu gibi sözlerdeki ufak bir yanılsama yapan anlam değişmesi ile üretme mantığı, inşanın temelindeki karşılıklı emekler transferi olmaktan çıkmıştı. El ‘in dileme, inancı olmuştu.
Çalışma fikri takdirli dileme olmuştu. Çalışma kolektif anlamda çıkmış; “rızık arama faaliyeti” olarak anlaşılmıştı. Bu tarz inancı anlayışla topluma yabancıl aşılmıştı. Artık toplumlar ve mevcut düzen içinde insanlar, “rızık aramak için vardılar”. “Bu hal ezelden beri böyleydi!” deniyordu.
El, kimine bol bol rızık verirken kimine zenginin mülkünde “çalışmayı” rızık olarak vermişti! İyi mi? Bunların hiç biri kurucu inşanın temeli değildir. Bunların hiç biri ilk inşayı başlatamazlar.
Yine “El, bir ölçüye göre takdirle taksir de bulunur” diyorlardı. Bu tarz söylemsen uygulamaya göre El ’in ölçüsü az sayıda zenginliği ve çok sayıda yoksulluğu ilk kez yaratıp (isim verip); bu taksimatı böyle sürecek bir kader yapmıştı!
Artık toplumların ve kişilerin rast gele durumlarla kaderleri vardı (fatalizm). İşte bu tarz tuzaklı ve bilmezi inancın köleci nicelikti durumları ön ittifaklar içinde oluşacaktı. El fikri ön ittifaklar içinde sanki sadece masumca düşünülüp, tasarlanıp öylesin işleyen vaaz kabili hince bir söylemlerdi.
El henüz detaylı ve tüm konturlarıyla ortaya konmamıştı. Olaylar yaşanmadıkça konamazdı da. Geleceği değiştirecek olan El söylemi ufak tefek, önemsenmez denli algılansa da gelecekte çok büyük anlam sapmaları yapacak olan ön ittifaklı ortamın köleci inşasını oluşan fırça darbeleriydi.
Nasıl köleci sistem ön ittifakın içinde oluştu ise ön ittifaklar da totem gruplar içinde, üreten totem grup hacmini genişletmeye zorlayan grup içi üretim sel niceliklerle oluşmuştu.
El fikri, hacmi bir hayli gelişmiş beşli onlu ön ittifaklar içindeydi. İttifakın nicel gelişmesi içindeki yüzey gerilimi metre kare bazlı olarak ikişer artar iken hacim metre küp olarak üçer birim artıyordu. Yani üç kat genişleyen hacim; iki kat gelişen yüzey geriliminin yırtılmasına neden olmakla ortam özne nesnel bölünerek çoğalıyordu.
Bölünerek çoğalma niceli bir özne nesnel müktesebat artışıdır. Artışın karşılık emeğe göre pay verilmesi değil de takdir ve taksire göre keyfi mal verilmesiydi. Keyfi rızk dağıtım inancı da ön ittifaklı yapıların öznel enfeksiyonlu bir nitelik değişmesiydi.
Evrensel yasaları yok edemezdiniz. Ama evrensel yasaların kimi kurallarını biraz geciktirmekle; biraz çabuklaştırmakla sürece yön verebilirdiniz. Örneğin, havada ağır bir nesneyi yere düşürmeden olgu ve olayları uçurabilmeniz böyle bir yön vermeydi.
İşte El de kolektif alana mülk sahibi olma gözü ile bakmanın ürünüydü. El anlayışı kolektif alana enfeksiyon olacak bir yön verici mana süreciydi. Kolektif yasaları geciktirip, çabuklaştıran kolektif yasaları mülkiyetçi esasa göre eğip büken insan düşmanı kulluk zihniyetli bir sistemdi.
El kolektif yasaları şöyle eğip büküyordu. Mülksüzlere, kolektif alandaki gibi kolektif emeğinin karşılığı olacak kolektif bir emeğe göre üretim yaptırmıyordu. El, kolektif güçten yoksun kılınan kişilere emek gücüyle ürettiriyordu.
Toplumlar, kolektif kişiler ve kolektifi oluş kolektif güçle vardı. Kişiler kolektif güçten ve kolektif gücün yapabilirliğinden yoksun kılınmakla köle olmuşlardı. El çalışana, emeğin değil; çalışanın yani kölenin, yarın yeniden iş başı yapacağı bir tedarikçi emeğinin, karşılığını veriyordu!
El fikri tuzağı içinde iki tane hinlik vardı. Birinci tuzak yoksulları kolektif üretim gücünden ve kolektif yaptırım gücünden yoksun kılmakla mülksüz bırakılanları iş yapamaz, iş muhtacı haline getiriyordu. Mülksüz bırakma işini kolektif güçten, kolektif bilgiden, kolektif yapabilirlikten, kolektif güvence paydaşlığından (ortaklığından) vs. yoksun bırakmak olduğunu unutmayın.
Böylece kolektif güç yoksunu mülksüzler, kolektif üretim gücü ile girişmekten (iş yapmaktan) yoksun bırakıldılar. Mülksüzler, kolektif gücün tescili olan mülk sahibine iş bulma, iş arama eksikliği ve ezikliği içinde köle veya kul yapıldılar.
İkinci tuzak ise mülk sahibinin kendi mülkünü istediği gibi takdirli ve taksirli bir keyfi durumun iradesi ile olacakların sonunu düşünmeden dağıtmasıydı. Kolektif zeminli alan dalgalanması içine varlıklı yoksul gibi yepyeni bir düşünce ve eylem alanı açıyordu.
Mülksüzleri kolektif kapasiteden, kolektif emekten, kolektif dayanışma ve kolektif faydadan yoksun kılıyordu. Böylece El kendi mülkü üzerinde koskocaman bir iş hacmi sahibi bir işveren oluyordu.
Kişiler kolektif garantili koruyuculuk yerine, El ‘de umulan, El ‘de beklenen, El tarafında vaat edilen El ‘in koruyuculuğu olan rahman ve rahim sıfatına rücu ettiriliyorlardı. Somut kolektif güvence yerine, soyut ne olduğu belirsiz El güvencesi ihsas ediliyordu.
Kolektifi olanaklı bağ yapıcı bağların arasına öznel modülasyonla kaynak yapılan El anlayışlı manalar ikame edildi. El, kolektif alan gücü yoksunu olan mülksüz kölelere; karşılığı ödenmemiş iş gücüne karşılık; boğaz tokluğuna çalışılan bir payın ödenmesi, tuzağıydı.
Artık El fikri ile kolektif topluma, kolektif akla, kolektif insana, kökü dışarıda maksatlı fikirler denerek yabancıl aşılmıştı. Yeni süreçle işler ve anlayışlar içinde çıkılmaz tartışmalara dönüşmüştü.
Örneğin, bir zamanlar hiç tanınmayan fikirlerden olan “köle kendi yararı için mi çalışır? Yoksa efendisinin yararı için mi çalışır? Demenin kabullenilmiş ilgini tartışıyordular. Daha açık deyişle Musa, kayın babası olan çöl bilgini Yetro’nun sürüsünü kendi yararı için mi güdüyordu? Yoksa efendisi Yetro’nun yararı için mi güdüyordu? Deniyordu?
Bu tartışmalar algı yaratma ve zımnen efendiliği köleliği benimsemiş, içsinmiş olmayı tartışmakla su içinde suyu (kölelik içinde köle olduğunu) bilemez oluştu. Kafaları cendere içine sokmaktı.
Böylece modern köle karşılığı ödenmeyen fazla emek gücü ile mal-mülk sahibi olan efendi El ‘ine artı değer üretiyordu. Yani efendinin yararı gerçekleşmeden kölenin bırakın yararını boğaz tokluğu dahi ortaya konamıyordu. Güya El; kar, anapara getirisi olarak bu sömürüyü meşru eden algısal bir anlayışla anamalcılığın huzur hakkını elde ediyordu.


