..E-posta: Şifre:
İzEdebiyat'a Üye Ol
Sıkça Sorulanlar
Şifrenizi mi unuttunuz?..
Şahin bakışlı, ahu gözlü, şirin davranışlı ve tatlı sözlü idi. -Fuzuli, Leyla ve Mecnun
şiir
öykü
roman
deneme
eleştiri
inceleme
bilimsel
yazarlar
Anasayfa
Son Eklenenler
Forumlar
Üyelik
Yazar Katılımı
Yazar Kütüphaneleri



Şu Anda Ne Yazıyorsunuz?
İnternet ve Yazarlık
Yazarlık Kaynakları
Yazma Süreci
İlk Roman
Kitap Yayınlatmak
Yeni Bir Dünya Düşlemek
Niçin Yazıyorum?
Yazarlar Hakkında Her Şey
Ben Bir Yazarım!
Şu An Ne Okuyorsunuz?
Tüm başlıklar  


 


 

 




Arama Motoru

İzEdebiyat > Roman > Tarihsel Roman > Tuna M. Yaşar




27 Mart 2019
Çok Eskiden 7  
Ana Tanrıçanın İnsanları

Tuna M. Yaşar


1. “Çok Eskiden” adlı kitabın konusu: Çatalhöyük’ün neolitik çağında yaşayanlarışahıslar ve konuşmaları ve olaylar ile anlatılıyor. İnsanoğlunun yeryüzünde evi icat etmesi tesadüflere bağlı değildi. Abraka araştırmalarının sonucunda killi toprağı buluyor ve deneme yanılma yöntemi ile kili güneşte kurutarak sağlam bir tuğla elde ediyor. Tuğlalarla evini yapınca sorunlar peş peşe geliyor. Bölgede yaşayan diğer bir kabile ile çıkan savaşta Abraka ve mahiyeti üstün geliyor. Abraka ve mahiyeti ruhlarında, akıllıca şeylere açık oldukları için maceralar onları bekliyor. Roman Neolitik çağda Çatalhöyük halkının yaşadıklarını ve olaylarını anlatıyor. 2. “Çok Eskiden” isimli eserim arkeoloji sevenlere ve gençlere hitap ediyor. 3. Bu tarzada hiç basılmış kitap yok.


:CI:

Abraka rüya görüyordu. Antalya'dan Sırçalı'ya kadar dağlar taşlar yere çökmüş deniz Çatalhöyük'e kadar gelmişti. Ve bir çok canlı denizden kaçamadan ölüp gitmişti. O canlılar geyik, kurt, ayılar kuşlar sanki Abraka'nın yakını gibiydiler. Neredeyse onları ailesi gibi hissediyordu. Özellikle geyikler bir kavim gibiydiler. Deniz onları yutarken çığlık çığlıyaydılar. Abraka'dan yardım istiyorlardı. Abraka'nın elinden bir şey gelmiyordu.

Bu yardım üzerine birden kendinin çaresizliği kalkıyor elini, Sırçalı taraflarında denize sokuyor denizden korkmuş ve ürkmüş hayvanları tek tek çıkarıyordu. Karaya çıkan hayvanlar sevinçle hoplayıp zıplıyor seslerini etrafa duyuruyorlardı.

Denizin içinde oğlu Tecavat'ı gördü. Tecavat denizden karaya doğru yüzüyordu. Ama ne kadar da kraya yaklaşsa yine çıkamıyordu. O an Fagım Abraka'ya seslendi. "Bazı bedellerin ödenmesi gerek. Tecavat karaya ancak Çatalhöyük'te yaşarsa çıkar." Diyordu Sonra güneş doğudan değil batıdan doğmaya başlıyordu. Her yeri su kaplamış ama kentleri bundan kurtuluyordu.

Aynı anda Akilan'ın karısı Cenbali de rüya görmeye başladı. Cenbali kadınlar geyik avına çıkmıştı. Bir geyik dile gelip ona "Sırçalı'dan öteye geçmeyiz. Öteye geçen lanetlenir.' Diyordu. Geyiğin arkasından yavaş yavaş deniz yaklaşıyor Cenbali'nin ayağının dibinde duruyordu. Deniz daha öteye geçemiyordu.

Cenbali gece yarısı birden uyandı. Ter içinde kalmıştı. Az önce gördüğü rüyanın etkisi geçmemişti ki hemen dama çıkıp aşağıya baktı. Deniz gelmemişti demek. Sonra sakinleşti. Kendi kendine söylendi. "Neredesin Akilan. Dön artık. Neredesiniz dönün artık." Diye söylendi. Tekrar damdan içeri girdi. Uyku sersemliği üzerindeydi. Tekrar uyudu.

Abraka gördüğü son rüya sahnesinde bir geyik onunla konuşuyordu. Ona "Tecavat'ı asla unutma. Tecavat denizlerin kenarından çıkıp sizinle yolculuk yapıyor. Fagım onu Cenbali ile yaşatacak. Cenbali'ye gidin." Derken birden uyandı. "Neydi bu şimdi?" diye söylendi. Biraz düşündü. Cenbali hamileydi. Bunu kentteyken Akilan'dan duymuştu. 'Belki biz dönmeden o çocuğu doğurur.' Diye söylendi. Tecavat'ın yeniden dünyaya geleceğine inancı tamdı. Ama nerede. Ya tanımadığı diyarlarda doğarsa. Elbet bir yavruyu annesinden daha çok seven Fagım onu annesiz ve babasız bırakmazdı. Zaten Tecavat nereye gidebilirdi ki. Onun yaşadığı yer Çatalhöyük'tü. Yabancı yerlerde yaşayamazdı.

Tecavat'ı ıssız yerlerde terk edip gitmeleri hiç içine sinmemişti. Ama elinden ne gelebilirdi ki. Geri dönüp onu mezarından çıkaramazlardı. Çünkü orman çok karışıktı. Mezarın yerini bulamazlardı. Sonsuza kadar Tecavat'ı kaybetmişlerdi. Artık Tecavat Tanrıça Fagım'a emanetti. Fagım'ın hizmetçileri ona yardım eder belki onun canını Çatalhöyük'e taşıyabilirlerdi.

Abraka geriye Çatalhöyük'e dönmenin iyi bir fikir olmadığını düşünüyordu. Çünkü henüz Tanrıça Fagım'ın tüm bedellerini ödememişler ve büyük ödüle kızıl elmaya ulaşmamışları. Bir rüyasında görmüştü kızıl elmayı. Elma ağacında bir elma etrafına ışık saçıyordu. Abraka ona doğru yürüdüğünde elmanın ışığı artıyordu. O elmaya daha da yaklaşınca onun gökteki yıldızlardan biri olduğunu gördü. Onu dalından koparmak için can attı. Ağacın yanına yaklaşıp dalından elmayı kopardı. Ağzına götürdü. Isırdı. Sonra onu yere attı.Bunu niye yaptığını anlayamadı. Çok sevdiği ödülü yerdeydi. İnanılmaz bir şey daha yapıp onu ayakları ile ezmişti.

Başını dallara tekrar koydu. Uyumaya çalıştı. 'Yarın ilk işim yine yürümek olmalı. Eminim ki başka bir deniz ile daha karşılaşacağız. Ama ne olursa olsun bütün yaşadıklarımız akıllıca şeyler elde etmek için." Dedi. Tekrar uykuya daldı.

Cenbali heyecanlıydı. Gece gördüğü rüyasını Nemengen'e anlatacaktı. Hayli beklemişti. Güneşte görünmüştü. Uyanmış olmalıydılar. Hemen damına çıktı. Aşağı indi: Nemengen'in evine yöneldi. Ağaç merdiveni çıktı. Damdan içeriye hafifçe seslendi. Nemengen çoktan uyanıktı. Merdivenlerden tırmanarak girişten çıktı.

"Ne oldu Cenbali. Bir şey mi var?" dedi Nemengen.

Cenbali "Sana gördüğüm rüyayı anlatayım da ne anlama geldiğini söyle. " Cenbali bir bir rüyasını anlatmaya başladı. Nemnegen dikkatle ve heyecanla dinliyordu.

Rüya anlatması bitince Nemengen. "Deniz güzel bir şeydir. Hep bir deniz görmek isterdim. Ama hiç göremedim. Denizin buraya gelmesi hayra alamet değil. Deniz kentimize zarar vermediği için bu iyi bir şey. Yakında veya uzak bir zamanda hem iyi, hem kötü bir haber alacağız. Denizde balık yaşar. Onlar Tanrıça Fagım'ın müjdecileridir. Denizde ölen hayvanlar için yorum yapmayacağım. Onların ne tür manaya geldiği aşikar ortada. Şimdi söyle bana deniz nerelere kadar geliyordu?" dedi.

Cenbali "Deniz Sırçalı denen yere kadar geliyordu. Sonra deniz geldiği gibi giderek çekildi. Ama geride küçük küçük deniz kabukluları bırakttı. O kabuklular yeniydi. Çok eski belki Tarıçamız Fagım'dan bile eski zamanlardan kalan deniz kabukluları yenileri ile birleşince, bütün dağlar, bütün taşlar sanki, bir insan gibi sevinmeye başladılar. Dedi ekledi. Bütün bunlar ne anlama geliyor bilmiyorum. Dağlar taşlar sevinirken ben daha çok sevinçliydim. O an rüyamda dans ettim. Şarkı söyledim."

,Nemengen "Ne şarkısıydı bu?"

Cenbali "Geyik avı şarkısı, bahar şarkısı. Ama öyle heyecanla dans ediyordum ki sen de benimle dans etmeye başladın."

İki kadın uzun süre konuştular. Bu Nemengen'i rahatlatıyordu. İçindeki bir sıkıntıya Cenbali merhem olmuşçasına seviniyordu. Öğlene doğru hava karardı. Kentte şiddetli bir yağmur başladı. Bardaktan boşanırcasına yağıyordu. Az sonra Çatalhöyük'ün önlerine kadar su birikintisi oldu. Su yükselmeye başlayınca kentte yaşayanlar telaşa düştü. Ahırdaki inekler salındı. Değerli eşyalarını yanına aldılar. Sonra kentten uzaklaştılar. Kuru yerlere sığındılar.

Sular hala peşlerindeydi. Onlar gittikçe sularda onları takip ediyordu. Kentten çok uzaklaşmışlardı. Akşama kadar yürüdüler. Kuru yerler Sırçalı'dan itibaren başlıyordu. Ama oralara da su gelince Sırçalı'nın tepesine çıktılar. Telaş içindeydiler. Görüntü vahimdi. Önlerinde uçsuz bucaksız sudan deniz oluşmuştu. Avcılar kendi aralarında "Bu Tanrıça Fagım'ın tufanı." "Ya sular hiç geri çekilmezse?" "Acaba evlerimiz yıkılmış mıdır?" diyorlardı.

Abraka ve beraberindekiler günlerce denizin kenarında batıya doğru hep yürüdü. Sadece yiyecek ve uyku için mola veriyorlardı. Geyiklerin bolluğu onları aç bırakmıyordu. Böylelikle yollarına daha moralli bir şekilde devam ediyorlardı. Çünkü onlar avcı ve toplayıcıydı. Mutlulukları midelerinden geçiyordu.

Gökyüzü her zamanki gibi yeniden karardı. Henüz bir kovalamacadan yeni kurtulmuşlardı. Yine ayılar sahnedeydi. O an avladıkları geyiğin derisini yüzüyorlardı. Dört ayının koşarak kendilerine doğru geldiklerini görünce kaçtılar. Abraka avını bırakmak istemedi. Onlarla savaşmak istiyordu. Çünkü kendisi gibi diğer avcılarda açtı. "Eğer hepimiz mızraklarımızı ayılara gösterirsek bu savaşı kazanırız." Dedi. Avcılar cesaret buldu. Ayılara yaklaştılar. Kocaman dişli ayılar kükrüyor ve pençelerini gösteriyordu. Diğer taraftan mızraklar vücutlarına batıyordu. Avcılar yılmıyordu. Bıktırma taktiği uyguluyorlardı. Diğer taraftan avcılar avazları çıktığı kadar bağırıyordu. Ayılar geyikten biraz uzaklaştılar. Ayılar saldırıp saldırmamakta kararsız kaldı. Abraka devamlı hücumdaydı. Bundan hiç vaz geçmedi. Sonunda hücumlarla ayıları bıktırdılar. Onları ormana doğru kovaladılar. Peşlerini yine bırakmadılar. Ormanın içinde de sürdü bu kovalamaca.

Et kokusu müthişti. Avcılar ayılardan arta kalan geyik etini hem pişiriyor hem yiyorlardı. Karınlarını doyururken "Hulu hulu bagu." Diyorlardı. Gülüyorlardı. Birbirilerine takılıp şaka yapıyorlardı. Bu şakalaşmaların onlara moral verdiği ortadaydı. Çünkü tabiatın içinde ormanların kucağında ıssız yerlerde yapayalnızdılar. Onları kalabalık kılan neşeleriydi.

Akşam olmak üzereydi. Avcılar yeniden yürüyüşe geçtiler. Batıdan batmakta olan kızıl güneş nihayet onlara devasa uzunlukta bir deniz boğazı müjdeledi. Avcılar denizin burada bittiğine karar verdiler. Boğazın uzunluğunu keşfetmek için yarını seçtiler. Akşam olmuştu artık. Torbalarındaki yiyecekleri çıkardılar. Ortaya bir ateş yakıtılar. Hem gülüyor hem eğleniyorlardı. Midelerine inen kızarmış et onları her zamanki gibi yine mutlu ediyordu. Etrafta ne kurt uluması geliyordu ne aslan kükremesi. Ayılarla da hiç karşılaşmadılar. Ama akşamın karanlık tedirginliğini bildikleri için ağaca çıkmayı ihmal etmediler.

Tuluşka "Ben buraya bir isim buldum dedi. Buraya 'İstanbul Boğazı' diyorum." Dedi.

Abraka "Kim bilir nesiller sonrası buraya da insanlar gelir yaşar. O zaman insanlar buraya türlü türlü isimler koyar. Önemli olan buraya bizim isim koymamız. Çünkü burayı hatırlayacak olan biziz."

Avcılar geceye doğru ancak uyuyabildi. Çünkü yeni bir coğrafya keşfetmişler bunu tadını gece yarılarına kadar ağaç dalında konuşarak, gizemli hikayeler anlatarak, şakalaşarak çıkarmışlardı.

Sabah ilk uyanan Akilan oldu. Peşinden Abraka ve diğerleri. Akilan "İstanbul boğazının suyu hareketli. Burada balık çok olur zannedersem. Artık şu balık avlama işini halledelim. Bir balık ağı örelim." Dedi. Gençler hemen ağaçtan indi. "Biz sarmaşıkları hemen getiriyoruz." Dediler. Oradan ormanın içine daldılar.

Az sonra gelen sarmaşıklar koca bir tepe oluşturdu. Ve balık ağı örmeye başladılar. Akilan direktifler veriyor gençler onu uyguluyordu. Yavaş yavaş ortaya çıkan şeye gülümser bir yüzle bakıyorlardı. Bu onların ilk balık ağıydı. Şimdiye kadar hep mızraklarla avlamışlardı balıkları. Ağ kısa zamanda hazır hale geldi. Ağı iyice açtılar. Tekrar yanlış örülmüş yerler var mı kontrol ettiler. Birkaç yer dışında ilmekler birbirine kusursuz atılmıştı.

Ağ geniş bir daire şeklindeydi. Ağ suya atılıp kısa zamanda geri çekilecekti. Balıklar böyle yakalanıyordu. İlk denemede bir iki balık yakaladılar. Akilan ağı tekrar boğazın sularına hızla serpti. Balıklar iyi rast geliyordu. Ağ balık dolmuştu.

Bir ateş yaktılar. Sabah ziyafeti için ateşin başında halka oldular. Abraka "Ben bir süre önce bir rüya gördüm. Kentimize kadar deniz geldi. Hayırdır dedim. Ama denizde ölenleri görünce bunu sizlere söylemenin uğursuzluk getireceğine kanat getirdim sustum. Ama şimdi aradan uzun günler geçti ve zannedersem uğursuzluk kalkmış oldu. Şimdi siz anlatın bakalım. Rüya göreniniz var mı. Gören varsa anlatsın. Dinleyelim."

Sabet konuştu. "Ben dün rüyamda gök yüzünde uçuyordum. Tanrıça Fagım bana 'daha yükseğe çıkma. Yanarsın' dedi. Hepsi bu."

Tuluşka konuştu. "Ben bir geyiğin peşindeydim. Onu avlayacaktım. Geyik koşarken kendi yavrusunu görünce hemen onun üzerine oturdu. Tıpkı tavukların yumurtaların üzerine kuluçkaya yattığı gibi." Dedi. Avcılar neşe içinde kahkaha attı.

Gençler boğazda yüzmek istiyordu. Abraka boğazın akıntılı olduğunu, insanı sürükleyip götüreceğini söyleyip bu isteği reddetti. "Ben oldum olası tehlikeleri düşünmeden bir iş yapmam. Her şeyden önce şüphe ederim. Ben sudaki yansıma görüntümden bile şüphe ederim. Sizi tehlikeye atamam." Dedi.

Bunun yanında gençlerin eğlenebilmesi için onlara ok ile hedef vurma önerisi getirdi. Gençlerin deniz hevesi sönmüş olmalı ki bunu hemen kabul ettiler. Ağacın birine gövdesine biri büyük biri küçük iç içe iki daire çizdiler. Okunu ilk atan Tuluşka oldu. Dairenin dışına isabet ettirdi. Sıra Sabet'e geldi. O da okunu gerdi. Saldı. Ok büyük dairenin içinde kaldı. Menda'daydı sıra. Uzun süre nişan aldı. Oku saldı. Ok yan olarak ağaca çarpıp yere düştü. Kötü bir isabet olmuştu.

Abraka ayağa kalktı. "Birde ben deneyeyim." Dedi. Fornoxu düşündü. Oradan kalbine ve okun ucuna bir ışığın aktığını hayal etti. Oku saldı. Tam isabet. Ok küçük dairenin içine saplandı.

Akilan "Ben de denemek istiyorum." Dedi. Oku eline aldı. Yayı gerdi. Oku saldı. Ok ağaca saplanmıştı ki bir kükreme duydular. Kükreyen aslandı. Aslan ya kızışma dönemindeydi yada avcıların kokusunu almış bölgesini belli etmek için kükrüyordu.

Abraka "Hemen eşyalarınızı toplayın basıldık" dedi. Gençler mızraklarını, oklarını ve deriden torbalarını aldılar. Torbalarını boyunlarına takarak oradan hızla uzaklaştılar.

Abraka ve Akilan ormanın içinden seslere kulak kabartıyorlardı. Aslanlar bir türlü görünmüyordu. Fazla araştırma yapamazlardı. "Bırakalım takibi." Dedi. Boğazın aktığı yöne doğru aşağılara kıyıdan ilerlemeye başladılar. Kıyı güvenliydi. En azından görüş alanı vardı. Boğazın daha ne kadar uzun olabileceğini konuşmaya başladılar.

Abraka "Güzel yerler hep tehlikeli olur. Boğazda manzarası ile bizi cezbetmiş durumda. Uzunluğu elbet bir yerde bitecektir. Zannedersem yeni bir denizle karşılaşacağız."

Akilan "Güneşin battığı yerden aşağılara iniyoruz. Yolumuzu kaybetmek beni endişelendiriyor. Ya boğazın uzunluğu hiç bitmezse?"

Abraka "Bitecektir. Hiç büyük bir şey asla uzun sürmez. Aksine küçük olan şeyler ise uzun ve zamanı geniş olur. Mesela bizim kentteki ırmağı düşün. Nereden başladığını nerelere kadar gittiğini bilmiyoruz. Bu küçük olanın kudretini gösterir."

Önlerine kayalıklar çıkmıştı. Orayı aşmak için sıra ile tepeye çıkıp aşağı indiler. Abraka "Şu gördüğümüz kayalık bir gün suya düşecek. Çünkü tutunduğu yer toprak. Yağmur yağdıkça bunun toprağı eksilecek. Dedi. Ekledi. Şu gördüğümüz boğazın tepeleri gün gelecek yağmur ile eriyip gidecek. Büyük olanların sonu da büyük ve acıdır." Dedi. O an oğlu Tecavat'ı düşündü. Devam etti. "Tecavat'ta büyüktü. Ama biz onun acısını hafiflettik. Çünkü onu toprağa gömdük." Dedi.

Uzun süre boğazı yürüdüler. Öğlen olmuştu. Önlerindeki bitmeyen boğaz sonunda bitmişti. Abraka haykırdı. "İşte deniz. Bu denizde aşağılara doğru indikçe bitecek. Bakın karanın biri sağa biri sola gidiyor. Ne dersiniz kentimize dönmeyip bu denizin bittiği yerlere aşağılara inelim mi?"

Akilan "Nasıl olsa yaşayan bizleriz. Kimse bize engel olamaz. Kararımızı biz kendimiz veririz. Yo aylarca sürse de bende senin fikrindeyim. Büyük ödülümüz bizi her zaman bekleyecektir. Ama önce bu denize bir isim bulalım."

Abraka Bu denize 'Marmara Denizi' desek. Çünkü şans tanrıçamızın adı 'Mar'dır. İki adet uğurludur. Mar mar deyip sonuna a koyduk mu isim tamam olur."

Akilan "Peki bunca yerlere isim koyduk. Bunların isimlerini nasıl hatırlayacağız?"

Abraka kuşağındaki bir deri parçasını çıkardı. "Bak dedi. Buna her şeyi kaydettim. Koyduğumuz her isme karşılık onun resmini çizdim. Nasıl olmuş mu?"

Akilan deri parçasını evirip çevirdi. "Gayet güzel işlenmiş. Bu çizgileri o kırılan yumuşak kara taşlarla mı çizdin?"

Abraka "Ben o taşlara kömür ismini koydum. Bildin. O taşlarla çizdim.Hatta yolumuzu kaybetmemek için yıldızların konumunu da çizdim. Gördüğün o küçük noktalar yıldızlardır."

Mola vermenin zamanı gelmişti. Deriden torbalarını yere koyup azıklarını çıkardılar. Bu sefer areş yakmadılar. Bu gerekliydi. Duman kokusu alan vahşi hayvanlar hep bundan tahrik oluyor ve yerlerini tespit ediyordu. Menüde balık vardı. Balıkları son kalan Abraka'nın ekmek parçaları ile yediler.

Abraka o senada "Ben bu yiyeceklerimize de akıllıca şeyler geçmesi için bir isim koyacağım. Ekmek ve balığa 'Balık dürümü' diyeceğim. Şimdi dürüm ismi nereden geldi diyeceksiniz. Biz ekmeği henüz yeni keşfettik. Karım Nemengen bana bir ara hamurdan ekmek yapacaktı. Ona 'hamuru bu sefer daha geniş aç' dedim. Nemengen benim dediğimi yaptı. Ateşi açtığımız bir çukurun içinde yakmıştık. Nemengen o açtığı geniş hamuru çukurun kenarına yapıştırarak pişirmeye başladı. Ekmek pişince ocaktan onu çıkardık.

Ekmek mis gibi kokuyordu. Benim aklımda içine et koymak vardı. Öyle yaptım. Eti içine koyar koymaz böyle yenmeyeceğine karar verdim. Düşündüm taşındım. Ekmekle beraber eti yemeyi başaramadım. Sonunda Nemengen eti ekmeğin ortasına aldı. Ekmeği yuvarlayarak dürdü. Sonra içinde et olan ekmeği rahatça yemeye başladım.

Biz derilerimizi yatarken kullanıyoruz. Derileri altımıza serip te uyuyoruz. Sonra sabah kalkınca derileri katlayıp bir kenara koyuyoruz. Aklıma atamız Meştaka'nın uydurduğu dürmek sözü aklıma gelince bundan sonra derileri katlamak yerine derileri dürmek sözünü kullanır oldum. İşte dürmek sözü o günden beri ağzımda. Şimdide ekmek ve balık yemeye balık dürümü diyorum."

Akilan baya dikkatli dinlemişti. Abrakanın sözü bitince dalgın dalgın ona baktı. Konuştu "Sen ve Meştaka atamız neler neler biliyorsunuz. Ben Atamız Meştaka'nın yanında çok az bulundum. Acaba benim ondan az şeyler öğrenmem hep bundan dolayı mı?"

Abraka "Ben atamız Meştaka'nın değerini bilip avında hep yanında bulunmak istedim. Av benim eğlencemdi. O eğlence babamın anlattığı akıllıca şeyler sayesinde daha da eğlenceli oluyordu. Bana neler neler anlatmadı ki. Birini önemli olduğu için anlatayım. Bir geyik avlamış onun derisini yüzdük. Keski taşlarımızla etlerini parçalıyorduk. Bana o esnada "Sen ileri de hayvanları bir barınağa tıkacaksın. Onlara yiyeceğini ve içeceğini vereceksin. Sen o hayvanlardan süt alacaksın. O sütle çeşit çeşit yiyecekler yapacaksın.' Dedi

Ben sordum. 'O hayvanlar nelerdir. Onlardan ben sütü nasıl sağacağım' dedim. Bir bir bana bunların nasıl olacağını söyledi. Sonra bana 'Benim anlattıklarımı asla kimseye anlatma. Yoksa seni kabilenin içinden 'Bu delirmiş' diye kovarlar. Ancak sen ne zaman özgür olur ve iradelerinde tek başına olursan bunu söyleme ama işlerinde kullan. Göreceklere o yolla bellet.' Demişti.

İşte ben Çatalhöyük'te ev yapmaya ta o yıllarda uzun süreler sonrası başladım.. Ve bunun nasıl zamanlı ve mekanlı şartlara bağlandığını gördüm. Önce ev yapmayı dendiğimde ev yağmurdan eridi gitti. Babamın sözleri aklıma gelince daha zamanı gelmemiştir dedim. Ve bir gün killi toprakla karşılaşınca 'artık bana deli demezler' dedi. O an bulduğum kille 'ben deli değilim' diye bağırdım. Demem o ki her zaman yaşlıların yanında olmak insana bir şeyler kazandırıyor. Ve aslından bir gencin yetmiş yaşında bir yaşlı gibi davranması onun faydasına olacaktır Ve o genç yaşlılar tarafından sevilecek ve Fagım ona bilmedikleri şeyleri öğretecektir."

Karınlarını doyurmuşlardı. Artık kalkma zamanıydı. Kara parçasının uçsuz bucaksız yay çizimi ile denizi çevrelemesi onları heyecanlandırıyordu. "Acaba nasıl bir şeyle karşılaşacağız. Bunun sonunu keşfettiğimizde kentimize geri dönme gerçekleşecek mi?" Diye birbirlerine soruyorlardı. Onlar ilerledikçe hiç yorulmuyorlardı. Deniz ve kara adeta onların yükünü hafifletmiş toprağa akıtmıştı. Onlar daha ne isteyebilirlerdi ki. Yolculukları hep güle oynaya geçiyordu. Abraka'nın içinden buralara taşınmak geçiyordu. Buralara alışmak kolay olabilirdi. Çünkü toprak insanı sevdi mi onu yalnız bırakmazdı. Abraka bunu içinden hissediyordu.

Günlerce yol aldılar yine. Sadece akşamları mola veriyorlardı. Bu sefer yiyeceklerini hep yolda yürürlerken yemeye çalıştılar. Çünkü doğası güzel olan yerlerin nazı da ona göre oluyordu. Geçtikleri yerlerde ağacı olmayan bir sürü düzlüklerle karşılaştılar. Ve o düzlüklerden geçerken çok zorlandılar. Hep vahşi hayvanlarla karşılaşmışlar, onlardan kurtulmak hem zor hem meşakkatliydi. Zor olan tarafı vahşi hayvanların kendilerine zarar vermeye çalışmalarıydı. Bundan da mızrakları ile kurtuluyorlardı. Meşakkatli kısmı ise kendilerine gece konaklayabilecekleri ağacı ender bulmalarıydı. Bir ağaç bulmak için bazen bir gün yürüdükleri oluyordu. Avcılar bu ağaç kıtlığına 'Buralara da yangın gelmiş. Ya güneş yapmıştır bunu ya insanlar' yorumunu getiriyorlardı.

Nihayet yeniden deniz ile buluştular. Buraya da bir isim koydular. İsmi koyan Abraka'ydı "Buraya ben İzmir Körfezi' diyorum. Avcıların avlarını izlemesinden ve şans tanrıçamız Mar ın birleşmesinden oluşturdum. İsim koyarken mar'ı mir olarak değiştirdim." Demişti. Dağlardan aşağıya kıyıya inmeye başladılar. Öğlen olmuştu kıyıya indiklerinde. Acıkmışlardı. Azıklarını açtılar. Yolda avladıkları geyiği butları ile pişirmeye başladılar. Abraka uzaklara bakıyordu. Uzaklardan denizin ve karanın muhteşem buluşması görünüyordu. Hemen kıyıda bazı foklar gördüler. Foklar karaya çıkmış güneşleniyorlardı. Abraka ve Akilan foklara yabancı değildi. Fokları Antalya'da da görmüşlerdi. Ama gençler foklarla ,ilk defa karşılaşıyorlardı. Geçler foklara kuyruklu balık ismini taktılar.

Abraka "Onlara ben daha iyi bir isim buldum. Onlara 'Fok balığı' diyorum" dedi ve fokların ismi kondu. Abraka kuşağından deri parçasını çıkardı. Fokun şeklini çizdi. Sonra onu kuşağına geri koydu.

Akilan "Bende şu göz alabildiğine muhteşem deniz ve kıyısına 'Karşıyaka' ismini koydum. Bir gün buralarda yaşayacak insanlar ne şanslılar. Hem ormanı var hem dağları. Hem sahili var denizde hem denizde balıkları. Bir gün bizim gibi avcı ve toplayıcılar denizin üzerinde tıpkı şu foklar gibi gitmeyi başaracaklar. İşte o insanlar bizim ulaşamayacağımız akıllıca şeyleri yapacaklar. Belki o avcı ve toplayıcılar kuşlara bakıp uçmanın akıllıca sırrını keşfedecekler ve gök yüzünde kuşlardan daha iyi uçacaklar. Keşfedilemeyecek şeyeler değil. Bak sen nasıl bir ev yapıp içinde yaşıyorsun Ve bizde senin sayende aynı evlerde yaşıyoruz. Belli mi olur Tanrıça Fagım bu sırları biliyordur."

Abraka "Tanrıçamız elbette biliyordur. Baksana foklara Yüzleri insan gibi. Bu yüzleri ancak Fagım yapabilir. Ama ben derim ki Tanrıça Fagım sırlarını ancak bedel ödettirerek verir. O yüzden Tanrıçamızdan isterken yerinde ve zamanında isteyelim. Bir şeyi bilmeyip o şeyi erken yaparsak ya fokların denizinde dibe batarız, ya da kuşların gökyüzünde yere düşeriz."

Gençler Abraka'nın müsaadesiyle denize girdiler. Gençlerle foklar yarış yapıyordu. Foklar korkmuyordu bu yabancılardan. Yalnızca "Gok gok' diye sesler çıkarıyorlardı.

Sabet sırt üstü yüzüyordu. Oldukça uzaklara açılmıştı. Abraka'dan bir ses işitildi. "Sabet Sabet denizde vahşi balıklar olabilir. Çabuk gel." Sabet bunu duymuş olmalı ki kulaçlarını kıyıya doğru attı.

Akilan "Denizde hiç vahşi balık gördün mü. Bunu nereden biliyorsun?"

Abraka "Vahşi hayvan karada varsa mutlaka denizde de vardır dedim. Sen bu dünyayı oldukça masum zannediyorsun. Atam Meştaka hem denizde, hem karada hem de gökyüzünde vahşi hayvanların olduğunu söylemişti. Gökyüzünü ve denizi Tanrıça Fagım birbirini dengelesinler diye hem vahşi hem uysal hayvanlarla doldurması gayet normal. Değilse biz eti hiç yiyemezdik. Ama artık daha akıllıca olmak için geyikleri avlamayı bırakmayı düşünüyorum. Et ihtiyacımızı da Çatalhöyük'te ki bizim beslediğimiz ineklerden karşılayacağım. Ama şimdi yolcuyuz. Mecbur geyik avlayacağız. Belki ilerde yolcu iken bununda üstesinden gelme yolunu bulurum."

Kent halkı Çatalhöyük'ü bırakıp gidenlerin yokluğuna alışmıştı. Halk bir çok defalar Tanrıça Fagım'a yalvarmak ve gidenlerin geri dönmeleri için ortaya büyük bir ateş yakmış ayinler düzenlemişti. Ayinleri oldukça içten ve samimiydi. Ayinde dans ve şarkı yoktu. Sadece halk ateşin başında ayakta halka, olmuşlar sessiz ve sözsüz ateşin etrafını turluyorlar her, on turlamada hep birlikte yerden avuçları ile toprak alıp ateşe atıyorlardı.

Diğer taraftan kent yeni gelenlerle kalabalıklaşmıştı. Sattama'ın oğlu Abradam ve onun amcası Kurtaba Ankara'ya gitmişler oradan tanıdık avcı ve toplayıcı beş kabile ile geri dönmüşlerdi. Şimdi kentin nüfusu kırktan binlere çıkmıştı.

Sattama ve mahiyeti yeni gelenlere kil topraktan bir evin nasıl yapılacağını bir bir yeni gelenlere anlatmış ve onlara yardımcı olmuştu. İlk yapılan evler göz kamaştırınca devamı evler için canla başla yeni gelenler çalışır oldular. Kısa süreden ev sayısı arttı. İnekler için yeni ahırlarda yaptılar. Kalabalık kent sanki her çekilen üzüntü ve acıyı yok saymışçasına yaşayıp gidiyordu. Acıyı hissedenlerse hala beklemedeydiler.

Nemengen, Cenbali, Yaçan ve Kankura hep oğulları için dövünüp durdu. Sabet, Tecavat, Tuluşka, Menda ve Mitu için ağıtlar yaktılar. Akilan ve Abraka'nın da geri dönmeleri için Fagım'ı hiç unutmadılar. Tanrıçalarına inanıyorlardı. O kaybolanları geri getirecekti.

Kış yaklaşmak üzereydi. Ve onların gidişleri yaz mevsiminde olmuştu. Nemengen onların bir tehlike ile karşılaştıklarını söyleyip duruyordu. Cenbali ise daha iyimserdi. O "Mutlaka yollarını kaybettiler. Bir gün çıkar gelirler." Diyordu. Öyle olmalıydı. Kadınlar bu fikirde anlaştılar. Nemengen'in içi bu inançla ferahlar oldu. "Kayboldularsa bir gün yollarını bulur, dönerler." Diye inanmaya başladı.

Bu gün Tanrıça Fagım'a yakarma günü gelmişti. Bunu her yedi günde bir yapıyorlardı. Ve kentin önlerine yine ateş yaktılar. Ateş halkasına yeni kişiler katıldı. Ama halkadaki kalabalık fazla artmadı. Sadece birkaç kişi. Bunlar Tucar, Cilit ve Keneşke isimli kente yeni gelen gençler.

Ayin yine aynı şekilde devam etti. Nemengen nedense mutluydu. Keyfi yerindeydi. Kaybolanların döneceğine dair içinde hisler uyandı.

Nemengen "Artık yas tutmak için ateşimiz sönük kalıyor. Tanrıça Fagım bugün beni şenlendirdi. İçimde gülücükler açıyor. Ve biz avcılar hep doğruları hissederiz. İçimde sanki yakın zamanda kaybolanların geri döneceği hissi oluştu. Gelin bu sefer dans edelim ve şarkılar söyleyelim." Dedi.

Yine halkaydılar. Bu sefer ayaktakiler yere oturdu. Gençler oturmamıştı. Kadınların şarkıları eşliğinde dansa başladı. Kimi bir geyiğin kaçarken zıplayışını taklit ediyor, kimi aslanların kükremesini ve pençe atmasını, kimi ise kuş taklidi yapıp kollarını çırparak dans ediyordu. Gençlerin dansı ile ateşin etrafındakiler transa geçti. Ayağa kalkıp onlarda dans etmeye başladı.

Dansların en cezbe anında Cilit yabancı birilerini gördü. Dansını durdurdu. Yeni gelen yabancılara baktı. Diğerleri de durdu. Nemengen çığlığı bastı.

"Geldiler geldiler amanin" dedi. Tecavat hariç hepsi eksiksiz dönmüştü. Nemengen hemen sordu. "Söyle Abraka Tecavat'ıma ne oldu. Aranızda niye yok?

Abraka "Maalesef öldü. Onu bir kadın öldürdü.." dedi.

Nemengen ve Tecavat'ın karısı kucağında çocuğu ile sessiz göz yaşı döktüler. Ağlıyorlar ve göz yaşlarına hakim olamıyorlardı. Kent halkı bu ev yapan kahramanı Abraka'yı görmek için dört bir yandan sökün edip geldiler.

Abraka onlara teşekkür etti Ardından Akilan'la dama çıktılar. Yanlarında gençler dışında fazla kişi yoktu. Damda kadınlarda vardı.

Akilan çevresine dizilmişlere anlatmaya başladı. "Bizler yeni insanlarımızı buraya çağırmaya gittik. Biliyorsunuz yıldızları okumayı bilen biri yolunu kaybetmez. Bende yıldızları okumayı biliyorum. Ama size açık konuşayım hava hep bulutlu olduğu için yolumuzu kaybettik. Bir de bu kayboluşta çok uzaklara gitmişken yeni yerler, keşfetmek içimize doğdu. Biliyorum bütün suç bende. Beni suçlamayın. Çünkü Akilan'ı ve gençlerin geri kalanını sapasağlam geri getirdim. Beni suçlayacak tek kişi Nemengen'dir. Bunun için onun vereceği her cezaya razıyım. Ve huzurunuzda Tanrıça Fagım'a diyorum ki 'Tanrıça Fagım bana oğlum Tecavat için bedel ödet. Ve o bedelin ödülünü ver.' Diyorum."

Herkes sus pus olmuştu. Gençlerden Cilit sordu. "Abraka amca oralardan ne öğrenip geldiniz. Biraz gülelim keyiflenelim diye soruyorum." Dedi.

Abraka gencin ismini sordu. Öğrenince konuşmaya başladı. "Bak Cilit bu konuda haklısın. Bizim de buna ihtiyacımız var." Dedi. Ve Abraka yolculuk esnasında yaşadıklarını bir bir anlattı. Abraka'nın anlatışı öyle uzun sürdü ki gece yarısına kadar devam etti. Kadınlar bir süre sonra evlerine dağıldı. Geride gençler ve büyükler kaldı.

Sabet Abraka'nın isteği üzerine buğday unundan yapılma şerbeti almak için damdan içeri girdi. "Nemengen teyze amcam şerbet istiyor." Dedi.

Nemengen "Onların gerçekten şerbet içmeye ihtiyaçları var. Ama siz gençler içmeyin. Değilse sağa sola çarpar yürüyemezsiniz sarhoşluktan."

Sabet "Teyze siz nasıl yapıyorsunuz bu şerbeti?"

Nemengen "Yoksa bizden gizli gizli yapıp içecek misiniz?"

Sabet "Amacım o değil. Sadece bu akıllıca şeyi öğrenmek istiyorum."

Nemengen kısaca anlattı. "Buğday ununu suda bir gün bekletiyorsun. Hepsi bu." Dedi. Şerbetleri Cilit'in eline verdi. Şerbetler dikişsiz tek parça deriden oluşmuş mataraların içine konmuştu. Cilit elinde ağaç dallarından yapılma tepsi ile içecekleri dama çıkardı.

Abraka "İşte geldi. Artık bütün acılarımızı unutacağız. Bu şerbeti içince aklıma ne av kaygısı geliyor ne başka bir şey. Ben şerbet içince kendimi Fagım'ın yanında hissediyorum." Abraka tepsiden şerbetini aldı. İçti birkaç yudum. Konuşmaya başladı.

"Arkadaşlar buraya gelmemizin şerefine gezimizin anısını ölümsüzleştirmek için kentimize bir isim buldum. Bundan sonra bu kente 'Çatalhöyük Kenti' diyorum. Her medeni insan bu kentten çıkacak yeryüzüne yayılacak. Avcı ve toplayıcıların ilk evi burada yapılmıştır. Ve sıkı durun. Avcıların arasında ilk tarımı da biz başlatacağız. Nasıl mı anlatayım. Yarın ilk işimiz ormanın içindeki ayrık otlarını toplayacağız. Toprakları mızraklarımızla eşeceğiz. Deştiğimiz yerlere buğday taneleri koyacağız."

Abraka şerbetin verdiği sarhoşlukla coşmuştu. Yanındaki şerbet içenlerde öyle. Gençler büyüklerinin sarhoş olduğunu görünce gizlice onlarda şerbetten içtiler. Sarhoş oldular.

Damdakiler şarkı söylemeye başladı. İş çığırından çıkmıştı. Bağırıp çağırıyorlardı. Nemengen müdahale etti. Sarhoşları uygun bir dille evlerine gönderdi. Menda babasının koluna girerek onu damdan içeri aldı. Gece de böylelikle sessizliğe yeniden kavuştu.

Sabah insanlar ne şe içinde işlerine koyuldu. Avcılar mızrağını ve okunu kontrol ediyor çıkacakları av için öğleni bekliyorlardı. Çünkü hayvanlar öğlen sıcaktan dolayı mayışıyor hareket kabiliyetleri azalıyor, avlanmaları daha kolay oluyordu.

Kadınlar başka bir alemdeydi. Abraka onlara geldiklerinin ikinci günü pamuk bitkisini öğretmiş pamuğun, nasıl eğirilerek ip halini alacağını anlatmış, ve o ipin ne muhteşem olduğunu gören kadınlar Abraka'nın ağaç dalından yaptığı 'Eğişmeş'i kendileri de yapmış onlarla ip eğirmeye başlamışlardı.

İpler kabaca da olsa bir giysiye dönüşüyor bir örtüye dönüşüyordu. Abraka ip örme işini Ur şehrinde görmüştü. Uzun süren düşüncelerle bu giysilerin yapılma sırrını çözmüştü. İlk uygulayıcısı yine kendisiydi. O gün orada bunu da kadınlara öğretti. Kadınlar giysi örmek için ince kavak dallar bulup ucuna çengel yapıyor ve ipe bu şekilde çengellerle düğüm atıyorlardı. Ortaya örülmüş parçalar çıkarıyorlardı. Kadınlar öylesine sevinmişlerdi ki bu, yeni akıllıca şey için artık erkeklerle ava çıkmaz olmuşlardı.

Kadınlar ava çıkmadığı için kentteki ahırlarda yaşayan ineklerin koyunların yemini de onlar temin eder olmuştu. Abraka kadınların yanında öğrettiklerinin meyvesini görerek ayrıldı. Şimdi işi toprağı kazmak ve içine tohum ekmekti. Yanındaki on kişilik ekiple bu işe başladı. İki dönüm yerin ayrık otlarını kısa zamanda temizlediler. Sonra mızrakları ile toprağı deştiler. Takibinde kazılmış yerlere üç beş buğday tohumu koydular. İşlerini akşama doğru anca bitirdiler.

Abraaka çok yorgundu. Mahiyetindeki on kişi ile vücuda iyi gelir diye kentin önündeki ırmağa girdiler. Yüzdüler serinlediler. Üşüdüklerinde ırmaktan hemen çıktılar.

Abraka ve Nemengen konuşuyordu. Nemengen "Tarlanda buğdayın büyüyebileceğini zannediyor musun?"

Abraka "Bitkiler kendi kendine büyüme sağlıyorsa ben hayli hayli sağlarım. Fagım bize akıl verdi. Bitkilerin tohumlarını gösterdi. "Bak bu tohumlar toprağa düşüyor. Orada büyüyor. Sen de aynı şeyleri yap." Dedi. Bakalım yazın gelince sen şaşıracak ben ise sevineceğim."

Nemengen "Neyse senin dediğin gibi olsun. Ama Fagım'la benimle konuştuğun gibi konuşma. Fagım bir tanrıçadır. Ona yalnızca dua edilir."

Abraka "Ne yani ondan akıllıca şeyler öğrenmek kötü bir şey mi?"

Nemengen "Eğer Fagım senin kötü bir şey yaptığını görürse sana yine bedel ödetir.Sen akıllıca şeyler öğrenmek için geri dönmeyip maceraya keşfe çıktın Ve bunun bedelini Tecavat ödedi. Oğlumuz bunun için öldü gitti. Yavrucak kim bilir o ıssız yerlerde ne yapıyor. İşte sana anlattığım bu örnek Fagım'dan bir şeyler öğrenmenin ne kadar kötü olduğunu ortaya çıkarıyor. Sen bu yaptıklarınla Fagım'ın sırlarını öğrenmeye çalışıyorsun. Sen değil misin yeri ve zamnı geldiğinde sırları öğrenebiliriz diyen. Neden Tanrıça Fagım'ı zorladın. Neden Fagım'ı denedin?"

Sustular. Abraka evinin sert zeminine yatıp kıvrıldı. Uyuyacaktı ki "Beni en çok ne sevindiriyor biliyor musun Nemengen. Şu kalabalık Ankara'dan geldi ya. Artık onlarla daha güçlü olduk. Çevremizde hiç düşman kalmadı. Ben ilk savaşımızda kayıplar vereceğimizden öyle korktum ki. Ama Fagım bize demirden bıçak vereli beri kendimi tek kişilik bir ordu hisseder oldum. Dedi ekledi. Bu bıçaklar çok değerli. Bu bıçakların aynısını hayatta yapamayız. Önce bıçağı oluşturan toprağı bulacaksın. O toprağa şekil vereceksin veya başka bir şey. Kim bilir o bıçaklar ne kadar sıcak bir ateşte yapıldı. Benim aklıma öyle geliyor. Bıçakların ateşi öyle yüksek olmalı ki tıpkı güneş gibi. İşte bıçaklar o ateş ile taştan daha sert hale gelebilsinler. Akıl alacak şey değil."

Nemengen "Bende senin gibi sevindiğim bir şey var. Geçenlerde kadınlarla oturup adına 'Etli ekmek' dediğimiz bir yiyecek yaptık. İçine domates yeşil biber dövülmüş et, maydanoz attık. Yeni yaptığımız fırında pişirdik. Sende tatsan parmaklarını yersin."

Abraka "En yakın zamanda ondan yine yapında tadına bizde bakalım. Dedi ekledi. Yolculukta senin bilmediğin öyle meyvelerle karşılaştık ki. Hangi birine isim vereyim diye şaşırdım kaldım."

Nemengen "Torbanı karıştırmıştım. Onlardan buldum. Sert meyvelermiş. Kabuklarını kırıp yedim. Çok hoş şeyler."

Abraka "Ben onlara fındık diyorum. O fındıkları bana Tecavat'ı öldüren Jadakan isimli amazon savaşçı kadın verdi. Dedi. devam etti. Şu yeryüzünde ne değişik şeyler oluyor. Kadınlar kocalarından şikayet edip bir ordu kuruyorlar. Savaşlara çıkıp hep kazanıyorlar."

Nemengen "Merak ettim o kadınları. Onların dertleri kocadan kaçmak değil. Onlar içlerindeki vahşi ilkellikleri atamadıklarından dolayı bir araya gelmişlerdir. Aslında canları başka şey istiyor. Ama bunu uyuyan Menda varken söyleyemem." Karı koca gülerek kıkırdadı. Sonra yatıp uyudular.

Tuna M. Yaşar




Söyleyeceklerim var!

Bu yazıda yazanlara katılıyor musunuz? Eklemek istediğiniz bir şey var mı? Katılmadığınız, beğenmediğiniz ya da düzeltilmesi gerekiyor diye düşündüğünüz bilgiler mi içeriyor?

Yazıları yorumlayabilmek için üye olmalısınız. Neden mi? İnanıyoruz ki, yüreklerini ve düşüncelerini çekinmeden okurlarına açan yazarlarımız, yazıları hakkında fikir yürütenlerle istediklerinde diyaloğa geçebilmeliler.

Daha önceden kayıt olduysanız, burayı tıklayın.


 


İzEdebiyat yazarı olarak seçeceğiniz yazıları kendi kişisel kütüphanenizde sergileyebilirsiniz. Kendi kütüphanenizi oluşturmak için burayı tıklayın.

Yazarın tarihsel roman kümesinde bulunan diğer yazıları...
Çok Eskiden 1
Çok Eskiden 2
Çok Eskiden 3
Çok Eskiden 4
Çok Eskiden 5
Çok Eskiden 6
Çok Eskiden 8
Çok Eskiden 9

Yazarın roman ana kümesinde bulunan diğer yazıları...
Zamanı Geçenler 1
Dünya Taşınıyor 9
Dünya Taşınıyor 8
Dünya Taşınıyor 7
Dünya Taşınıyor 6
Dünya Taşınıyor 5
Dünya Taşınıyor 4
Dünya Taşınıyor 3
Dünya Taşınıyor 2
Dünya Taşınıyor 1

Yazarın diğer ana kümelerde yazmış olduğu yazılar...
Masa [Şiir]
Ruhu Yarattık [Öykü]
Gezegenin Yeni İnsanları [Öykü]
Paralel Boyuttan Gelen Araba [Öykü]
Ölümsüzlüğe Geçen Çoban [Öykü]
Sebeb-i Dost [Öykü]
Antarktika'dan Sıcak Gülümsemeler [Öykü]
Delibaş Cumhuriyeti [Öykü]
Ağaçlara Fısıldayan Adam [Öykü]
Göbeklitepe [Öykü]


Tuna M. Yaşar kimdir?

Voltaire


yazardan son gelenler

 




| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık

| Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi |

Custom & Premade Book Covers
Book Cover Zone
Premade Book Covers

İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim Yapım, 2019 | © Tuna M. Yaşar, 2019
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır.
Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.