"Şiir, sessizliğin yankısıdır. — Pablo Neruda"

Çok hafifledim birden.

Karanlık bu kez bir elektrik kesintisi değil; planlı, derin ve canlı bir hâl. Toprağın içinden yükselen ezan, anlatıcının bedenini ve iradesini ele geçirirken “Ben buradayım” çığlığı sessizliğe gömülür. Gerçekle kâbus arasındaki sınır silinir: Bu bir rahatlama değil, bir şeyin ondan vazgeçmesidir. Son yaklaşırken beden kimin?

yazı resim

Bu bir rahatlama değil.

Bir şeyin benden vazgeçmesi gibi.

Her yer karanlık.

Gözlerim açık ama hiçbir şey göremiyorum. Karanlık, bakılan bir şey değil artık; içine düşülen bir hâl.

Elektrikler kesik olmalı, diyorum.

Bu ülkede karanlık zaten hep normaldir.

Ama sonra anlıyorum…

Bu karanlık başka.

Planlı.

Kimse telaş etmiyor.

Kimse ışık aramıyor.

Kimse “Ne oldu?” diye sormuyor.

Ezan sesi geliyor.

Çok yakın.

Öyle yakın ki arada duvar, sokak, mesafe yok.

Sanki minareden değil…

Toprağın içinden geliyor.

Hatta belki de topraktan bile değil.

Benden yükseliyor.

İnsanın sevdiği bir sesin bir gün bu kadar ağır gelebileceğini hiç düşünmemiştim.

Üzerimde bir baskı var.

Göğsüm sıkışmıyor.

İradem sıkışıyor.

Hareket etmek istiyorum.

Elimi kaldırmak istiyorum.

Bir şey söylemek istiyorum.

“Buradayım” demek istiyorum.

Ama bedenim cevap vermiyor.

Ben buradayım.

Ama bedenim bana ait değil.

Sonra taşıyorlar beni.

Nereye götürdüklerini bilmiyorum.

Kimse konuşmuyor.

Ayak sesleri duyuluyor sadece.

Bir ileri, bir geri…

Sonra yeniden sessizlik.

Bu sessizlik bir ihmal değil.

Bu, artık açıklama yapmak zorunda olmayan insanların sessizliği.

Sanki herkes ne olduğunu biliyor da sadece benim bilmediğim bir şeyi benden saklıyorlar.

Soğuk.

Toprak kokusu geliyor.

Islak toprak.

Hava giderek daralıyor.

Bir yerlerden rüzgâr geçiyor.

Üşüyorum ama titreyemiyorum.

Korkuyorum ama kaçamıyorum.

İnsan en çok da kaçamayacağını anladığında korkuyor galiba.

Sonra bir ses duyuyorum:

“Allah rahmet eylesin.”

O an anlıyorum.

Hafifliğim bundan.

Artık bir ağırlık değilim.

Benden bir şey beklenmiyor.

Kimseye yetişmek zorunda değilim.

Kimseye kendimi anlatmak zorunda değilim.

Kimseyi ikna etmek zorunda değilim.

Kimseye “Ben aslında…” diye başlayan cümleler kurmak zorunda değilim.

Çünkü artık yokum.

Ve yokluğun en garip tarafı şu:

Kimse senden hesap sormuyor.

Ama sen de artık hiçbir şeyi değiştiremiyorsun.

Hayatım gözümün önünden geçmiyor.

Filmlerdeki gibi değil.

Çocukluğum, gençliğim, sevdiklerim…

Hiçbiri sıraya girmiyor.

Çünkü bazı şeyler insan öldüğünde geri gelmiyor.

Söylenmeyenler konuşmuyor.

Ertelenenler affetmiyor.

Kırdıkların kapıyı çalmıyor.

Seni kıranlar da gelmiyor.

Bir telefon daha açamıyorsun.

Bir özür daha dileyemiyorsun.

Bir sarılmayı yarına bırakamıyorsun.

“Sonra konuşuruz” dediğin hiçbir şeyin sonrasına kalamıyorsun.

Ne ışık var.

Ne yükseliş.

Ne teselli.

Sadece karanlık.

Ve o karanlığın içinde insan, hayat boyunca kaçtığı kendisiyle baş başa kalıyor.

Ne parasının anlamı kalıyor…

Ne gururunun.

Ne kazandıklarının.

Ne kaybettiklerinin.

Ne de başkalarının senin hakkında düşündüklerinin.

Hepsi dışarıda kalıyor.

İçeride sadece sen varsın.

Bir de söyleyemediğin cümleler.

Keşke dediğin şeyler.

Biraz daha bekleseydim dediğin insanlar.

Arayacağım deyip aramadıkların.

Sarılacağım deyip sarılmadıkların.

Ve insan o zaman anlıyor:

Hayat, büyük olaylardan değilmiş sadece.

Bazen bir telefon.

Bazen bir kapı.

Bazen bir “Nasılsın?” sorusu.

Bazen de insanın gururunu bir kenara bırakıp “Gel” diyebilmesiymiş.

Ama bazı şeyleri anlamak için geç kalıyor insan.

Ve geç kalmanın telafisi yok.

Ne ışık var.

Ne yükseliş.

Ne teselli.

Sadece karanlık.

Ve ben…

Yaşarken bıraktığım boşluk kadar yer kaplıyorum artık.

Belki de insanın asıl ölümü budur.

Toprağa girmek değil.

Bir gün, dünyada bıraktığın yerin senden daha büyük olduğunu fark etmek.

Ve kimsenin…

O boşluğu doldurmak için dönüp bakmaması.

İşte o zaman anlıyorum.

Bu bir rahatlama değil.

Bu, hayatın sessizce senden vazgeçmesi.

Ve senin…

Bunu ancak artık hiçbir şeyi değiştiremeyeceğin zaman anlaman.

Yorumlar

Başa Dön