Hava kapanmıştı.
Gökyüzü, şehrin üzerine ağır ve karanlık bir örtü sermişti.
Mesai bitmişti ama gün bitmemişti onun için.
Günün bütün yorgunluğu omuzlarında, cebinde birkaç bozukluk, aklında ise tek bir düşünce vardı:
Bir an önce eve gitmeliyim.
Çocuklarının sesi geliyordu aklına.
Eşinin kapıyı açtığında yüzünde beliren o sıcak tebessüm...
İnsan bazen dünyada sahip olduğu her şeyi tek bir evin içinde bırakır.
O ev de onun için öyleydi.
Dışarıda ne yaşarsa yaşasın, kapıdan içeri girdiğinde hayatın bütün yükünü bir kenara bırakabileceğine inanıyordu.
Yağmur hızlandı.
Önce pardösüsünü ıslattı.
Sonra saçlarını...
Sonra yüzünü...
Ama aslında yağmur sadece üzerine yağmıyordu.
İçine de işliyordu.
Her adımında ayakkabısının içine dolan soğuk suyu hissediyordu.
Tabanı çoktan delinmişti.
Ayakkabı olmaktan çıkmıştı artık.
Yoksulluğun değil belki ama hayatın insanı nasıl yavaş yavaş tükettiğinin sessiz bir kanıtıydı.
Bir süre daha yürüdü.
Sonra durdu.
Bu halde eve kadar gidemezdi.
Bir taksi çağıracaktı.
Elektrik direğinin yanına doğru ilerledi.
Yolun kenarında biriken suyu gördü.
Aldırmadı.
Zaten ıslanmıştı.
Biraz daha ıslanmasının ne önemi vardı?
Elini kaldırdı.
Düğmeye uzandı.
Ve...
Bir anlık bir ses.
Kısa.
Keskin.
Sonra bedeni irkildi.
Dünya bir anda sustu onun için.
Ama yağmur susmadı.
Yağmur yağmaya devam etti.
O güç kaybederken de yağdı.
Yere yığıldığında da...
Şehir kendi telaşına devam etti.
Arabalar geçti.
İnsanlar geçti.
Kim bilir belki birileri gördü.
Belki kimse görmedi.
Direğin dibindeki su birikintisi, hareketsiz bedenini yarım yamalak örten karanlık bir ayna gibiydi.
Ve delik ayakkabının içine dolan yağmur suyu...
Sessizce orada kaldı.
Belki de o gece geride kalan en ağır şey, yerde yatan bedeni değildi.
Bir ömrün taşıyamadığı yükün, son damlasıydı.
Sabah olduğunda yağmur dinmişti.
Şehir yine güne başlayacaktı.
İnsanlar işe gidecek, çocuklar okula yetişecek, dükkânlar açılacak, hayat kaldığı yerden devam edecekti.
Ama bir evin kapısı o sabah açılmayacaktı.
Bir kadın, eşinin ayak seslerini duymak için biraz daha bekleyecekti.
Çocuklar babalarının neden gelmediğini anlamaya çalışacaktı.
Ve belki de kimse şunu fark etmeyecekti:
Bazen bir insanı öldüren şey, tek bir elektrik çarpması değildir.
Bazen insan, yıllarca taşıdığı yükün altında çoktan tükenmiştir.
O gece sadece bedeni yere düştü.
Asıl düşüşü ise çok daha önce başlamıştı.
