MOR MENEKŞE
Ali koşuyordu. Durmadan. Ardına bakmadan.
Nefesi kesilmişti ama duramazdı. Tam o sırada, kaldırım kenarında satış yapan çiçekçi kızı gördü. Bir an durdu.
— Bir demet mor menekşe alabilir miyim?
Parasının üstünü saymadan cebine attı. Bir elinde yolculuklardan alışık olduğu büyük bond çantası, diğerinde mor menekşeler… Yeniden koşmaya başladı.
Havaalanından taksiyle geliyordu. Eve yüz–iki yüz metre kala trafik kilitlenmişti. Arabalar milim milim ilerliyordu. Beklemek yerine inmişti. Koşmak, çaresizce oturmaktan iyiydi.
Ankara’dayken gelen mesaj hâlâ zihnindeydi. Yan daire komşuları Ayşe Teyze, acilen eve gelmesini istemişti. Başka bir şey yazmamıştı. Eşinin telefonu ise kapalıydı. Defalarca aramış, ulaşamamıştı.
Yoksa…
O sırada bir ambulans sireni duyuldu. Köşeyi döndü, hızla uzaklaştı. Kalbi sıkıştı.
Hamile eşine bir şey mi olmuştu? Daha üç gün önce ayrılmıştı. Doktor, doğuma en az bir ay olduğunu söylemişti.
Sokağın başında iki katlı, eski İstanbul evini gördü. Boyaları solmuştu. Bahçe kapısı yarı açıktı. Merdivenleri ikişer ikişer çıktı, zili çılgınca bastı.
— Zeynep!
Üst kattan Ayşe Teyze göründü. — Korkma Ali Bey… Korkma. Eşin çok iyi.
— Bebek?..
— Nur topu gibi bir oğlun oldu.
Ali derin bir nefes aldı. Göğsündeki düğüm çözüldü.
Odaya girdi. Zeynep’in gözleri onu görünce parladı. — Ali… İyi ki geldin…
Odada bulunan ebe hemşire ve komşular sessizce dışarı çıktılar. Ali, mor menekşeleri uzattı. Zeynep’e sarıldı, alnından öptü.
Yerdeki küçük hasır sepette uyuyan bebeği gördü. Kalbi, daha önce hiç bilmediği bir sıcaklıkla doldu.
— Doktor kız demişti, dedi Zeynep gülümseyerek. — Meğer oğlumuz varmış.
Kapıdan dört beş yaşlarında küçük bir kız girdi. Elinde şeker kutusu, diğer elinde oyuncak bir bebek vardı. — Babacığım, bak kardeşim bana şeker getirmiş. İster misin?
Ali kızını kucağına aldı. Birlikte şekerden yediler.
Oda, mis gibi mor menekşe kokuyordu.

