"Yazar, evreni adlandıran kişidir. — Roland Barthes"

Umutlar Yeşerirken

Tam üç aydır, evet üç aydır işsizdi. Bir yıl önce iflas etmişti. Bir kişide ki yüklü alacağını tahsil edememiş ve bundan dolayı tıkanarak işini çevirememişti. Günlerce uykusuz kalmış, çaresizce Allaha yalvarmış ama kendisine borçlu olan kişiden bir haber bile alamamıştı.

yazı resim

Tam üç aydır, evet tam üç aydır işsizdi.

Bir yıl önce iflas etmişti.

Bir müşterisinden yüklü bir alacağı vardı. O parayı tahsil edemeyince işleri bir anda tıkanmış, borçlarını çeviremez hale gelmişti. Günlerce uykusuz kalmış, geceleri sabahlara kadar düşünmüş, çaresizce Allah’a yalvarmıştı.

Ama kendisine borçlu olan adamdan ne bir haber gelmişti ne de bir ödeme...

Alacaklılarına defalarca yalvarmıştı.

“Biraz zaman verin. Paramı alınca hepinizi ödeyeceğim.”

Ama kimse dinlememişti.

Önce iş yerine haciz gelmişti.

Dükkândaki ne varsa, mallar, eşyalar, makineler... Hepsi toplanıp götürülmüş, sonra da haraç mezat satılmıştı.

Ardından aynı şey evinde yaşanmıştı.

Evinde birkaç küçük, işe yaramaz ve haczedilemeyen eşyadan başka bir şey kalmamıştı.

Ama en çok küçük kızının yatağının götürülmesi koymuştu.

Küçük kız, yatağı kapıdan çıkarılırken ağlayarak:

“Amcalar ne olur karyolamı götürmeyin. Ben nerede yatacağım?” diye bağırmıştı.

Mehmet o an hiçbir şey söyleyememişti.

Sadece başını öne eğmiş, gözlerinden süzülen yaşları kimse görmesin diye yüzünü çevirmişti.

Sonra yokluk başlamıştı.

Önce birikimler bitmişti.

Sonra evdeki eşyalar...

Sonra konu komşunun yardımları...

Sonra da insanın en zor kabul ettiği şey gelmişti:

Muhtaç olmak.

Son bir aya kadar şoförlük yapmıştı.

Hamallık yapmıştı.

Ne iş bulduysa yapmıştı.

Ama Ramazan'dan on gün önce o iş de bitmişti.

O günden beri iş arıyordu.

Ayaklarının altı şişmişti.

Ayakkabısının içine attırdığı taban bile artık dengesiz bir şekilde yürümesine neden oluyordu.

O gün sabah evden çıkarken cebinde sadece beş lira vardı.

Akşam olduğunda o beş lira da yoktu.

Son parasıyla sahurda eve bir ekmek almıştı.

Şimdi akşam olmuştu.

Eve nasıl gidecekti?

Daha önemlisi...

Eve eli boş nasıl girecekti?

Ellerini cebine soktu.

Cebindeki parayı yokladı.

Sonra ellerini çıkardı.

Boştu.

Tamamen boş...

Günlerdir doğru dürüst yemek yiyemiyordu.

Ramazan'ın ilk gününden beri ne doğru dürüst iftar yapabilmişlerdi ne de sahur.

Karnı zaten günlerdir açlığa alışmıştı.

Ama oruç, bedenindeki son gücü de alıp götürüyordu.

Ayaklarını adeta yerde sürüyerek yürüyordu.

Rampanın sonuna geldiğinde neredeyse yere yığılacaktı.

Kuruyan dudaklarını diliyle ıslattı.

Biraz dinlendi.

Sonra kendisini toparlayıp yürümeye devam etti.

Çaresizdi.

Yorgundu.

Bitkindi.

Ama en kötüsü...

Umudunu kaybetmeye başlamıştı.

Eve yaklaşırken tek bir şeyi düşünüyordu:

“Eve girdiğimde ne diyeceğim?”

Çocuklarına ne söyleyecekti?

Eşine ne anlatacaktı?

Artık onlara yalan söyleyerek umut vermekten de yorulmuştu.

“Yarın iş bulacağım.”

“Merak etmeyin, düzelecek.”

“Bir yerle görüştüm.”

“Biraz daha sabredin.”

Bu cümleleri o kadar çok söylemişti ki artık kendisi bile inanmıyordu.

Neyse ki Allah ona anlayışlı bir eş vermişti.

Zeynep, yaşanan bunca sıkıntıya rağmen bir kere bile kocasının karşısına geçip:

“Ne olacak bizim halimiz?” dememişti.

Bir kere bile hesap sormamıştı.

O da biliyordu çünkü...

Mehmet zaten her gün kendi içinde yeterince hesap veriyordu.

Rampanın bitiminde iki yol çatallaşıyordu.

Mehmet sağdaki yola girdi.

Burası çıkmaz sokaktı.

Evinin bulunduğu sokak...

Birden gözleri fal taşı gibi açıldı.

Evin önünde yine bir taksi vardı.

Sarı rengi akşamın karanlığında gözünü alıyordu.

Kalbi sıkıştı.

“Eyvah... Yine icra memurları mı geldi?”

Bir an olduğu yerde kaldı.

Sonra kendi kendine acı acı gülümsedi.

“Alıp götürecek ne kaldı ki?”

Gerçekten de götürecek bir şey kalmamıştı.

Ama yine de her haciz, evin içine bir parça daha acı bırakıyordu.

Bir şok daha yaşamak istemiyordu.

Yavaşça kapıya yaklaştı.

İçeri girdi.

Her zamanki gibi kapıyı üç kere kısa kısa çaldı.

Tak...

Tak...

Tak...

Kapıyı eşi açtı.

Ama Mehmet şaşırdı.

Çünkü eşinin yüzünde bir tebessüm vardı.

Öyle sıradan bir tebessüm değildi bu.

Gözlerinin içi parlıyordu.

Mehmet, üç aydır ilk defa eşinin yüzünde böyle bir ifade görüyordu.

Zeynep heyecanla:

“Mehmet... Hasan Bey geldi!”

Mehmet anlamadı.

“Hasan Bey mi?”

“Evet, Hasan Bey!”

“İyi de hangi Hasan Bey?”

O sırada küçük antreden odaya doğru yürüdü.

Tam karşısında kırklı yaşlarında, şişmanca bir adam duruyordu.

Adam birkaç adım öne çıktı.

Başını eğdi.

Sesi titriyordu.

“Benim...”

Mehmet donup kaldı.

Adam devam etti:

“Senin en iyi müşterilerinden biriydim.”

Kısa bir sessizlik oldu.

“Sonra borcumu ödeyemedim.”

Mehmet'in yüzü değişti.

Adam gözlerini yere indirdi.

“Senin bu hale düşmene sebep olan Hasan benim.”

Mehmet hiçbir şey söylemedi.

Hasan Bey'in gözleri dolmuştu.

“Beni affet ne olur.”

Bir an sustu.

“Benim de başıma inanılmaz şeyler geldi. Çok kötü günler geçirdim. Ama bitti.”

Elindeki çantayı kaldırdı.

“Senin paranı getirdim.”

Mehmet hâlâ konuşmuyordu.

Hasan Bey devam etti:

“Hatta sadece borcumu değil... fazlasını getirdim.”

Mehmet'in gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı.

Hasan Bey son kez konuştu:

“Kötü günlerin geride kaldı Mehmet.”

Mehmet artık kendisini tutamadı.

Hiçbir şey söylemeden Hasan Bey'e sarıldı.

Ve hıçkırarak ağlamaya başladı.

Ama bu kez gözyaşları çaresizlikten değildi.

Bu kez gözyaşları açlıktan, yokluktan, iflastan, hacizden değildi.

Bu kez...

Sevinçten akıyordu.

Zeynep de ağlıyordu.

Çocuklar ne olduğunu tam anlamadan babalarının etrafında toplanmışlardı.

Mehmet, Hasan Bey'in omzunda ağlarken aklından tek bir cümle geçti:

“Allah, insanın umudunu tam kaybettiği anda da bir kapı açabiliyormuş.”

O akşam evde belki çok büyük bir sofra kurulmadı.

Ama aylar sonra ilk defa...

O evde umut vardı.

Ve bazen insanın karnını doyuran şey ekmekten önce,

umuttur.

Yorumlar

Başa Dön