Saat 03.00. Hâlâ uyuyamadım.
Ne yapacağımı bilmiyorum. Seni çok seviyorum. Seni mutsuz etmekten, sana layık olamamaktan korkuyorum.
Dün baban çağırdı beni. Telefon numaramı sen vermişsin.
Takım elbisemi giydim. Kravat taktım. Berberde sakal tıraşı oldum, saçlarımı tarattım. Taksiye bindim. Param çok olduğundan değil… Elbisem kırışmasın diyeydi.
Şirketine gittim.
Sekreter, sonra asistan… Bekledim. Beş dakika, on dakika. İçeri alındım.
Baban kibar konuştu. Ama kelimeleri ağırdı.
“Gençlik hevesi,” dedi. “Geçer.”
Kızının alıştığı hayattan söz etti. Benim alıştıklarımdan hiç bahsetmedi.
O odadan çıktığımda bir şeyim eksikti. Ne olduğunu tam tarif edemiyorum. Ama eksikti.
Taksiye verecek param kalmadığı için yürüdüm. Üç saat.
Yolda düşündüm. Eve nasıl geldiğimi bilmiyorum.
Akşam yediden beri sana ne yazacağımı düşünüyorum.
Haklı olduğunu düşünüyorum. Sen daha iyi bir hayatı hak ediyorsun. Benim sana verebildiğim tek şey sevgimdi.
Kaçmayı teklif edeceğini biliyorum. Ama ben kimseyi üzmek istemiyorum. Ne seni… ne babanı.
Hasta bir annem var. Ayakta durmam gerekiyor.
Bu satırları yazarken ağlamıyorum. Gözyaşlarım içime akıyor.
Seni çok sevdim.
Bunu da bilmelisin: Baban bugün bana bir teklif sundu. Kabul ettim.
Paranın miktarı önemli değil. Önemli olan, artık senin hayatında olmamam.
İletiyi gönderdim.
Bilgisayar ekranı karardı. Oda sessizdi.
Sabah, bu odada saat bir daha hiç ilerlemedi.

