"En iyi edebiyat, okuyucunun 'Bunu ben de yazabilirdim!' diye düşündüğü, ama asla yazamadığı edebiyattır." - Oscar Wilde"

Nefisten Nefse

Sekiz yıllık evliliğinin son sabahında Fatma, bir zamanlar umutla başlayan ancak zamanla soğuyan bir ilişkinin son kahvesini demliyor. Kemal'le aralarındaki sevgisiz ve mekanik iletişim, ailelerin "saygın" ve "geçimini sağlar" kriterleriyle yaptığı evliliğin içi boş kabuğunu gösteriyor. Kimsenin sormadığı soru hâlâ havada asılı: "Peki ya sevgi?"

yazı resim

Fatma, notlarını masaya bırakırken ellerinin hafifçe titrediğini fark etti. Sekiz yıl. Sekiz yıl boyunca her sabah aynı mutfakta aynı kahveyi demlemişti — ama bu sabah farklıydı. Bu sabah son kez demliyordu. Kapıdan içeri giren Kemal, kravatını düzelterek buzdolabını açtı. Selam bile vermedi. Fatma ona baktı. Bir zamanlar o bakışlarda bir şeyler arardı — bir kıvılcım, bir sıcaklık, en azından bir tanınma işareti. Artık aramıyordu. Sessizce "kahve hazır," dedi. Kemal fincanı aldı. "Çocukları okula yetiştir," dedi. Hepsi buydu. Sekiz yılın sabah konuşması buydu. İlk tanıştıklarında Fatma yirmi üç yaşındaydı. Annesi "iyi bir aile, saygın bir adam" demişti. Babası "geçimini sağlar, ne istersen yapar" demişti. Kemal'in ailesi ise Fatma'nın "evi iyi çevireceğini, saygılı bir kız olduğunu" söylemişti. Kimse sormamıştı: Peki ya sevgi? Nikâh kıyılmıştı. Düğün olmuştu. Ev tutulmuştu. Her şey yerli yerindeydi — sadece içi boştu. İlk yıl Fatma boşluğu doldurmaya çalışmıştı. Perdeleri güzel dikti, yemekleri özenle pişirdi, misafirlere güler yüz gösterdi. Kemal bunların hiçbirini görmüyordu. Görmek istemiyordu belki de. Çünkü görmek, karşılık vermek demekti. Karşılık vermek ise bir sorumluluk yüklerdi — ve o sorumluluktan kaçmak için tüm hayatını düzenlemişti. İkinci yılda Fatma annesini aradı. "Anneciğim, aramızda bir şey yok," konuşmuyoruz. Bazen birbirimize bile bakmıyoruz." dedi. Annesi güldü. Acı bir kahkaha değil, bilmiş, deneyimli bir gülüş. "Kızım," "evlilik öyle olmaz. Evlilik sabırdır. Alışırsın." dedi. Fatma o geceyi hiç unutmadı. Telefonu kapattıktan sonra Kur'an'ı raftan aldı. Rum suresi, yirmi birinci ayet. Defalarca okumuştu ama o gece farklı gözlerle okudu:
"Sizin için nefislerinizden onunla sakinleşeceğiniz eşler yaratması O'nun ayetlerindendir. Ve aranıza sevgi ve acıma yaptı."
Sakinleşmek. Sevgi. Merhamet. Duvara baktı. Ellerine baktı. Sekiz yıl sonra hâlâ aynı boşluğu taşıyan kalbine baktı. Bu bir ayet değil miydi? Peki ya neden hiçbiri gerçekleşmemişti? Kemal aslında iyi bir insandı — ya da en azından öyle olduğunu düşünürdü. Çalışırdı, para getirirdi, dövmezdi, içmezdi. Çevresindeki erkeklere bakınca kendini erdemli sayardı. Ama bir gece, çok nadir konuştukları o gecelerden birinde, Fatma ona şunu sordu:
"Kemal, beni seviyor musun?"
Adam şaşırdı. Gerçekten şaşırdı — sanki kimse ona böyle absürt bir soru sormamıştı.
- "Ne demek seviyor musun? Evliyiz."
- "Evli olmak sevmek değil."
- "Sana bakıyorum. Çocuklara bakıyorum. Ne istiyorsun?"
Fatma cevap vermedi. Cevabın olmadığını değil, cevabın çok uzun olduğunu bildiği için sustu. Çünkü istediği şeyi anlatmak için önce Kemal'in anlaması gereken bir şey vardı — ve o şey, ona hiç öğretilmemişti. Kemal küçüklüğünden beri şunu öğrenmişti: Erkek kazanır, kadın bakar. Erkek dışarıdadır, kadın içeridedir. Erkek karar verir, kadın uyar. Bu düzenin adı "aile"ydi. Bu düzenin kaynağı olarak da hep "din" gösterilmişti. Oysa Kemal hiç Kur'an'a bakıp şunu okumamıştı: İkisi de aynı nefisten yaratılmıştır. İkisi de halifedir yeryüzünde. İkisi de aynı hesabı verecektir. Hiç sormamıştı: Peki ben eşimi Allah için mi seviyorum, yoksa bana hizmet ettiği için mi? Fatma işe başladığında her şey değişti. Okul müdürü Ayşe Hanım ona fırsat vermişti — küçük bir ilköğretim okulunda Türkçe öğretmenliği. Maaş azdı ama Fatma için para meselesinden öte bir şeydi bu. İlk defa kendi ayakları üzerinde duruyordu. İlk maaşını aldığı gün markete girdi ve hiçbir şeye bakmadan, fiyat hesaplamadan, "Kemal izin verir mi?" diye sorgulamadan alışveriş yaptı. Küçük bir şeydi bu — ama içinde bir şeyi kırdı. Güzel bir şeyi, çürümüş bir kilidi. Kemal bunu hoş karşılamadı.
- "Ev ne olacak?"
- "Ev yerli yerinde."
- "Çocuklar ne olacak?"
- "Çocuklar okulda. Ben de okulda. Akşam hepimiz evdeyiz."
- "Komşular ne düşünür?"
Fatma durdu. Baktı ona. Uzun uzun baktı.
- "Kemal," "hiç bana ne düşünürsün diye sordun mu?" dedi.
Adam cevap vermedi. Ama o sessizlik çok şey söylüyordu. Ayrılık kararı bir gecede gelmedi. Yıllarca birikti — her cevapsız soruyla, her görmezden gelinenle, her "alışırsın"la. Ama asıl kırılma noktası küçük bir şeydi. Bir akşam Fatma öğrencilerinden biri için hazırladığı ders notlarını masaya koymuştu. Yoğundu, kafası başka yerdeydi. Kemal geldi, notlara baktı, hiçbir şey sormadan kenara itti ve uzaktan kumandasını aradı. O an. O tek an. Fatma notlarına baktı. Sonra Kemal'e baktı. Sonra içindeki bir şeyin — çok yorulmuş, çok beklemişti o şey — sessizce kapandığını hissetti. Gitmeye karar verdi. Boşanma süreci çirkin oldu. Kemal'in ailesi geldi. Fatma'nın ailesi "düşün, sabret" dedi. Mahalle baskı yaptı. Biri "çocukların aklına bak" dedi, biri "neyine yetmiyor" dedi, biri "kadın böyle olmaz" dedi. Hiçbiri sormadı: Peki bu evlilikte sevgi var mıydı? Hiçbiri sormadı: Peki Kemal ona Allah'ın bir ayeti gibi mi davrandı? Fatma bir gece oturdu ve yazdı. Kendine yazdı, dağınık, düzensiz:
"Ben hata mı yaptım? Belki. Ama asıl hata daha başta yapıldı. İkimiz de birbirimizi seçmedik — koşullar seçti. O bende hizmet aradı, ben onda güvenlik. Ve yıllar geçti, ikimiz de aradığımızı bulamadık çünkü aradığımız şey zaten yanlıştı."
Sonra Rum 21'i tekrar açtı. "Sakinleşeceğiniz eşler." Sakin. Huzurlu. Güvende. Kemal'in yanında hiç sakin olmamıştı. Hep bir şeyler ölçmüştü — tepkisini, sınırını, bugün ne kadar tahammül edeceğini. Bu Allah'ın istediği evlilik olamazdı. Yıllar sonra Fatma bir üniversitede konferans veriyordu. Konu "Kur'an'da Aile" idi. Salonda genç çiftler vardı, yeni evliler, evlenmeyi düşünenler. Bir genç kadın el kaldırdı:
"Hocam, nasıl anlarsınız doğru kişiyi?"
Fatma gülümsedi. Düşündü.
"Kendinize şunu sorun" dedi. "Bu insan yanımda diye sakinleşiyor muyum, yoksa sürekli kendimi kanıtlamak mı zorunda hissediyorum? Bu insan beni Allah'ın bir kulu olarak mı görüyor, yoksa kendi ihtiyaçlarının bir karşılığı olarak mı? Ve ben ona — dürüstçe — aynı saygıyı gösterebiliyor muyum?" "Ya cevap hayırsa?" "O zaman ne kadar iyi görünürse görünsün, ne kadar uygun sayılırsa sayılsın — o ilişki sağlıklı bir zemine oturmamış demektir. Ve çürük zemin üzerine ne kadar güzel bir ev kurarsanız kurun, bir gün yıkılır." Sessizlik oldu salonda.
Fatma devam etti:
"Kur'an evliliği bir ayet olarak tanımlıyor. Düşünün — Allah en güzel şeyleri ayet diye adlandırıyor. Denizin üstündeki gemiyi, gökyüzündeki yıldızları, sabahtaki ışığı. Ve evliliği de bunların arasına koyuyor. Demek ki evlilik böyle bir şey olmalıydı — içinde sonsuzluk hissettiren, insanı Allah'a yaklaştıran, ruhu dinlendiren bir şey."
"Peki ya gerçek hayatta?"
"Gerçek hayatta çoğumuz bunu hep araçsallaştırdık. Erkek ekonomik güvenliğini, kadın toplumsal kabulünü, ikisi birden birbirinden hizmet beklentisini evliliğin temeline koydu. Ve o temel çürüdü. Çünkü Allah rızasının dışındaki her şey er ya da geç çürür."
Konferans bitti. Fatma dışarı çıkarken o genç kadın yine yanına geldi.
"Siz nasıl oldunuz?" diye sordu. "Yani, kendinizi nasıl topladınız?"
Fatma bir an durdu.
- "Bir şeyi çok geç öğrendim" dedi. "Allah bizi — kadın ve erkeği — aynı nefisten yarattı. Aynı. Eşit. Ne biri diğerine hizmetçi, ne biri diğerine efendi. İkisi de Allah'ın kulu. İkisi de O'na karşı sorumlu. Ve evlilik, bu iki eşit kulun birbirini Allah için sevdiği, birbirini Allah rızası için desteklediği, birbirinde Allah'ın ayetini gördüğü bir birlikteliktir."
- "Bu mümkün mü?"
Fatma güldü. Bu sefer içten, yorgun değil, umut dolu bir gülüştü.
"Mümkün," dedi. "Ama önce ikisinin de zihnini kurtarması lazım. Gelenekten, baskıdan, 'böyle olmalı' diye öğretilenden. Ve Kur'an'a gerçekten bakması lazım — ne siyasi bir araç olarak, ne sadece ritüel olarak — gerçekten rehber olarak."
Genç kadın düşünceli ayrıldı. Fatma gökyüzüne baktı. Bir ayet gibi hissetti kendini — henüz tam anlaşılamamış, ama gerçek ve derin.

KİTAP İZLERİ

Barbarın Kahkahası

Sema Kaygusuz

Barbarın Kahkahası: Bir Toplumun Tatil Maketi Bir yaz tatilinden beklentimiz nedir? Güneş, deniz ve belki biraz da huzur. Oysa Sema Kaygusuz'un 2016 Yunus Nadi Roman
İncelemeyi Oku

Yorumlar

Başa Dön