Abdulkadir hoca, sabahın ilk ışıklarında odasına kapandığında dışarıda henüz ezan okunmamıştı. Masasının üzerinde iki şey duruyordu: eski, sararmış bir ebced cetveli ve açık bir dizüstü bilgisayar. Ekranda Python kodu yanıp sönüyordu. Yetmiş yaşındaydı ama gözleri hâlâ keskin, zihni hâlâ meraklıydı. Üç gün önce torunu Leyla, ona bir soru sormuştu. "Dede, sen hem ilahiyat okudun hem de yıllarca istatistik dersi verdin. Sana göre hangisi geleceği daha doğru söyler? Ebced mi, veri analizi mi?" Abdulkadir hoca o an gülümsemişti. Ama içinde bir şeyler de kıpırdamıştı. Sanki bütün hayatı o iki kelime arasındaki gerilimde geçmişti. 1987 yılıydı. Abdulkadir, henüz otuz yaşında bir araştırma görevlisiydi. Hocası Münir Bey, ona kalın bir defter uzatmıştı. "Bak," Münir Bey, "şu köy sağlık verilerini al. Beş yıllık kayıtlar. Bana hangi hastalığın önümüzdeki kışta yükseleceğini söyle." demişti. Abdulkadir üç hafta çalışmıştı. Regresyon analizleri, korelasyonlar, mevsimsel düzeltmeler... Sonunda elinde bir rapor vardı: "Solunum yolu enfeksiyonları, geçmiş örüntüler ışığında bu kışta %40 artış gösterebilir. Güven aralığı: %95." Münir Bey raporu okumuş, memnuniyetle başını sallamıştı. "İyi iş. Ama şunu söyle bana, bu %95 güven aralığı ne demek?"
Abdulkadir "yani, Kadir, "eğer bu deneyi yüz kez tekrarlasak, yaklaşık doksan beş kez gerçek değer bu aralığın içinde kalır." demişti.
- "Peki geriye kalan beş kez?"
Abdulkadir duraksamıştı. "Yanılabiliriz."
- "Demek ki kesin değil."
- "Kesin değil."
Münir Bey ayağa kalkmıştı. "İşte," demişti, "dürüst bir bilim insanı böyle konuşur."
Aynı yıl, Abdulkadir'in akrabası olan yaşlı Fehmi Efendi, köyün meydanında farklı bir şey yapmıştı. Fehmi Efendi, o yılın kuraklığının ne zaman biteceğini soranlara ebced hesabıyla cevap vermişti. Bir Kur'an ayetinin kelimelerini almış, harflerin sayısal değerlerini toplamış, ortaya çıkan sayıyı bir takvimle eşleştirmişti. "Ramadan'ın on dördünde yağmur yağacak," demişti. Köylüler beklemiş, beklemiş, beklemiş... Ramadan'ın on dördünde güneş tertemiz doğmuştu. Fehmi Efendi özür dilememiş, sistemi sorgulanmamıştı. Sadece yeni bir hesap yapmıştı. "Belki on yedi'sinde," demişti bu sefer. Abdulkadir o günü hiç unutmamıştı. Yanılmanın bedeli yoktu Fehmi Efendi için. Sistem, kendini koruyordu. Yıllar geçmişti. Abdulkadir, üniversitede istatistik bölümünün başına geçmişti. Ama içinde hep o soru duruyordu: İnsanlar neden belirsizliğe katlanamıyor? Bir öğrencisi bir gün ona: "Hocam, neden veri analizinin sonuçları hep 'belki', 'muhtemelen', 'olasılıkla' gibi kelimelerle başlar? İnsanlar bunu sevmiyor." demişti.
Abdulkadir: "Çünkü insanlar kesinlik ister. Ama gerçek, kesinlikle gelmez. Gerçek, olasılıklarla konuşur. Bunu kabullenemeyen insan, sizi terk eder ve size kesinlik satan birine gider. Fal baktırır, ebced hesabı yaptırır, 'evet' duymak için kapı kapı dolaşır." demişti. "Peki bu insanlar yanlış mı hocam?" Abdulkadir uzun süre düşünmüştü. "Evet," demişti sonunda. "Çünkü belirsizlik gerçekten ağırdır. Onu taşımak için eğitim ister, cesaret ister. Bizim asıl görevimiz, o cesareti öğretmek." Leyla, dedesiyle aynı üniversitede okuyordu artık. Veri bilimi bölümündeydi, birinci sınıf. Ve şimdi bir dönem projesi için Abdulkadir Hoca'nın odasına gelmiş oturmuştu. "Hoca dedi ki 'tahmin modellerinin epistemolojik sınırlarını tartışın.' Ben de seni düşündüm dede. Sen hem din hem bilim tarafını biliyorsun." Abdulkadir ona çay koydu. "Bak Leyla bir şeyi kafana çak. Ebced hesabıyla 'Yarın deprem olacak' diyen adam ile istatistik modeliyle 'Yarın deprem ihtimali %3' diyen adam arasında sadece teknik bir fark yok. Bunlar iki farklı dünya görüşü." demişti. "Nasıl yani?" "Birincisi kesinlik satıyor. 'Ben biliyorum' diyor. Bu çok cazip. İnsanın içini rahatlatıyor. Ama aslında o adam sana bir şey satmıyor; senden bir şey çalıyor." "Ne çalıyor?" "Sorumluluğunu. Karar verme özgürlüğünü. 'Zaten böyle yazılı' dedikten sonra sen ne yapabilirsin ki? Ama istatistikçi 'Yüzde üç ihtimal var' dediğinde, sen karar verirsin. Tahliye edersin ya da etmezsin. Sorumluluk sende kalır." Leyla defterine not aldı. "Peki dede, Kur'an'da geleceği bilmek yasak değil mi? O zaman neden veri analizi caiz oluyor?" Abdulkadir bir süre sustuktan sonra konuştu. "Kızım, 'Göklerin ve yerin gaybını Allah'tan başka kimse bilemez' ayetini biliyorsun. Ama bak şimdi: Veri analizi 'Ben kesin biliyorum' demiyor. 'Bu verilere göre, bu koşullarda, bu varsayımlarla, yüzde şu ihtimalle böyle olabilir' diyor. Bu tevazu, aslında çok İslami bir duruş." "Tevazu mu?" "Evet. 'Ben yanılabilirim' diyebilmek, epistemolojik alçakgönüllülük. Hem bilimsel dürüstlüğün hem de dini tevekkülün özü bu. Elindeki aklı kullanırsın, planını yaparsın, ama 'sonuç bende' demezsin. Tevekkül budur." O gecenin ilerleyen saatlerinde Abdulkadir, masasındaki eski ebced cetvelini eline aldı. Yıllar önce bir hocadan hediye almıştı. Üzerinde ince hatla "İlim, Allah'ın nuru" yazıyordu. Cetveli bilgisayarın yanına koydu. İkisine de baktı. Birinin dili semboller ve mistikti; diğerinin dili matematiksel işaretler ve olasılıklar. Ama ikisi de aynı insani özlemden doğmuştu: Bilinmeyeni bilmek. Fark şuydu: Biri bu özlemi kandırarak sömürüyordu. Diğeri bu özlemi dürüstçe yönetmeye çalışıyordu. Sabah ezanı okunduğunda Abdulkadir bilgisayarı kapattı, abdest aldı, namaza durdu. Namaz sonrası Leyla'ya kısa bir mesaj attı:
"Projen için şunu yaz: İki yöntem de geleceği bilme çabasıdır. Ama veri analizi 'bilmiyorum, ama bakıyorum' der. Ebced kehaneti 'biliyorum, inan' der. Bilim, bilmemenin yöntemidir. Mistisizm, bilmemenin saklama yöntemidir. İyi çalışmalar. — Deden"
Telefonu bıraktı. Dışarıda güneş yükselmeye başlamıştı. Yarın ne olacağını kimse bilmiyordu. Ve bu, Abdulkadir Hoca'ya huzur veriyordu.